29 Ekim 2013 Salı

Siyaset ve medyada nefret söylemi



Türkiye, Salı günü kuruluşunun 90. yıldönümünü kutladığı Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok güzel gelişmenin yanı sıra ayrımcılıklar, haksızlıklar, adaletsizlikler, zulümler, nefret suçu ve nefret söylemlerine de sahne olmuştur. Dininden, inancından, dilinden, ırkından, kültüründen, cinsel yöneliminden, sosyal statüsü veya fiziki özelliklerinden dolayı toplumun farklı kesimleri sürekli olarak bir nefret objesine dönüştürülmüş ve bunun üzerinden akıl almaz ayrımcılıklar gerçekleştirilmiştir.
Sorunun boyutları toplumun farklı kesimlerinin sadece farklılıklarından dolayı “ötekileştirilmesine”, baskılara, yağmalamalara ve katliamlara maruz kalmalarına, kamu alanının tamamından veya bir kısmından dışlanmalarına kadar varmıştır. Son yıllarda başlayan ve halen devam eden söz konusu yanlışları tüm düzeltme çabalarına rağmen ne yazık ki bugün de bu türden sorunlar hayatımızın birer parçası olmaya devam etmektedir. Hatta bazen bu konuda bir alandaki iyileşmeye paralel olarak bir başka alanda kötüye gidiş bile görülmektedir.  
Hiç şüphesiz hükümetin açıkladığı kısıtlı “demokratikleşme paketi”nde yer alan suç saikiyle nefret söylemi ve nefret suçuna dair yasal düzenleme vaadi iyiye doğru işaretlerden biridir. 1990’ların sonunda uğradığı aşağılık bir medyatik linç kampanyası sonrası sığındığı Paris’te hayatını 2000 yılında kaybeden müzisyen Ahmet Kaya’ya 28 Ekim günü Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü verilmesi de bu düzeltici faaliyetler kapsamında kayda değer cesaret ve önemdeki adımlardandır. Kürtçe dilinin önündeki engellerin kısmen de olsa kaldırılması, gayri Müslim vatandaşların haklarının -- henüz çok az da olsa-- kısmen iade edilmesi, henüz hiçbir sonuç alınamamış olsa da Alevilerle ilgili ciddi çalıştayların yapılması, dindar kadınların başörtüsü ile eğitimlerini sürdürmelerinin ve kamu sektöründe çalışmalarının önünün kısmen açılması ve benzeri gelişmeler de bu konudaki umut veren önemli adımlardandır.
Hiç şüphesiz ki, her türlü ötekileştirme ve ayrımcılığın özünü esas olarak nefret oluşturduğu için nefret söylemi ve nefret suçları ile ötekileştirme/ayrımcılık arasında doğrudan bir bağ vardır. Çünkü hiçbir ayrımcılık, ayrımcılığa uğrayanı farklı kılan kimlik özelliklerinden ve ayrımcılığı yapanın kendisinden farklı gördüğü bu kimlik özelliklerine duyduğu nefretten bağımsız düşünülemez. Geçtiğimiz hafta sonu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı - Medialog Platformu’nun Çok doğru bir zamanlama ve toplumun değişik kesimlerinden çok doğru aydınlarla Heybeliada’da düzenlediği “Medyada İfade Özgürlüğü Perspektifinde Kutsala Saygı ve Nefret Söylemi” konulu toplantıda da kısaca bu görüşleri dile getirdim. Katılımcılar için de son derece bilgilendirici/bilinçlendirici geçen bu toplantıdan çıkan görüşler bir bildirgeyle kamuoyuna da duyuruldu.
Söz konusu bildirgede nefret söylemi ile nefret suçları, hem Türkiye’de hem de dünyada mücadele edilmesi gereken önemli bir mesele olarak gösterildi. Nefret suçuyla ilgili yasal düzenlemelerin önemine işaret edilirken, bu konudaki adımların ülkemizde zaten sorunlu olan ifade özgürlüğünü daha da kısıtlayıcı yeni bir engel getirmemesi gerektiği vurgulandı. Nefret söyleminin ve kutsala hakaretin deşifre edilmesi yönünde izleme ve raporlama gibi sivil çalışmalara ağırlık verilmesi istenen bildirgede, devlet içindeki kimi legal ve illegal yapıların ayrımcılıktaki tayin edici rolüne de dikkat çekildi. Toplantıda dile getirilen toplumsal kesimlerin ve bireylerin büyük mağduriyetlerine yol açan bu sorunun giderilmesi yönündeki birçok görüş ve teklif bildirgede ana hatlarıyla yer aldı. (Bakınız: http://www.medialogplatform.org/Haberler/Detay/2510/ )
Öte yandan, toplantının katılımcılarından ilahiyatçı-yazar Ali Ünal’ın yaptığı sunum özellikle İslam dininin konuya nasıl baktığını özetlemesi bakımından son derece önemliydi. Ünal’ın anlattıklarından anladığım İslam’ın özgürlükçü yorumunun hakaret (defamation) ve tezyif (blasphemy) defa içermediği müddetçe ifade özgürlüğünün önünde herhangi bir engel oluşturmadığı gibi farklı inanç ve felsefi görüş sahiplerine karşı da herhangi bir nefret söylemini gerektirmediği yönündeydi.
Ali Ünal’ın yaptığı sunumdan yaptığım şu genişçe alıntı sanırım nefret suçu, nefret söylemi ve kutsala saygı bağlamındaki konuşmanın iyi bir özeti niteliğindedir:
“Dini inanca ve kutsala saygı, temel insan hak ve hürriyetleri içindedir ve herkes için geçerlidir. Dolayısıyla benim bu hakkı kendi adıma kullanmam, başkalarının aynı hakkını da korumamı gerektirir. Madem kutsal, inanç ve onu yaşama en temel insan hak ve hürriyetleri içindedir, öyleyse o, nefret söylemine tabii tutulamaz; bu, mukabil ihlali getirir ve bu da çatışma demektir. Bir insan, kendi inancını ve düşüncesini daha doğru görebilir, onu savunabilir, anlatabilir, usulü dairesinde tebliğ edebilir; ama bunu yaparken başkalarının düşüncesini ve inancını tezyif edemez, aşağılayamaz. Bunun gibi, bir düşünce ya da inanç da, ilmi olarak tenkit edilebilir, tanımı yapılabilir; fakat tenkit de, tanım da hakaret, tezyif ve aşağılama içeremez. Dolayısıyla, düşünce ve ifade hürriyeti, asla kutsala, başkalarının inanç ve düşüncesine, daha önce sözü edilen ferdin asli hak ve özgürlüklerine sözlü veya fiili tecavüze gerekçe olamaz. Tebliğ ile hakaret ve tezyif; nefret söylemi ile tanımlama ve hakaret ve kışkırtma ile ilmi eleştiri arasında farkın muhakkak korunması gerekir.”
İletişim ve ulaşım imkanlarının gelişip hızlanmasıyla gittikçe daha da küçülen dünyamızda geçmişte birbirine son derece uzak kültürler her geçen gün daha da iç içe girmekte ve birbirlerinden onca farklılıklarıyla tüm insanlık adeta küçücük bir odada yaşıyormuş gibi bir hal almaktadır. Bu daralan alanda tüm farklılıklarla kavgasız, gürültüsüz, çatışmasız bir şekilde huzur ve barış içinde bir yaşam ancak karşılıklı saygı ve nefret söyleminden arınmış bir “birlikte barış içinde yaşama” kültürü ile gerçekleştirilebilir. Hal böyle iken, özellikle siyasetçilerin ve medyanın daha fazla siyasal nüfuz ve güç için kendi aramızdaki en ufak farklılıkları bile iyice belirginleştirerek bunları kutuplaştırıcı fay hatlarına dönüştürme çabaları ne kabul, ne de tasvip edilemez.
Bir taraftan ayrımcılık, nefret söylemi ve nefret suçuna zemin hazırlayan ırkçılık, yabancı düşmanlığı (xenophobia), İslamofobi, anti-Semitizm ve benzeri yaklaşımlarla küresel ve yerel anlamda mücadele edilirken, yeni nefret objeleri oluşturma konusunda Türk siyaseti ve medyasının büyük bir aç gözlülükle çaba harcaması anlaşılır gibi değildir. Sadece Haziran ayındaki Gezi Parkı protestoları kapsamında karşılıklı üretilen nefret söylemi bile gittikçe daralan dünyamızda hayatı birbirimize nasıl dar ettiğimizin somut bir göstergesidir.

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes-330102-hate-speech-in-politics-and-media.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder