20 Şubat 2014 Perşembe

Kullanışlı despotlar

Demokrasi kimin içindir? Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu tam teşekküllü bir demokrasi en çok kimin işine gelir, kimlere yarar? Eğitim ve refah seviyesi açısından tam olarak gelişmemiş bir ülkede farklı toplumsal kesimlerden oluşan ve doğal olarak farklı beklentileri olan gruplardan müteşekkil sürdürülebilir bir demokrasi kurmak ne kadar mümkündür, işlevseldir?
Adil gelir paylaşımının sağlandığı, gelişmişlik ve refah seviyesi yüksek, eğitimli bir toplum kendi hak ve özgürlüklerinin en büyük teminatının başkalarının hukukuna, özgürlük ve haklarına saygı gösterilmesi olduğunu bilir. Oysa bu saygının ve empati duygusunun yeterince olgunlaşmadığı bizim gibi her açıdan sorunlu ve fragmante toplumlarda ise demokrasinin seçim sandığı gibi olmazsa olmaz bazı araçları demokrasi kültüründen nasipsiz bazılarının sınır tanımaz siyasal hırslarının basit ve bayağı araçlarına dönüşebilir. Bunlar, güçler ayrılığına dayalı anayasal sistemi, temel insan hak ve özgürlüklerini esas alan evrensel ilkeleri ve en basit demokratik kuralları bile hükmetme şehvetlerinin önünde birer büyük engel olarak görürler. Seçim sandığını daha fazla güce ve tahakküm imkanına bir erişme aracı olarak gören bazıları için ise demokrasi “hedefe ulaşmak için binilecek ve uygun durakta inilecek olan bir tramvay”dan ibarettir.  
Oysa, hukukun üstünlüğüyle, hukuk önünde eşitlikle, temel insan hak ve özgürlüklerine hassasiyetle, evrensel demokratik kriterlere saygıyla taçlandırılmamış bir seçim sandığı görkemli demokrasi sarayının ancak dış bahçe kapısı mesabesinde bile değildir. Tıpkı görkemli bir sarayın dış bahçe kapısı gibi elbette seçim sandığı da önemlidir. Çünkü o kapıdan geçmeden demokrasi sarayına ulaşmanız da, o sarayda demokrasinin keyfini sürmeniz de mümkün olamaz. Ancak,şayet, o kocaman bahçe içerisindeki o önemli kapıdan geçtikten sonra vardığınızı düşündüğünüz görkemli sarayla aranıza aşılmaz hukuksuzluk duvarları inşa edilmişse, incelikle kamufle edilmiş derin keyfilik çukurları kazılmışsa, her köşesinden malınıza, canınıza, izzetinize saldıran haramiler gizlenmişse ciddi bir sorunla karşı karşıyasınız demektir. Kabul etmelisiniz ki böyle bir durumda seçim sandığı denen o büyük kapıdan demokrasi bahçesine girmiş olsanız da bahçenin ortasında keyfini süreceğiniz görkemli saraya ulaşmanız hoyratça engellenmiştir.
Türkiye son yıllarda işte böyle bir trajik durum yaşıyor. Her yeni gün bu ülkeye seçim sandığını sadece bir güç devşirme aracına dönüştürenlerin hukuk dışı, etik dışı ve demokrasi dışı baskıcı yeni bir hamlesinin sevimsiz sürpriziyle geliyor. Mesela, hak-hukuk tanımadan yargı erkini tarumar ediyorlar, bağımsızlığını ve tarafsızlığını hiçe sayıp yargıyı tamamen denetimleri altına alıyorlar, büyük bir anayasal suç olduğuna bakmaksızın önceden fişledikleri belli olan binlerce kamu görevlisine korkunç bir yargısız infaza tabi tutarak oradan oraya sürüp duruyorlar. Farklı toplumsal kesimleri en korkunç suçlarla itham ediyorlar. İnsanların ve sivil toplum gruplarının onurlarıyla, şerefeleriyle umarsızca oynuyorlar. İnsanları aşağılıyor, ötekileştiriyor, düşmanlaştırıyor ve şeytanlaştırıyorlar. Görülmedik, duyulmadık en galiz nefret söylemlerine tevessül ederek en bariz nefret suçlarını durmaksızın işliyorlar.
Bunlar sadece söylem boyutunda da kalmıyor. Yapıp ettikleriyle Türkiye adım adım açık bir demokratik toplumdan paranoyak, sansürcü ve yasakçı kapalı bir rejime, hak ve özgürlüklerin mumla aranacağı bir açık hava hapishanesine doğru koşar adım yol alıyor. İç ve dış kamuoyundan yükselen çok büyük tepkilere rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan yasakçı, sansürcü, özel hayata müdahaleci İnternet yasası; onayı için yine Cumhurbaşkanı’nın masasında bekleyen ve yargıyı doğrudan yürütmenin bir sopasına dönüştürecek olan HSYK kanunu; ve Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkararak resmen ve fiilen bir Muhaberat Devleti’ne dönüştürecek olan yeni MİT yasa tasarısı bu konudaki kötü gidişatın hızlanarak artacağının, sadece artmakla kalmayıp kurumsallaşacağının da açık delillerini oluşturuyor.
Söylemeye bilmem gerek var mı, demokrasi ve hukuk bütün ülkelerde yaşayan halklar için bir nimet ve gereklilik. Ama acaba aynısını o ülkeyle iş yapan dış güçler ve yabancı ülkeler için de söylemek doğru olabilir mi? Keşke bunu diyebilsek. Ama maalesef diyemiyoruz. Bunu diyemememize sebep olan geçmişte ve halen devam eden pek çok örnek bulunuyor. Mesela, Soğuk Savaş koşullarında İran Şahı Batı’yla ilişkilerini geliştirip, onlar için ülkesini güvenilir bir enerji tedarikçisi ve çok karlı bir pazar olarak tuttuğu müddetçe; ve komünizme karşı bölgesel güvenlikte etkin oluğu oranda içeride kendi halkına karşı istediği kadar hak ve hukuk ihlallerinde bulunabilmiş ve görülmedik zulümlere imza atabilmişti. Doğrusu “kullanışlı despot” modeli için Şah çok iyi bir örnekti. Ama akıbeti hem kendisi hem de içeride ne yapıp ettiğini fazla umursamayan kullanıcıları için hiç de hayırlı ve faydalı olmadı. İran’ın sosyo-politik kimyası tamamen bozuldu ve 1979’da bir zulüm sisteminden bir diğerine savruldu.
Aynısını Mısır’da da görüyoruz. Cemal Abdül Nasır’ın iktidarı ele geçirmesiyle, her ne kadar Bağlantısızlar Grubu üyesi olsa da, fiilen Sovyetlere yanaşan Mısır’da halkın demokrasi, hukuk ve özgürlük ihtiyacı kimsenin umurunda olmamıştı. İsrail’le imzalanan 1979 Camp David anlaşması sonrası giderek Batı’ya yanaşmayı takiben de bir şey değişmemişti. Gerek Enver Sedat, gerekse Hüsnü Mübarek dönemlerinde İsrail’in güvenliğini tehdit etmediği, Batı’nın çıkarlarını gözettiği oranda Sedat ve Mübarek’in Mısır’da kendi halkına ne yaptığı kimsenin pek umurunda olmamıştı. Bu diktatörler bazı güçler için "kullanışlı despotlar" olarak vazifelerini yerine getirdikleri müddetçe Mısır’da halkın demokrasi arzusu, hukuk, özgürlük ve refah beklentisi ikincil, üçüncül meselelere dönüşmüştü. Ne acıdır ki, Muhammed Mursi’nin beceriksizlikler ve demokratik yetersizliklerle dolu bir yıllık tecrübesine asla kabul edilemez bir kanlı askeri darbeyle son veren General Sisi de bugün “kullanışlı despot” modelinin yaşayan bir örneği durumunda.
Suudi Arabistan ve anti-demokratik diğer Arap monarşilerinde ve bölgedeki dikta rejimlerinde sanki durum çok mu farklı? Herbiri birer kullanışlı despot olan Arap kralları ve şeyhlerinin kendi halklarına nasıl muamele ettikleri, onlara refah, demokrasi, hak ve özgürlüklerden ne kadarını layık gördükleri kimin umurunda? Petrol ve doğalgaz akışı sürdüğü, bu kaynaklardan kazanılan yüz milyarlarca dolar Batılı finans sisteminde dolaştığı müddetçe Arap ülkeleri ister krallık, ister şeyhlik adı altında baskıcı tiranlar tarafından yönetilmiş, halklar en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış kimin umurunda?
Öte yandan, İran’a karşı işlev gördüğü müddetçe Saddam Hüseyin’in nasıl da başarılı bir kullanışlı despot olduğunu hatırlamayanımız mı var? Kürtler, Türkmenler ve Şiiler üzerinde tam bir baskı ve zulüm rejimi kuran Saddam’ın uzun süre sadece bölgedeki diğer kullanışlı despotların değil, Batılı demokrasilerin bile sevgilisi olması basit bir tesadüf müydü? Şiilerin, Türkmenlerin ve Kürtlerin çektikleri acılar kimin umurunda oldu? Ya peki bugün! Aynı trajik durum alabildiğine mezhepçi bir diktatörlük haline gelen Nuri el-Maliki rejimi için de geçerli değil mi? Saddam’ın bir nevi Şii versiyonu olan Maliki’nin tüm etnik ve inanç gruplarını dışlayan, baskılayan yönetim tarzı başta Washington tarafından olmak üzere kutsanıp durmuyor mu? Despotluğu kullanışlı olduğu müddetçe Maliki’nin ülke içinde kime ne yaptığı, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi mi yoksa tam teşekküllü bir mezhepçi diktatörlük mü kurduğunu umursayan mı var?
Ya peki Türkiye!.. Geçtiğimiz on yılda Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci ve müzakereleri için demokratikleşerek gerçek bir hukuk devleti olma yolunda çok önemli reformlar yapan Türkiye’nin sürdürülebilir bir demokrasi ve sağlam bir hukuk devletine sahip olması çok mu umursanıyor sizce? Bu güçlerin çıkarlarını gözettiği müddetçe Türkiye’nin kaderi de bir kullanışlı despotun ellerine kolayca teslim edilebilir mi? Ticari ve ekonomik çıkarlarıyla uyumlu kaldığı, Kıbrıs, Suriye, Irak, İsrail ve PKK konularında kendilerini tatmin edecek radikal adımlar atığı oranda müttefiklerimizin, demokratikleşme yolunda çok acılar çekmiş bu ülkede yarım yamalak demokrasimizin ve zaten sıkıntılı olan hukuk devletinin tamamen askıya alınarak bir kullanışlı despotluğun inşa sürecine sessiz kalıp, bu anti-demokratik sürece zımnen destek vermeleri mümkün olabilir mi?  
AB üyesi ülkelerin başkentlerinden olmasa bile AB kurumlarının temsilcilerinden gelen net mesajlar bu konuda şimdilik umutlarımızı korumamızı telkin ediyor. Ya peki dünyaya demokrasi modeli olmakla övünen ABD? İslam ile demokrasi ve laikliği mecz etme gibi eşsiz tecrübesiyle tarihsel ve stratejik bir müttefikinin bütün demokratik değerlerden kopup keyfi bir rejime dönüşmesine razı olabilir mi? Ya da başka ülkelerle geliştirdiği ilişkiler sisteminde çokça örneğini gördüğümüz bir kullanışlı despotluk sisteminin daha kolay yönetilebilir bir ilişki tesisine imkan verdiği düşüncesi baskın gelebilir mi? 
 Çarşamba günü 80 kadar Kongre üyesi ve Amerikalı fikir önderinin Barack Obama yönetimine gönderdiği uyarıcı mektup ve Obama’nın Başbakan Erdoğan’a telefonda ifade ettiği uyarılar bu ülkenin genel gidişattan endişe duyan insanlarına hala umut telkin ediyor. Sürecin bu minval üzere devam edip etmeyeceğini, bu ümitleri koruyarak, hep birlikte bekleyip göreceğiz. 

For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_340009_useful-despots.html

18 Şubat 2014 Salı

‘Mübarek modeli’ne doğru!


Son iki ayda yaşananların kabataslak özetine şöyle bir baktığımızda yepyeni bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu anlamak için büyük bir dahi olmaya gerek yok. 17 Aralık’ta yapılan ve 25 Aralık’ta ise yapılması engellenen yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrası ortaya saçılan bilgi ve belgelerde dudak uçuklatan iddialar bulunuyor. Normal bir demokratik hukuk devletinde hükümetin yüzlerce defa topyekün istifasına yol açabilecek bu devasa skandallara rağmen Erdoğan hükümeti halen iktidarda kalmayı sürdürüyor. Neresinden bakarsanız bakın demokratik değerler, en temel hukuk kuralları ve en sıradan etik ilkeler açısından tevili zor bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz.
Oysa, Türkiye’nin finansal sistemine dahil edilen İran’ın yarı-legal on milyarlarca dolarının hem finansal sistemimizi nasıl zehirlediği, hem de iktidardaki siyasal eliti nasıl yozlaştırdığı bir yana, Başbakan Erdoğan’ın bizzat kendisinin ve en yakınlarının bile adının geçtiği dudak uçuklatıcı yolsuzluk, rüşvet ve nüfuz istismarı skandallarının onlarca kez hükümeti istifaya zorlaması gerekirdi. Şayet Türkiye hesap veren bir hükümetin bulunduğu gerçek bir demokratik hukuk devleti olmuş olsaydı, adı bu skandallara doğrudan ya da dolaylı karışmış hükümet üyelerinin derhal istifa ederek, yargı önünde aklanmalarını sağlayacak süreçlere tabi olmaları icap ederdi.
Uluslararası yaptırımlar altında bunalan İran’ın, Reza Zarrab gibi özel ajanlar üzerinden Türkiye finans sistemini kullanarak dolaşıma soktuğu milyarlarca dolarlık gri/kara sermayeye eli değen herkesin bugün yargı önünde hesap vermesi gerekirken, maalesef tam tersi oluyor. Aynı zamanda bir milli güvenlik meselesi niteliğinde olan bu uluslararası skandalları ortaya çıkaran savcılar ve polisler hedef haline getirilmiş bulunuyor. Bir başka ülkenin çıkarlarına hizmet ederken, şahısları için de on milyonlarca dolarlık rüşvet ve haksız kazanç sağlayanlar, bir de utanmadan başkalarını ihanetle, işbirlikçilikle, dış güçlerin taşeronu olmakla ve casuslukla suçlayabiliyorlar. 29 yaşındaki bir İranlı işadamının yasal olmayan bazı çıkarlarını korumak için “Abicim sen rahat ol. Vallahi öyle bir şey varsa, senin önüne ben yatarım ya!” diyebilen bir eski İçişleri Bakanı’nın büyük bir yüzsüzlük örneği sergileyerek utanmadan, sıkılmadan hala halkın karşısına çıkarak seçim propagandası yapabildiği garip bir ülke oldu Türkiye.
İstanbul’a 3. köprü, 3. havalimanı gibi köprüler, otoyollar, demiryolları ve benzeri devasa kamu ihalelerinin verildiği AKP çevresinden iş adamalarının mafyatik baskılarla oluşturdukları illegal para havuzlarını pervasızca kullanan hükümetin nasıl bir medya mühendisliğine soyunduğunu artık kamuoyu yakından biliyor. Bununla yetinmeyip tek tek gazetecilerin işten atılması için Başbakan Erdoğan’ın veya yakın çevresinden Yalçın Akdoğan gibi isimlerin nasıl etkin olduğu da gün be gün netlik kazanıyor. Hasan Cemal, Derya Sazak, Can Dündar gibi işini kaybetmiş gazetecilerin ve hala görevde olan Fatih Altaylı’nın bu konuda söyleyip yazdıkları bile bir kanaat oluşturmaya fazlasıyla yeter. Üstelik hükümetin mikro düzeydeki medya mühendisliğinin örnekleri bundan da ibaret değildir.
Mahkeme kararıyla yapılan ve yargısal süreç tökezletildiği için ortalığa saçılan yasal dinlemelere takılan Başbakan Erdoğan’ın medyaya merakının yurtdışında bir resmi ziyaretteyken bile telefon açıp bir televizyonun altyazısına müdahale edecek düzeyde olduğunu da artık herkes biliyor. “Alo Fatih” jargonuyla artık tarihi ve tarjik bir ironi malzemesine dönüşen Başbakan Erdoğan ve yakın çevresindekilerin medyaya müdahaleleriyle muhalif siyasetçilerin seslerinin duyurulması engelleniyor, muhabirlere, sayfa tasarımcılarına varıncaya kadar medya sektöründe çalışanlar işlerinden edilebiliyorlar. Türkiye’nin AKP iktidarları döneminde aşama aşama basın özgürlüğü konusunda nasıl dünyanın en berbat ülkelerinden biri haline geldiğini ise en iyi Freedom House, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) gibi uluslararası kuruluşların muteber raporları gösteriyor.
Basın ve ifade özgürlüğü alanında hal bu iken uzun ve zorlu mücadeleler neticesinde Türk halkının elde ettiği bireysel hak ve özgürlükler alanındaki kazanımlar da tek tek geri alınıyor. Kullanılan bütçe üzerinden hükümetin icraatlarını denetlemekle yükümlü olan Sayıştay birkaç yıldır resmen işini yapamaz hale getirilmiş durumda. Kendisi dışındaki herhangi bir resmi ya da sivil güce tahammülü olmayan Başbakan Erdoğan, son HSYK yasasıyla 2010 referandumunda yüzde 58’in destek verdiği demokratik yargı kazanımını da geriye almış bulunuyor. Öyle ki, anayasa hukukçuları Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanması durumunda bu düzenlemenin yargıyı 12 Eylül 1980 darbe döneminin bile gerisine götüreceğini ve yargıyı yürütmenin bir aygıtı haline getireceğini söyleyip duruyor. AB, Avrupa Konseyi, AGİT, Venedik Komisyonu ve benzeri uluslararası örgütler de yapılanın nasıl bir felaket olduğuna dair uyarı üstüne uyarı yapıyor. Ama dinleyen, kulak asan kim?
Bir taraftan gazete ve televizyonların önemli bir kısmı doğrudan hükümet kontrolüne alınırken, bir kısmı üzerinde de görülmedik baskılar kuruluyor. Farklı bir görüşün ya da yaklaşımın geniş halk kitlelerine erişimini engellemek için ancak adı resmen konulmuş diktatörlüklerde görülebilecek yöntemlere başvuruluyor. Tüm baskıcı rejimlerde olduğu gibi konvansiyonel medyanın sesinin kısıldığı oranda internet ve sosyal medya alternatif bir iletişim ve etkileşim mecrasına dönüşüyor. İşte bu yüzden Erdoğan Hükümeti, internet ve sosyal medya mecralarını da tamamen kontrolü altına alacak, mahkeme kararı olmaksızın bir bürokratik yapının kararıyla 4 saat içerisinde her türlü yayını durdurabilecek bir yasal düzenleme yapmış bulunuyor. Bu yasa da yurtiçinden fikir ve ifade özgürlüğüne duyarlı demokrat çevrelerden ve dışardan da uluslararası örgütlerden yoğun eleştiri alıyor. Ama duyan kim, dinleyen kim?
Bütün bunlar olurken, tavrını oldum olası özgürlüklerden, insan haklarından, demokrasiden, devletin şeffaflaşmasından, hesap verir hale getirilmesinden, AB üyeliğinden, küresel sistemle entegrasyondan yana koymuş olan Türkiye’nin en geniş katılımlı sivil toplum oluşumu olan Hizmet Hareketi, hükümet tarafından hedefe konuyor. Doğrudan ya da dolaylı pek çok suçlama yönelten hükümet, bir taraftan siyasal İslamcı vizyonunun gereği olan totaliter/otoriter bir sistemin taşlarını döşerken, bir taraftan da bu konuda en önemli engellerden biri olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ni tamamen tasfiye etmeye çabalıyor. Bunları yaparken de, Bank Asya’yı batırma girişiminde olduğu gibi, ne ahlak, ne hukuk ne de insaf tanıyor. Böylece Başbakan ve yakın çevresinin de adının karıştığı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin  en büyük yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve haksız kazanç skandallarından dikkatler başka yöne çekiliyor ve bu skandalların üstü örtülmeye çabalanıyor.
Peki tüm bunların başlıktaki “Mübarek modeli” ile ne alakası bulunuyor? Onu da müsaadenizle açıklamaya çalışayım. Sandıktan aldığı güçle iktidarını koruyan Başbakan Erdoğan’ın son yıllardaki pek çok eylem ve icraatı ne yazık ki demokrasiyle, hukuk devletinin temel ilkeleriyle, temel insan hak ve özgürlükleriyle bağdaşmıyor. Her geçen gün baskı ve yasakçılık ülkemizde güç ve zemin kazanıyor. Ama o da ne! Tam da bunlar oluyorken gerek terör örgütü PKK ile yürütülen süreç, gerekse Kıbrıs’ta Batılı güçleri tatmin edebilecek önemli adımlar atılıyor. Önümüzdeki yakın dönemde bu adımlara ekonomik açıdan zaten yolunda olan İsrail ile sorunlu siyasi ve diplomatik ilişkilerin düzeltilerek güçlendirilmesi de eklenirse sakın kimse şaşırmasın. Böylece Başbakan Erdoğan ve hükümeti yabancı güçler açısından uyumlu, bu güçlerin bölgesel çıkarlarına duyarlı, kolayca iletişime geçilebilecek ve doğrudan etki edilebilecek kullanışlı bir yönetim haline gelebilir.
Tıpkı öncülü Enver Sedat gibi muhabberat devletine dayanan Hüsnü Mübarek’in de 32 yıllık diktatorya yönetimi boyunca yaptığı da bundan ibaret değil miydi? Mısır sistem olarak anayasal bir cumhuriyetti. Fiili durum tam tersi olsa da kağıt üzerinde hak da vardı, özgürlük de,  hukuk da. Üstelik periyodik seçimler de yapılıyordu. 1979’da imzalanan Camp David anlaşmasından itibaren İsrail’in güvenliği açısından faydalı pozisyonunu koruduğu, başta ABD olmak üzere Batı’nın çıkarlarını gözettiği müddetçe Mısır yönetiminin içeride vatandaşlarına ne yaptığı kimin umurunda oldu? İşte Erdoğan da belli ki aynı yolu izliyor. İçi boşaltılarak tamamen kendi hizmetine amade kılınmış anayasal sistem, hilelerin mümkün olduğu seçim sandığına indirgenmiş (Mübarek yüzde 90’lar civarında oy alırdı) bir demokrasi anlayışı, keyfi müdahalelerle patlatılmaya hazır mayınların döşendiği hukuk ve özgürlükler alanı hem görüntüyü kurtarabilir, hem de de her türlü otoriter-totaliter baskıya zemin oluşturabilir.  
İçerdeki basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki ihlaller ve baskılar artıp, en temel hakların bile kısıtlandığı, hukukun yok sayıldığı ya da yargının hükümetin bir aracına dönüştüğü otoriterleşme süreci güç kazandıkça Kıbrıs, PKK, İsrail ve benzeri konularda Erdoğan Hükümeti’nin atacağı adımların nasıl bir seyir izleyeceğini daha yakından takip edin derim. Sonra demedi de demeyin!

16 Şubat 2014 Pazar

Tehlikeli oyun

Her geçen gün daha da iç bunaltıcı hale gelen böyle bir sürece şahitlik etmek ne büyük bir talihsizlik. Değiştik… artık hoşgörülü, özgürlükçü, demokrat ve kuşatıcı olduk diye yola çıkan bir siyasal kadronun her geçen gün daha da otoriterleşerek, baskıyı, yasağı ve despotluğu başat karakteri haline getirmesini görmek ne büyük bir ızdırap. Uzak olmayan bir geçmişte toplumun her kesimini kucaklamaya gayret ederek ülkenin bütünlüğünün ve milletin birliğinin tutkalı olan bir partinin ve liderinin varacağı yerin, en yakınlarındakileri bile düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı, toplumu bölücü, ülkeyi ayrıştırıcı bir menzil olması ne kadar kahredici.
2011’deki son genel seçimler de dahil olmak üzere, dindarlardan ve dine mesafeli olanlardan, muhafazakarlardan ve sol/sağ liberal demokratlardan, şehirlilerden ve köylülerden, başta Türkler ve Kürtler olmak üzere bütün etnik gruplardan, Sünnilerden ve Alevilerden, Müslümanlardan ve gayr-i Müslimlerden, ülkenin batısından olduğu kadar doğusundan da oy ve destek almayı başarmış bir siyasal partinin bugün vardığı o kışkırtıcı, bölücü, ayrıştırıcı, tepeden bakan ve durmaksızın halkı aşağılayan yere bakıp acınmaz da ne yapılır? Türkiye’nin genelinden ve bütün toplumsal kesimlerden oy ve destek almayı başarmış bir siyasal partinin ve liderinin artık ülkenin bugünü ve geleceği için açık bir tehlike, kıyıcı bir tehdit haline nasıl gelebildiğinin siyaset bilimince nasıl açıklanabildiğini doğrusu çok merak ediyorum. Siyaset felsefesinin, siyaset sosyolojisinin ve siyaset psikolojisinin de bu konuda söyleyeceği çok şeyler olmalı.
Biliyorum, kadim Çin felsefesinin üstüne basa basa durduğu hanedan çevrimlerine (dynastic circles) dair hikayelerde, yaşamakta olduğumuz bu karanlık sürecin anlaşılmasına yardımcı olabilecek pek çok yaşanmış örnek bulmak mümkün. İçinde bulunduğumuz bölgenin, İslam medeniyetinin yaldızlı dönemlerindeki o ışıltıdan kopup yüzyıllar boyu süren bir çöküş ve ilkelliğe sürüklenmesi de eminim ki bu konuda çok şeyler anlatır bize. İbni Haldun’un, Montesquieu’nün, Paul Kennedy’nin eserlerinden de ciddi ipuçları bulabiliriz şu yaşanan tuhaf sürece. Ama emin olun mevcut durumu tam bir izah için bunların hiçbiri yeterli olamayacaktır. Çünkü geçmişte nesiller boyu süren yükseliş, zirveye ulaşma, yozlaşma/kokuşma ve çöküş dönemlerine dair hikayeleri analiz eden sosyo-politik teoriler, bütün bu safhaların nasıl olup da bizim örneğimizde olduğu gibi bir neslin hayatının sadece belirli bir kısmında gerçekleşebildiği konusunda aciz kalacaklardır.
Doymak bilmez kişisel hırslar ve tatmin olmaz siyasi emellerin peşine takılıp, amaca ulaştıran her şeyi mübah gören son derece sakil bir pragmatik anlayış mıdır acaba tüm bu sıkıntıları bu ülkeye yaşatan? Her kesimin saygı duyduğu ortak ilkelerin, ahlaki normların ve etik değerlerin yerine ne pahasına olursa olsun kazanmayı, sadece kazanmayı koyan anlayış mıdır toplumu bölen, dağıtan, bu kadar huzursuz eden? Hedeflerindeki tek adam/tek parti rejimi uğruna hak yerine gücün, hukuk yerine despotluğun, adalet yerine keyfiliğin ikame edilmesi değil midir tüm sorunların sebebi?
Sahi Machiavelli’yi bile mezarından fırlatıp parmak ısırtacak düzeydeki bu ilkesiz/ahlaksız pragmatizmi bu kadro ve lideri hangi ara bu kadar içselleştirebildi? Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet en sıradan ve normal bir şeymişçesine nasıl gündelik hayatlarının doğal ve normal bir parçası haline gelebildi? Tüm ahlak sistemlerinde ve dini anlayışlarda ahlaksızlık, suç, günah ve ayıp sayılan şeyleri yapabilmek için alınan garip fetvalarla İslam dininin nasıl hoyratça lekelendiğinden hiç mi çekinilmedi, hiç mi utanç duyulmadı? Çalarken, rüşvet alırken, yalan söylerken, iftira atarken hiç mi vicdanları sızlamadı?
Heveslerine göre çarpıttıkları İslam dinini istismar ederek bir kılıf bulunca hırsızlıkları, yolsuzlukları, aldıkları rüşvetler ve kamu mallarının suistimali üzerinden elde ettikleri şahsi ve siyasi çıkar ve nüfuz temizlenmiş mi oldu? İnsan merak etmiyor değil, yalanlarına, iftiralarına, hırsızlıklarına ve yolsuzluklarına pervasızca alet ettikleri dini, şimdilik bilmediğimiz daha başka hangi ürkütücü amaçları için meşrulaştırıcı bir araca dönüştürdüler ya da dönüştürecekler? Çoğunluğun sözde menfaati için Müslüman ya da gayri Müslim, dindar ya da seküler azınlığa yönelik girişecekleri hukuk ve ahlak dışı saldırılarında vicdanlarını rahatlatan daha ne türden fetvalar var ellerinde acaba?
Sahi sırf daha fazla oy uğruna toplumu kutuplaştırmak ve toplumsal kesimleri birbirine düşmanlaştırmaktan çekinmeyen bu siyasal ahlakı ne zaman, nereden edindiler? Gezi Parkı olayları sırasında başörtülü bir genç kadına yönelik Kabataş saldırısı üzerinden uydurdukları korkunç yalanlarla muhtemel bir iç savaşı bile göze almaya kendilerini hangi motivasyon teşvik etti? Halkı birbirine düşürmekten hiç mi çekinmediler?  Böyle bir ihtimalin vebali karşısında hiç mi vicdanları sızlamadı? Toplumu germek, kutuplaştırmak ve birbirine düşürmek için daha ne kadar yalan ve iftira uydurmayı, hakaret ve aşağılamalarda bulunmayı planlıyorlar acaba? Artık bu ülkenin başına gelmiş bela olarak görüldüklerinin farkında değiller mi?
Söylesinler de bilelim, dün ak, pür-ü pak dedikleri nasıl bir anda kara, kap kara oldu gözlerinde? Dün büyük saygı duydukları kişiler ve oluşumlar nasıl oldu da en hakire dönüştü nazarlarında? Bu ülkeye, millete ve tüm insanlığa sadece iyilikler taşımaya çalışan bir sivil toplum hareketi nasıl oldu da onlar için bir “paralel devlete”, “çeteye”, “Haşaşiye”, “terör örgütüne”, “casusa”, “haine” dönüşüverdi? Şöyle yakından ve samimiyetle bir bakın bakalım bunlar mı sahiden dönüşen, yoksa bu insafsız suçlamalarda bulunanlar mı? Doymak bilmeyen heves ve hırsları, onların olmayan her şeye karşı duydukları baş edilmez nefretleri, ele geçiremedikleri ya da yok edemedikleri her şeye karşı besledikleri hasetlerinin kendilerini dönüştürdüğü o korkunç canavarı nasıl olur da görmezler?
Hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, aldıkları rüşvetleri, siyasi nüfuz ve çıkar amaçlı olarak kamu malını birilerine nasıl pervasıca peşkeş çektiklerini ortaya çıkaran savcı ve polislerle birlikte, benzer soruşturmalar açabilecek binlercesini görevden aldılar. Böylece yargıyı ve polisi yaptıkları yolsuzluklara karşı fiilen ve cebren iş yapamaz hale getirdiler. Şimdi de yaptıkları yasal değişiklikle yargı mensuplarını tamamen emir kullarına dönüştürüyorlar. Bu yaptıklarıyla 1980’lerdeki darbeci generallerin bile çok gerisine düştüklerinin ne kadar farkındalar bilemiyorum. Siyasal sistemi yozlaştırarak, hukuku ve bağımsız yargıyı ortadan kaldırarak, toplumun değerlerini ve ahlak kurallarını hiçe sayarak ne kadar yol alabileceklerini düşünüyorlar, bunu da tahmin etmek zor. Ama bu çağda ve bu toplumsal gelişmişlik düzeyinde oynadıkları bu tehlikeli oyunla heves ettikleri baskıcı diktatörlüğe ulaşabileceklerini sanıyorlarsa, yanılıyorlar.
Diyelim ki bütün ahlaki ölçüleri, evrensel hukuk normlarını ve demokratik değerleri çiğneyerek hayalini kurdukları o tek adam/tek parti diktatoryasını kurdular. Emin olun, en başta kendileri olmak üzere, bu başarıları kimseyi mutlu etmeyecektir. Öyleyse bir an önce bıraksınlar bu tehlikeli oyunu. Bu kadar kokuşmuşluk ortasında kalmaktansa tüm medeni demokrat ülkelerde olduğu gibi özür dilesinler halktan ve daha fazla rezil olmadan istifa etsinler. Milletin önünden çekilsinler ve ufkunu karartmasınlar!
Öte yandan, tüm bu olup bitenlere, haklarındaki onca iddiaya, şaiyaya ve suçlamalara rağmen kendi rızalarıyla çekilmemeleri halinde, yapıp ettiklerine “dur” demeyecek, diyemeyecek bir toplum, ne yazık ki onlara ve olanlara layıktır. Müstehaklarını da onların ve olanların elinden bulmuştur. Bilemiyorum şu an şayet böyle bir durumdaysak, bize sadece “herkese geçmiş olsun” demek düşer… 

For English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_339615_dangerous-game.html

10 Şubat 2014 Pazartesi

Control freak


“Control freak”, yani kontrol delisi... Siyasette, profesyonel hayatta ve hatta özel hayatta herşeyi kontrol etme güdüsündekileri en iyi tanımlayan terim bu olsa gerek. Siyasal ve toplumsal düzleme baktığımızda elbetteki demokrasilerde de bir ölçüde rastlayabilirsiniz bu hastalıklı psikolojiye. Ama genelde otoriter ve totaliter rejimlerin ve despotik liderliklerin ortak karakteridir.
     Wikipedia’daki tanıma göre, “psikoloji kaynaklı bir argo olan ‘control freak’ etrafında olan biten her şeyin nasıl olması gerektiğini dikte etmeye çalışan insanlar için küçümseyici bir tabir olarak kullanılır. Ayrıca, sınırlı sayıda bazı şeylerin hangi özel yolla yapılması gerektiğini söyleyen kişiler için de kullanılır. Klinik psikoloji profesörü Les Parrott şöyle yazmıştır: “Control freak”ler, herhangi bir şeyi sizin umursadığınızdan fazla umursayıp kendi istediklerinin olması için ısrarcı olmaktan vazgeçmeyenlerdir.”
       Bazı durumlarda, control freak, kendi bitmez tükenmez müdahalesini daha iyi, hatta gerekli görür; bu da daha üstün hissetmekten, başkalarının bu şeyleri yeterince iyi yapmaya muktedir olmadığını düşünmekten veya kendileri her detayla ilgilenmezlerse işlerin yanlış gideceğine inanmalarından kaynaklanabilir. Başka bazı durumlarda ise sadece ellerindeki gücün etraflarında olup biten her şey üzerinde kontrol hissi veriyor olmasının zevkini çıkarırlar.”
        Şahsi veya profesyonel düzlemden herkesin hayatını etkileyen devlet yönetimi düzlemine geçtiğimizde de mikro yönetişime varan boyutlar da içeren bu kavramı rahatlıkla kullanabiliriz. En özgürlükçü devletler ve en demokratik yönetim şekillerinde bile devletin kendini yapmakla vazifeli hissettiği başlıca iş vatandaşlarını belirli bir düzeyde kontrol etmektir. Ancak otoriter, totaliter rejimlerde insanları bunaltan bu kontrol çabası zirveye çıkar. George Orwell’in “big brother is watching you” sözüyle meşhur “1984” romanı bu hazin durumun bir anlatımından ibarettir. Genel olarak güçler ayrılığı, kontrol ve denge mekanizmaları, anayasalar, temel insan hak ve özgürlüklerini koruma amaçlı yerel ve uluslararası hukuk normları kontrol delisi sistemleri ve liderleri sınırlayarak makul ölçüler içinde hareket etmelerini ve vatandaşlara daha özgür bir yaşam alanı açmalarını hedefler. Hak  ve özgürlükler literatüründe büyük önem atfedilen “özel hayatın dokunulmazlığı”, “kişisel haberleşmenin gizliliği” gibi ilkeler bu kontrol merakının sınırlanması amacıyla geliştirilmiş kavramlardan sadece bazılarıdır.
      Hal ve davranışlarıyla control freak olarak tanımlanmayı hak eden liderliğe dair işaretler fazlalaştığı oranda demokrasiden, hukuktan, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaşıldığına, keyfiliğe ve zorbalığa yaklaşıldığına rahatlıkla kanaat getirebilirsiniz. Şimdilik size dokunmuyor olsa bile bir adım sonra her şeyi kontrol etme güdüsünün gelip sizin hayatınızı da karartacağından emin olabilirsiniz. Kendi hayatınız üzerindeki kontrolünüzü ve inisiyatifinizi kaybedip kendisini sizden üstün gören bir başkasının belirlediği hastalıklı dar kalıplara haps olmanızın sadece bir an meselesi olduğunu anlayabilirsiniz.
       Öte yandan, control freak psikolojisini temel karakteri haline getirmiş ve üstelik hala popüler olan karizmatik bir liderden daha tehlikelisi ise yoktur. Halbuki kendisine sorsanız, adının karıştığı yolsuzluklarda ve çeteleşmelerde hiç bir sorun görmez, toplum ve bireyler için herşeyin en doğrusunu(!), en idealini (!), en faydalısını(!) bildiğini söyler size. Sadece bilmekle kalmaz asla şüphe duymadığı bu mutlak doğrularından ve ideallerinden herkes istifade etsin(!) ister. Bu güzelliklerden(!) istifade etmelerini sağlamak için elinde yeterince dayatmacı araçlar nasıl olsa fazlasıyla vardır. Milyonlarca insan arasından lider olmaya hak kazandığına göre sıradan insanlardan elbette ki kendisini üstün görür. Bu hastalıklı üstünlük ve seçilmişlik duygusu zaman zaman öyle bir yoğunlaşır ki, halkın kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veremeyecek kadar zavallı olduğu, yardıma ve  yönlendirilmeye ihtiyaç duyduğu düşüncesine kapılır.
        Ne kadar hazin diye düşünür kontrol delimiz. Bizzat kendi elleriyle çevresine topladığı insanlar bile işini kendisi kadar iyi ve mükemmel yapma becerilerinden yoksundur. Öyleyse her şeyle bizzat kendisi ilgilenmelidir. Söylenecek her sözü bizzat kendisi söylemelidir. Yapılacak her şeyi bizzat kendisi yapmalıdır. Bir süre sonra kendisinden başka herkesin görünür olmaktan çıkmasından bile hiç tedirgin olmaz. Kendisiyle o kadar doludur ki, birşeylerin yanlış olduğu, yanlış gidebileceği düşüncesine asla kapılmaz. Söyledikleri, yaptıkları lüzumludur, çünkü doğru ve ideal olanı tekelinde tutan olarak toplum ve vatandaşları bu doğru ve ideallere göre dizayn etmelidir.
      Kendisine sorarsanız bunda ne bir tuhaflık, ne de bir sakınca görmez. Ne de olsa tüm yapıp ettikleri toplumun iyiliği içindir. İnsanların hangi tür ekmeği yiyeceğinden, kaç çocuk yapacağına, çocuk bekleyen kadınların doğumunu nasıl gerçekleştireceğine, vatandaşların ne zaman ne içeceğine kadar herşeyi kontrol altına almaya çalışır. Hangi televizyon dizisi iyidir, hangisi sakıncalıdır artık tercih yapmak zorunda kalmaz vatandaşlar. Çünkü bu tercih onların iyiliği için çoktan o lider tarafından yapılmıştır. Binlerce semtten birindeki bir parkın neye dönüştürüleceğiyle de ilgilenir bu lider, ülkesinin hangi küresel blokta yer alacağıyla da. Bölgeye düzen vermek, küresel siyasetle ilgilenmek de bu büyük liderin sorumluluğundadır, hangi gazetenin hangi manşeti atacağı, hangi fotoğrafın altına hangi resimaltı yazısını yazacağı da. Öyle ki, bir haber televizyonunun ekranında  akan alt yazı da onun mucizevi dokunuşuna ihtiyaç duyar, topyekün medya atmosferinin yeniden dizayn edilmesi de. Topluma ve medyaya yönelik makro mühendislikler de onun sorumluluğu ve yetkisindedir, tek tek her vatandaşın tercihi, ne yapıp edeceği de.
        O vardır ve tercihleri önceliklidir. Başkalarının ne varlığı ne de tercihleri ise dikkate değer değildir. Zaten maruz kaldıkları müdahaleler ve baskılardan dolayı artık inim inim inlemeye başlayan sadece ülkesindekiler değil, tüm dünyadaki her şey ve kişi kendi idealine hizmet ediyorsa değerlidir. Neticede değerli gördüğü herşey ve kişi bu değerlerini bizzat kendisine yakınlığından ve saygısından almaktadır. İdeallerine ve doğrularına katılmayanlar ya da bir süre sonra hizmet etmekten vazgeçenler ise bir anda değersizleşiverir. Onlar artık haindir, tuzluk kadar değersizdir. Çünkü herkesin onun sayesinde değer kazandığına, zenginleştiğine, konum elde ettiğine ve saygın hale geldiğine inanır. Onsuzluk nazarında bu lütuflardan hepsinin reddidir ve değersizleşmektir.
       Kimin 140 karakterlik twitter mesajında ne yazacağı da onun kontrolünde olmalıdır, televizyon kanallarının kime ne kadar yer vereceği de. Ne kadar saçma olursa olsun doğrularını koşulsuz destekleyenlere lütufları boldur. Kanunsuz, hukuksuz, kuralsız yönettiği muazzam sermaye imkanlarını kullanarak onları milyonlara, yatlara, katlara boğar. Azıcık eleştirenlere ise elinden geleni ardına koymaz. Onları derhal düşman, hain, çete, terör örgütü, haşaşi ilan eder. Karşı gördüklerini söz söyleyemez, nefes alamaz hale getirmek için ahlak, ilke, hak ve hukuk tanımaz. Bir yazısı için yazarları gazetelerinden, bir sözü için televizyoncuları kanallarından attırır. Hızını alamaz bizim kontrol delimiz, hiç bir hukuk sisteminde suç ya da hakaret olarak kabul edilemeyecek iki twitter mesajı yüzünden henüz mesleğinin başlangıcında olmasına rağmen büyük gelecek vaad eden genç bir gazeteciyle  şahsen uğraşır. Önce ceza davası açar, sonra bakar ki bu davadan hukuken bir şey çıkmayacak, öfkesini dindirmek, hıncının beslediği intikamcı duygusunu tatmin etmek için hukuksuz şekilde sınır dışı ettirir bu genç meslektaşımızı.
        Today’s Zaman’da mesai arkadaşım olan Azeri gazeteci Mahir Zeynalov örneğinde olduğu gibi bireysel olarak uğraşır hoşlanmadığı kişilerle. Bununla da yetinmez, benzer “nahoş” durumlar oluşturmaya kimse cüret etmesin diye en despotik düzenlemelere imza atar. Herkesin iletişimini, internetini, özel hayatını kontrol altına almaya çalışır. Özgürlükler, haklar ve demokratik tercihler ölmeye yüz tutar control freakimizin liderliğinde, yerine tam teşekküllü bir tiranlık kurulur adım adım.

For English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_338949_control-freak.html

30 Ocak 2014 Perşembe

‘Paralel devlet’ ve ‘milli irade hırsızları’


Son dönemdeki gelişmelerle “ileri demokrasi” palavrası da, “güçlü ekonomi” masalı da maalesef öldü. Ama “paralel devlet” ile “milli irade hırsızları” dimdik ayakta. Sakin olun! Hemen telaş etmeyin! Önce “paralel devlet” ve “milli irade hırsızlığı” argümanlarının mucitleriyle aynı şeyi mi söylüyorum azıcık sabır gösterin ve yazacaklarımı bir okuyun…
Bir örgütlenme modeli olarak devletleri suç, çıkar ve terör örgütlerinden ayıran şey meşruiyetidir. Demokrasi ile yönetilen rejimlerde devlete meşruiyet kazandıran ilk şey, devlet kurumlarını yöneten iradenin halkın iradesinin tecellisi niteliğinde olmasıdır. İkincisi ise halk tarafından göreve getirilen bu iradenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuk çerçevesinde olması ve adalet ilkesinden asla sapmayacak şekilde hukuka dayanmasıdır. Şimdi son dönemde yaşadığımız olayların analizini bu zaviyeden şöyle bir yapalım.
Herkesin bildiği gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının patlak verdiği 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana, “en iyi savunma saldırıdır” mantığıyla hareket ediyor. Bugüne kadar adı hiçbir suça ya da gayri meşru eyleme bulaşmamış Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş masum insanları, yolsuzluk soruşturmalarının arkasındaki güç olarak algılıyor ve devlet içinde ayrı bir devlet niteliğinde hareket eden bir “paralel devlet” olmakla itham ediyor.
Ne enteresandır ki, milyonlarca insanı rencide edecek şekilde “paralel devlet” iftirasının gündeme getirilmesinin üzerinden neredeyse 1,5 ay geçmesine rağmen, ortaya ne somut bir delil konabilmiş, ne de bu iddialar hakkında herhangi bir soruşturma açılabilmiş değil. Buna rağmen, Başbakan Erdoğan başta olmak üzere hükümet üyeleri katıldıkları her TV programında, verdikleri her demeçte ve her mitingde durmaksızın ve giderek dozu yükselterek “paralel devlet” iftirasını dillendirmeye devam ediyorlar. Üstelik sadece bu insafsız, temelsiz, kof ve hoyrat iftirayla da yetinmiyorlar. Eğitim merkezli insani faaliyetleri 160 ülkeye ulaşmış bir büyük sivil toplum hareketinin gönüllülerine “çete”, “suç örgütü” olmak iftirasını atıyorlar. Bununla da tatmin olmuyor olmalılar ki, insanlık tarihinin belki de en insancıl ve en barışçıl sivil toplum gönüllülerini olabilecek en aşağılık suçlamayla, yani “Haşhaşi” olmakla itham ediyolar. Bu itham ve iftiraların elbette ki kısa ve uzun vadeli sonuçları olacaktır. Ümit ediyorum ki, özellikle ilk seçim sandığına yansıyacak bu muhtemel sonuçlardan gırtlağına kadar yolsuzluk ve hırsızlığa bulaştıkları iddia edilen iktidar çevreleri pek memnun kalmayacaklardır.
Yukarıda da belirttiğim gibi devleti devlet yapan dayandığı demokratik meşruiyet ve eylemlerinin cari hukuka bağlılığıdır. Hükümet üyelerinin de adının karıştığı yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlükleri araştıran savcılar ve savcıların hukuk çerçevesindeki emirleriyle hareket eden polis yetkililerinin hukuk dışı hareket ettiğine dair bugüne kadar ortaya konulmuş herhangi bir somut delil bulunmuyor. İşte tam da hukukun; ve demokratik hukuk devleti olarak tanımlanan rejimlere ruh veren şeffaflık, hesap verebilirlik ve kanun önünde eşitlik ilkelerinin gereğini yapan bu kamu görevlileri Başbakan Erdoğan ve ekürisi tarafından pervasızca “paralel devlet” olmakla itham ediliyorlar. Oysa görevlerini icra ederken hukuk ve demokrasinin gereğini yerine getirenlerin hukuk dışı ya da keyfi herhangi bir eylemi söz konusu değilken, son 1,5 aydır hükümetin pek çok eylem ve tasarrufunun keyfi, hukuk dışı ve gayri meşru olduğuna dair tonlarca delil ve emare bulunuyor.
Şimdi birinci soru şu: Hukuk çerçevesinde hareket eden, sadece ve sadece hukukun kendilerine verdiği sorumluluğu yerine getiren, bu sorumluluğu yerine getirirken de yetki ve gücünü yine hukuktan alan savcı, hakim ve polis amirlerinin “paralel devlet” olduğunu kim, nasıl iddia edebilir?
İkinci ve daha vahim soru ise şu: Her ne kadar halktan aldıkları oyla iktidara gelmiş olsalar da bir siyasal kadro, şayet siyasal rejime demokratik hukuk devleti karakterini kazandıran güçler ayrılığı ilkesini hiçe sayıp meşru demokratik sistemin kontrol ve denge mekanizmalarını işlemez hale getiriyorsa; hiçbir kural, kanun, norm, ahlak ve teamül tanımaksızın alabildiğine keyfi hareket ediyorsa; “paralel devlet”, “çete”, “Haşaşi”, “in” ve benzeri iftiralarla dolu suçlamalar eşliğinde masuniyet ilkesini hiçe sayıp binlerce polis yetkilisi ve memurunu, yüzlerce yargı mensubunu görülmedik bir yargısız infaza tabi tutarak yerinden ediyorsa; ancak Ortaçağ’ın hukuksuz derebeylikleriyle mukayese edilebilecek kaba kuvvete başvurarak ve hukuka aykırı hoyrat yöntemler kullanarak yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık soruşturmalarının üstünü örtüp, delilleri karartma yoluna gidiyorsa “paralel devlet” olarak anılmayı asıl bu siyasal kadro hak etmez mi?
 Meşru demokratik devleti devlet yapan şayet hukuk ve demokratik kurallarsa, bu devletin kurumlarını kullanma kılavuzu ve hatta ruhu niteliğindeki hukukunun gereğine göre hareket edenler midir “paralel devlet”,  yoksa yöneten ya da yönetilen ayırt etmeksizin herkesi bağlaması gereken bu cari hukuk dışında “fetvalarla”, dinen de hukuken de tartışmalı “dini cevazlarla” mevcut hukuk düzeninin dışında ve belki de  hukuk düzeninin aleyhine olacak şekilde keyfi hareket edenler midir “paralel devlet” ithamını hak edenler? Bu hayati sorunun cevabı bana göre çok açık. Ama sizin vereceğiniz cevap tamamen sizin vicdanlarınıza kalmış!
Bir de tabi kendi adıyla birlikte bazı yakınlarının, başında bulunduğu hükümetin bazı üyelerinin ve kendisine yakın bazı bürokratların adları yolsuzluk, usulsüzlük, kayırmacılık, rüşvetle anılan, yani özetle kendisi ve çevresindekiler bir nevi hırsızlıkla suçlanan Başbakan Erdoğan, yolsuzluk soruşturmalarını hükümetine karşı girişilmiş bir darbe olarak nitelendiriyor. Yetinmiyor sıklıkla “Asıl hırsızlık nedir biliyor musunuz?” diye soruyor ve kendisi cevaplıyor “Millet iradesini çalan hırsızlıktır.” Başbakan Erdoğan bu söylemi son dönemde çok sık tekrarlıyor. Belli ki bu söyleme çok inanıyor… Yine şaşıracaksınız belki ama Başbakan Erdoğan bu argümanında da haklı. Çünkü “millet iradesini çalan hırsızlar”ın olduğunu en iyi kendisi biliyor. Açıklayayım…
Başbakan Erdoğan, bugüne kadar girdiği her seçimi partisinin oylarını artırarak kazanan bir siyasetçi oldu. Bu başarısında hiç şüphesiz parti programında ve seçim programlarında vaat ettiklerini gücü yettiğince yerine getirmenin etkisi büyük oldu. O dönemlerde pek çok farklı kesimden insanlar da demokratikleşme reformlarına destek oldu. Yeni sorum şu: Peki Başbakan Erdoğan, son seçimlerde vaat ettiklerini şimdi ne kadar yerine getiriyor? Partisinin seçim manifestosunda vaat ettiklerini mi, yoksa bunların tam tersini ya da hiç alakası olmayan şeyleri mi yapmakla meşgul?
Mesela Başbakan Erdoğan, 12 Haziran 2011 seçimleri öncesi halktan oy isterken, 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sayesinde demokratikleştirilen yüksek yargı sistemini eskisinden daha hukuksuz ve anti-demokratik hale getireceğim demişti de bizim mi haberimiz olmadı? Mesela, şeffaflık ve hesap verebilirlik Türkiye’ye göre değil deyip, Sayıştay’la birlikte tüm denetim mekanizmalarını devre dışı bırakmayı mı vaat etmişti? Ya da daha henüz 6 ay önce değiştirilen şike yasasından dolayı ceza alacak yakınlarını korumak için alelacele bu yasayı yeniden değiştirmeyi vaat ettiğini hatırlayanınız var mı? Peki, eğitimde 4+4+4 sistemi ve özel dershaneleri kapatma benzeri vaatlerini ne zaman dile getirdi? Yandaş işadamlarına verilecek kamu ihalelerinin niteliğine göre kamu ihalesi kanununda sürekli değişiklik yapmak da vaatleri arasında var mıydı? Bununla da yetinmeyip kamu ihalelerinde yolsuzluk ya da usulsüzlüklere dair kanunda değişiklikler yaparak radikal ceza indirimlerini de vaat etmiş miydi? Güçler ayrılığını hiçe sayacağına, yargıyı işlemez hale getireceğine, keyfi kararlarla devleti otoriter bir aşiret devletine dönüştüreceğine dair vaatlerini hatırlıyor musunuz? Ya da herkes için bağlayıcı olan cari hukuk yerine özellikle akçeli işlerde bazı din adamlarının vereceği dinen, hukuken ve ahlaken tartışmalı fetvalara göre hareket edeceğini de söylemiş miydi? Ya peki meydan meydan dolaşarak bağıra bağıra dile getirdiği demokratik bir anayasa yapma vaadinin gerekleri nerede?
Herhalde bugünlerde yapılabilecek en kolay şey Başbakan Erdoğan’ın vaat ettiği halde gerçekleştirmediği, seçimler öncesinde hiç gündeme getirmediği halde bugün tüm gücüyle gerçekleştirmeye çalıştığı şeylerin listesini yapmak olsa gerektir. Halka daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk, daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık ve hesap verebilirlik, yeni bir anayasa ve AB uyum sürecine hız vermeyi vaat ederek oy istemek ve istediğini halktan güçlü bir şekilde almak… Ama vaat ettiklerini gerçekleştirmek yerine otoriter ve keyfi bir yönetim sergileyerek demokrasi ve hukukla bağdaşmayan anakronistik hayaller peşinde koşmak… Allah aşkına asıl “milli irade hırsızlığı” ve “milli iradenin aldatılması” bunlar değildir de nedir!!!