İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2014 Perşembe

Kullanışlı despotlar

Demokrasi kimin içindir? Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu tam teşekküllü bir demokrasi en çok kimin işine gelir, kimlere yarar? Eğitim ve refah seviyesi açısından tam olarak gelişmemiş bir ülkede farklı toplumsal kesimlerden oluşan ve doğal olarak farklı beklentileri olan gruplardan müteşekkil sürdürülebilir bir demokrasi kurmak ne kadar mümkündür, işlevseldir?
Adil gelir paylaşımının sağlandığı, gelişmişlik ve refah seviyesi yüksek, eğitimli bir toplum kendi hak ve özgürlüklerinin en büyük teminatının başkalarının hukukuna, özgürlük ve haklarına saygı gösterilmesi olduğunu bilir. Oysa bu saygının ve empati duygusunun yeterince olgunlaşmadığı bizim gibi her açıdan sorunlu ve fragmante toplumlarda ise demokrasinin seçim sandığı gibi olmazsa olmaz bazı araçları demokrasi kültüründen nasipsiz bazılarının sınır tanımaz siyasal hırslarının basit ve bayağı araçlarına dönüşebilir. Bunlar, güçler ayrılığına dayalı anayasal sistemi, temel insan hak ve özgürlüklerini esas alan evrensel ilkeleri ve en basit demokratik kuralları bile hükmetme şehvetlerinin önünde birer büyük engel olarak görürler. Seçim sandığını daha fazla güce ve tahakküm imkanına bir erişme aracı olarak gören bazıları için ise demokrasi “hedefe ulaşmak için binilecek ve uygun durakta inilecek olan bir tramvay”dan ibarettir.  
Oysa, hukukun üstünlüğüyle, hukuk önünde eşitlikle, temel insan hak ve özgürlüklerine hassasiyetle, evrensel demokratik kriterlere saygıyla taçlandırılmamış bir seçim sandığı görkemli demokrasi sarayının ancak dış bahçe kapısı mesabesinde bile değildir. Tıpkı görkemli bir sarayın dış bahçe kapısı gibi elbette seçim sandığı da önemlidir. Çünkü o kapıdan geçmeden demokrasi sarayına ulaşmanız da, o sarayda demokrasinin keyfini sürmeniz de mümkün olamaz. Ancak,şayet, o kocaman bahçe içerisindeki o önemli kapıdan geçtikten sonra vardığınızı düşündüğünüz görkemli sarayla aranıza aşılmaz hukuksuzluk duvarları inşa edilmişse, incelikle kamufle edilmiş derin keyfilik çukurları kazılmışsa, her köşesinden malınıza, canınıza, izzetinize saldıran haramiler gizlenmişse ciddi bir sorunla karşı karşıyasınız demektir. Kabul etmelisiniz ki böyle bir durumda seçim sandığı denen o büyük kapıdan demokrasi bahçesine girmiş olsanız da bahçenin ortasında keyfini süreceğiniz görkemli saraya ulaşmanız hoyratça engellenmiştir.
Türkiye son yıllarda işte böyle bir trajik durum yaşıyor. Her yeni gün bu ülkeye seçim sandığını sadece bir güç devşirme aracına dönüştürenlerin hukuk dışı, etik dışı ve demokrasi dışı baskıcı yeni bir hamlesinin sevimsiz sürpriziyle geliyor. Mesela, hak-hukuk tanımadan yargı erkini tarumar ediyorlar, bağımsızlığını ve tarafsızlığını hiçe sayıp yargıyı tamamen denetimleri altına alıyorlar, büyük bir anayasal suç olduğuna bakmaksızın önceden fişledikleri belli olan binlerce kamu görevlisine korkunç bir yargısız infaza tabi tutarak oradan oraya sürüp duruyorlar. Farklı toplumsal kesimleri en korkunç suçlarla itham ediyorlar. İnsanların ve sivil toplum gruplarının onurlarıyla, şerefeleriyle umarsızca oynuyorlar. İnsanları aşağılıyor, ötekileştiriyor, düşmanlaştırıyor ve şeytanlaştırıyorlar. Görülmedik, duyulmadık en galiz nefret söylemlerine tevessül ederek en bariz nefret suçlarını durmaksızın işliyorlar.
Bunlar sadece söylem boyutunda da kalmıyor. Yapıp ettikleriyle Türkiye adım adım açık bir demokratik toplumdan paranoyak, sansürcü ve yasakçı kapalı bir rejime, hak ve özgürlüklerin mumla aranacağı bir açık hava hapishanesine doğru koşar adım yol alıyor. İç ve dış kamuoyundan yükselen çok büyük tepkilere rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan yasakçı, sansürcü, özel hayata müdahaleci İnternet yasası; onayı için yine Cumhurbaşkanı’nın masasında bekleyen ve yargıyı doğrudan yürütmenin bir sopasına dönüştürecek olan HSYK kanunu; ve Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkararak resmen ve fiilen bir Muhaberat Devleti’ne dönüştürecek olan yeni MİT yasa tasarısı bu konudaki kötü gidişatın hızlanarak artacağının, sadece artmakla kalmayıp kurumsallaşacağının da açık delillerini oluşturuyor.
Söylemeye bilmem gerek var mı, demokrasi ve hukuk bütün ülkelerde yaşayan halklar için bir nimet ve gereklilik. Ama acaba aynısını o ülkeyle iş yapan dış güçler ve yabancı ülkeler için de söylemek doğru olabilir mi? Keşke bunu diyebilsek. Ama maalesef diyemiyoruz. Bunu diyemememize sebep olan geçmişte ve halen devam eden pek çok örnek bulunuyor. Mesela, Soğuk Savaş koşullarında İran Şahı Batı’yla ilişkilerini geliştirip, onlar için ülkesini güvenilir bir enerji tedarikçisi ve çok karlı bir pazar olarak tuttuğu müddetçe; ve komünizme karşı bölgesel güvenlikte etkin oluğu oranda içeride kendi halkına karşı istediği kadar hak ve hukuk ihlallerinde bulunabilmiş ve görülmedik zulümlere imza atabilmişti. Doğrusu “kullanışlı despot” modeli için Şah çok iyi bir örnekti. Ama akıbeti hem kendisi hem de içeride ne yapıp ettiğini fazla umursamayan kullanıcıları için hiç de hayırlı ve faydalı olmadı. İran’ın sosyo-politik kimyası tamamen bozuldu ve 1979’da bir zulüm sisteminden bir diğerine savruldu.
Aynısını Mısır’da da görüyoruz. Cemal Abdül Nasır’ın iktidarı ele geçirmesiyle, her ne kadar Bağlantısızlar Grubu üyesi olsa da, fiilen Sovyetlere yanaşan Mısır’da halkın demokrasi, hukuk ve özgürlük ihtiyacı kimsenin umurunda olmamıştı. İsrail’le imzalanan 1979 Camp David anlaşması sonrası giderek Batı’ya yanaşmayı takiben de bir şey değişmemişti. Gerek Enver Sedat, gerekse Hüsnü Mübarek dönemlerinde İsrail’in güvenliğini tehdit etmediği, Batı’nın çıkarlarını gözettiği oranda Sedat ve Mübarek’in Mısır’da kendi halkına ne yaptığı kimsenin pek umurunda olmamıştı. Bu diktatörler bazı güçler için "kullanışlı despotlar" olarak vazifelerini yerine getirdikleri müddetçe Mısır’da halkın demokrasi arzusu, hukuk, özgürlük ve refah beklentisi ikincil, üçüncül meselelere dönüşmüştü. Ne acıdır ki, Muhammed Mursi’nin beceriksizlikler ve demokratik yetersizliklerle dolu bir yıllık tecrübesine asla kabul edilemez bir kanlı askeri darbeyle son veren General Sisi de bugün “kullanışlı despot” modelinin yaşayan bir örneği durumunda.
Suudi Arabistan ve anti-demokratik diğer Arap monarşilerinde ve bölgedeki dikta rejimlerinde sanki durum çok mu farklı? Herbiri birer kullanışlı despot olan Arap kralları ve şeyhlerinin kendi halklarına nasıl muamele ettikleri, onlara refah, demokrasi, hak ve özgürlüklerden ne kadarını layık gördükleri kimin umurunda? Petrol ve doğalgaz akışı sürdüğü, bu kaynaklardan kazanılan yüz milyarlarca dolar Batılı finans sisteminde dolaştığı müddetçe Arap ülkeleri ister krallık, ister şeyhlik adı altında baskıcı tiranlar tarafından yönetilmiş, halklar en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış kimin umurunda?
Öte yandan, İran’a karşı işlev gördüğü müddetçe Saddam Hüseyin’in nasıl da başarılı bir kullanışlı despot olduğunu hatırlamayanımız mı var? Kürtler, Türkmenler ve Şiiler üzerinde tam bir baskı ve zulüm rejimi kuran Saddam’ın uzun süre sadece bölgedeki diğer kullanışlı despotların değil, Batılı demokrasilerin bile sevgilisi olması basit bir tesadüf müydü? Şiilerin, Türkmenlerin ve Kürtlerin çektikleri acılar kimin umurunda oldu? Ya peki bugün! Aynı trajik durum alabildiğine mezhepçi bir diktatörlük haline gelen Nuri el-Maliki rejimi için de geçerli değil mi? Saddam’ın bir nevi Şii versiyonu olan Maliki’nin tüm etnik ve inanç gruplarını dışlayan, baskılayan yönetim tarzı başta Washington tarafından olmak üzere kutsanıp durmuyor mu? Despotluğu kullanışlı olduğu müddetçe Maliki’nin ülke içinde kime ne yaptığı, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi mi yoksa tam teşekküllü bir mezhepçi diktatörlük mü kurduğunu umursayan mı var?
Ya peki Türkiye!.. Geçtiğimiz on yılda Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci ve müzakereleri için demokratikleşerek gerçek bir hukuk devleti olma yolunda çok önemli reformlar yapan Türkiye’nin sürdürülebilir bir demokrasi ve sağlam bir hukuk devletine sahip olması çok mu umursanıyor sizce? Bu güçlerin çıkarlarını gözettiği müddetçe Türkiye’nin kaderi de bir kullanışlı despotun ellerine kolayca teslim edilebilir mi? Ticari ve ekonomik çıkarlarıyla uyumlu kaldığı, Kıbrıs, Suriye, Irak, İsrail ve PKK konularında kendilerini tatmin edecek radikal adımlar atığı oranda müttefiklerimizin, demokratikleşme yolunda çok acılar çekmiş bu ülkede yarım yamalak demokrasimizin ve zaten sıkıntılı olan hukuk devletinin tamamen askıya alınarak bir kullanışlı despotluğun inşa sürecine sessiz kalıp, bu anti-demokratik sürece zımnen destek vermeleri mümkün olabilir mi?  
AB üyesi ülkelerin başkentlerinden olmasa bile AB kurumlarının temsilcilerinden gelen net mesajlar bu konuda şimdilik umutlarımızı korumamızı telkin ediyor. Ya peki dünyaya demokrasi modeli olmakla övünen ABD? İslam ile demokrasi ve laikliği mecz etme gibi eşsiz tecrübesiyle tarihsel ve stratejik bir müttefikinin bütün demokratik değerlerden kopup keyfi bir rejime dönüşmesine razı olabilir mi? Ya da başka ülkelerle geliştirdiği ilişkiler sisteminde çokça örneğini gördüğümüz bir kullanışlı despotluk sisteminin daha kolay yönetilebilir bir ilişki tesisine imkan verdiği düşüncesi baskın gelebilir mi? 
 Çarşamba günü 80 kadar Kongre üyesi ve Amerikalı fikir önderinin Barack Obama yönetimine gönderdiği uyarıcı mektup ve Obama’nın Başbakan Erdoğan’a telefonda ifade ettiği uyarılar bu ülkenin genel gidişattan endişe duyan insanlarına hala umut telkin ediyor. Sürecin bu minval üzere devam edip etmeyeceğini, bu ümitleri koruyarak, hep birlikte bekleyip göreceğiz. 

For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_340009_useful-despots.html

29 Aralık 2013 Pazar

Alın size dört başı mamur bir uluslararası komplo teorisi

17 Aralık’tan bu yana Türkiye dört bakanın,  üç eski bakanın oğlunun, kamu bankası Halk Bank’ın Genel Müdürü’nün, İranlı işadamı Reza Zarrab’ın, bazı Türk işadamlarının ve daha birçok kişinin adının karıştığı rüşvet, kara para aklama ve yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyor.
Bu ilk dalga yolsuzluk operasyonu sonrasında da, yargıya ve polise müdahale edilerek engellenen 2. dalga yolsuzluk operasyonları sonrasında da hükümet, iddia edilen hırsızlıkların ve yolsuzlukların üzerini örtmek için olup-biteni bir “uluslararası komplo” olarak sunmaya çabaladı. Hükümet çevrelerinin dört elle sarıldığı bu komplo teorisine göre ekonomik ve siyasal açıdan büyüyerek yükselen Türkiye’nin önünü kesmek isteyen uluslararası güçler bir finansal darbe hazırlamışlardı. Bu dış güçler, bazı “yerli işbirlikçileri”ni de kullanarak en büyük kamu bankalarından biri olan Halk Bank’ı da işin içine katmış ve Türkiye’ye büyük bir darbe vurarak güçlenmesini engellemek istemişlerdi.
Bu komplo teorisine göre Halk Bank önemliydi, çünkü Türkiye’nin yükselen ekonomisinin finansmanını sağlayan belli başlı bankalardan biriydi. Ve bu banka, izlediği nükleer silah programından dolayı uluslararası yaptırımlar altında inleyerek can çekişen İran ekonomisine ve İran devletine adeta hayat veren bir nefes borusu haline gelmişti. Ambargo ve yaptırımlarla uluslararası siyasal sistemden olduğu gibi uluslararası finans sisteminden de dışlanan İran uluslararası para transferinde de büyük zorluklarla karşılaşmıştı. İşte bu noktada bazı uzmanların dikkat çektiği gibi Halk Bank, İran’ın adeta merkez bankası gibi bir vazife görmüştü.
Yaptırımlar altındaki komşumuz İran, zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının satışından elde ettiği gelirin transferinde zora girdiği oranda Türkiye’ye muhtaç hale gelmiştir. Türkiye de hem kendi aldığı enerjinin ödemelerini hem de üçüncü ülkelerden İran’a para ve altın transferlerini kolaylaştıran bir mekanizma oluşturmuştur. Uluslararası para piyasalarında yasal olarak dolaşamayan İran devletinin parası, yarı-legal bir hüviyete bürünerek İran derin devletinin belirlediği özel kişiler üzerinden uluslararası ticarete sokulmuştur. Bu yarı-legal ticaretin son zamanlarda daha ziyade altın ihracatı kılıfıyla yapıldığını da hepimiz biliyoruz.
İran Türkiye üzerinden transfer ettiği finansal kaynakların bir kısmını kendisi için kullanırken, bir kısmını ise muhaliflere karşı verdiği savaşta katliamcı Esed rejiminin finansmanı için kullanmıştır. Yani Türkiye hükümeti, bir taraftan Suriye’de Esed karşıtı ve muhalif yanlısı bir siyaset izliyormuş görüntüsü verirken, aslında Esed’in katliamlarda kullandığı silahların alımında harcadığı paraların İran’a transferine aracılık etmek gibi çelişkili bir duruma düşmüştür. Bu çelişkili durumun inandırıcı bir izaha ihtiyacı vardır.
Öte yandan, 17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk/rüşvet skandalının baş aktörü durumundaki Reza Zarrab, uluslararası finansal yaptırımlar altında olduğu dönemde İran devletinin araçsallaştırıp aktörleştirerek para transferlerinde kullandığı 40’a yakın şahıstan sadece biridir. Zaten Zarrab da basına yansıya ifadelerinde para transferi ve altın ihracatı ile uğraşan pek çok isimden sadece biri olduğunu ifade etmiştir. Derin İran’ın adamı olduğu izlenimi veren Zarrab gibi isimler ise, belli ki kendilerini garanti altına almak ve yarı-legal bu faaliyetlerinin herhangi bir engellemeyle karşılaşmasını önlemek için etkili çevrelere ve isimlere nüfuz etmeye çalışmışlardır. Bu amaçla, artık kim olduklarını herkesin bildiği söz konusu çevreleri son ana kadar tıkır tıkır işleyen bir networkun parçası haline getirmeye çaba harcamışlardır. Bu noktada, yakalandığı zaman henüz 29 yaşında olan Zarrab’ın, yabancı kökenli olmasına ve bu genç yaşına rağmen Başbakanın ve Başbakan yakınlarının ve pek çok bakanın bulunduğu protokollere girme başarısını bir yerlere not etmek gerekir.
Bu arada, tabii şunu da unutmamak gerekir ki, şu ana kadar yolsuzluk operasyonları kapsamında ortaya çıkan isimler ve ilişkiler sadece ve sadece Reza Zarrab’ın, altın ihracatı ve para transferi yaparken oluşturduğu ilişkiler networkundan ibaret. Üstelik Zarrab’ın İran parasını kullanmak suretiyle doğrudan ya da dolaylı rüşvet vererek oluşturduğu tüm ilişkilerinin ortaya çıkanlardan ibaret olup olmadığını ise henüz bilmiyoruz. Daha kötüsü İran’ın bu türden yarı-legal para transferlerinde kullandığı Zarrab gibi muhtemel diğer isimlerin kim olduklarını da, bu isimlerin hükümet ve bürokraside ne tür ilişkilere sahip olduklarını da yine bilmiyoruz.
Gelelim uluslararası komplo kısmına. Malumunuz İran’da 14 Haziran günü cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Rejimin müsaade ettiği birkaç adaydan biri olan Hasan Ruhani cumhurbaşkanı seçildi. Ruhani’nin göreve resmen başladığı Ağustos ayından itibaren ise İran, nükleer müzakerelere yeniden başlamak ve uluslararası sisteme geri dönmek için müthiş bir isteklilik sergiledi. “Sempati taarruzu” olarak tanımlanan bu girişimden çok önemli sonuçlar almayı başardı. Yakın zamana kadar uluslararası yaptırımlar altında inleyen İran üzerindeki siyasi, diplomatik, ekonomik, ticari ve finansal baskılar hafifledi. İran’ın Türkiye üzerinden yarı-legal doğrudan ya da dolaylı para transferlerine ihtiyacı neredeyse kalmadı. İran uluslararası sistemle arasını düzelttiği gibi uluslararası finansal sisteme de geri dönüş yapmaya başladı.
İşte bu yüzden diyorum ki, olup-biteni illa uluslararası bir komplo ile açıklamak zorundaysak, bu komplonun arakasındaki dış gücün bir başka ülke ya da ülkeler grubu olmasındansa bu doğu komşumuzun olması ihtimali çok daha güçlüdür. Genel Müdürü’nün aldığı iddia edilen rüşvetlerden dolayı Halk Bank’ın da adının karıştığı yolsuzluk-rüşvet skandalının tam da böyle biz zamanda ortaya çıkmasını açıklayacak akla en yatkın komplo teorileri İran’ı es geçerek asla formülize edilemez.  
Öte yandan, şayet Başbakan’ın ve hükümet çevrelerinin büyük bir iştihayla iddia ettiği gibi bu “komplo”nun arkasında Batılı güçler olmuş olsa idi, herhalde bu komployu İran’ın yeniden uluslararası sistemle barıştığı bir dönemde değil, İran’a en büyük darbeyi vuracakları yaptırımların zirvede olduğu dönemde gerçekleştirmeleri gerekmez miydi? Oysa yaşananlar net olarak şu: Yoğun yaptırımlar altındaki İran, ekonomik açıdan son derece sıkıntılı bir döneminde bazı kişileri araçsallaştırarak finansal ihtiyaçlarını yarı-legal yöntemlerle karşılamakta kullandı. Bugün ise Batı ile yaşadığı nükleer krizde yumuşama sağlanıp, ambargolar/yaptırımlar hafiflemeye başlayınca söz konusu bu maşalarını devre dışı bırakıyor. Bunu yaparken de maşalarından rüşvet alan siyasileri ve bürokratları deşifre ederek bölgesel ve tarihi rakibi olan Türkiye’ye büyük bir darbe indiriyor.
Tabi yaşananları başka türlü okumak da mümkün: İran, Başbakan’ın ifadesiyle “hayırsever” aktörleri aracılığıyla oluşturduğu çıkar networkuna Türkiye’nin en etkili isimlerini de dahil etmek suretiyle yolsuzluk soruşturmalarının derinleşmesini önlemeyi ve kendi aktörlerinin geleceğini güvence altına almayı hesaplamış da olabilir. AKP hükümetinin kendisini temize çıkarma ve bakanlarını kurtarma çabaları sayesinde İran’ın finans ve nüfuz ajanlarının da mecburi olarak kurtarılmak zorunda kalacağı planlanmış olabilir.
Doğrusu İran’ın bu hesap ve planlarının tuttuğunu şimdiden söyleyebiliriz. Neticede hükümet, bütün kamuoyunun ve dünyanın gözleri önünde yolsuzluk-rüşvet soruşturmalarını akamete uğratmak ve yolsuzlukların üzerini örtmek için akıl almaz işlere imza atmak zorunda kalıyor. Yüzlerce polis müdürünü görevden alırken, her düzeyde müdahale ederek yargıyı iş yapamaz hale getirmeye çalışıyor. AKP Hükümeti ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan İran’ın iyice tuzağına düşen yetkililer, içine düştükleri pislikten, sadece görevini yapan polislere, savcılara ve masum insanlara çaresizlik içerisinde bulaştırmaya çalışarak kurtulmaya çalışıyorlar.
Unutmayalım ki, Türkiye’deki yolsuzluk operasyonlarına paralel olarak İran yönetimi de düne kadar kullandığı Zarrab ve patronu Babek Zencani gibi isimler ve faaliyetleri hakkında kapsamlı bir soruşturma yürütüyor. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin yaptırımlardan haksız kazanç sağladığı iddiasıyla soruşturulmasını istediği “imtiyazlı” isimler arasında bu tür isimler de bulunuyor.
Türkiye belli ki Tahran’ın çıkarları açısından çok verimli olan İran’ın çok katmanlı ve sofistike bir uluslararası komplosunun hedefi olmuştur. Allah aşkına şu garabete bakar mısınız? Uluslararası sistemde en sıkışık olduğu dönemde Türkiye’yi kullanarak rahatlayan İran, aynı zamanda Türk hükümetinin düşman olarak gördüğü Esed rejimini Türkiye sayesinde elde ettiği mali kaynaklarla desteklemeyi sürdürebilmiştir. Yani hükümetimiz akıl almaz bir şekilde ve bilerek ya da bilmeyerek, Esed’in katliamlarında kullandığı silah ve bombaların finansmanının en büyük yardımcısı olmuştur.
Üstü örtülmeye çalışılan yolsuzluklara yönelik operasyonlarda illa “uluslararası komplo” arayanlara bu da bizim küçük bir hizmetimiz olsun. Mademki uluslararası komplo teorilerine bayılıyorsunuz, alın size dört başı mamur bir uluslararası komplo teorisi…

19 Aralık 2013 Perşembe

Bu bir hırsız-polis olayıdır!


Önce müsaadenizle birbiriyle ilintisiz gibi görünen iki haberi paylaşayım:
Birincisi Habertürk gazetesinin dünkü manşetinde yer alıyor: İstanbul Esenler Otogarı’ndaki metro istasyonunda özel güvenlik görevlisi olarak çalışan 22 yaşındaki Sinan Y., 4 kişiyi kendisine ait indirimli kartı ile turnikeden geçirince mahkemelik oldu. İstanbul Ulaşım A.Ş.’nin 4.9 lira zarara neden olduğu tespit edilen Sinan Y.’den şikâyetçi olması üzerine Y. hakkında 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianameye göre, Sinan Y.’nin başka ilden İstanbul’a gelen ve nereden jeton alacağını bilemeyen bazı kişilere kendisine ait indirimli kart ile geçiş yaptırdığı iddia edildi. Bunun üzerine araştırma yapan İstanbul Ulaşım A.Ş., güvenlik görevlisi Sinan Y.’nin bu şekilde 3’er lira karşılığı 4 vatandaşı kendi kartı ile turnikeden geçirdiğini tespit etti. Bu usulsüz geçişlerle şirketin tam 4 lira 90 kuruş zarara uğradığını ileri süren İstanbul Ulaşım A.Ş. avukatları, Sinan Y. hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Soruşturma kapsamında ifadesi alınan Sinan Y., suçlamaları reddetti. Bunu yardım amaçlı yaptığını, benzer olayların İETT otobüslerinde de sık sık yaşandığını belirten Sinan Y., “Herhangi bir çıkarım ve menfaatim yoktur. Resmi kıyafetli çalışan bir görevli olarak bu şekilde para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” dedi. Ancak soruşturmayı tamamlayan savcılık Sinan Y. hakkında TCK’nın 155/2. maddesi uyarınca “güveni kötüye kullanmak” suçundan 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırladı. Sinan Y.’nin yargılanmasına önümüzdeki günlerde İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlanacak.
İkinci haber ise ajanslardan: Tokyo Valisi Naoki Inose, bir hastane şirketinden para aldığının ortaya çıkması üzerine Perşembe günü görevinden istifa etti. Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği hakkını kazanmasında önemli katkısı olan valinin bir hastane yöneticisinden yarım milyon dolara yakın para aldığı iddia edildi. Japon hükümeti, skandalın “Yaz Oyunları” hazırlıklarını etkileyebileceği gerekçesiyle Vali Inose’a görevinden ayrılması yönünde son günlerde baskı yapıyordu.
Televizyonda canlı yayınlanan bir basın toplantısında, “Olimpiyat ve Engelli Olimpiyatları için hazırlıklar ve hükümet çalışmalarını daha fazla geciktirmemeliyim,” şeklinde konuşan Inose, yaşananlar için özür diledi. Olanları açıklamaya çalıştığını ama hastane yöneticileriyle olan bağı ve parayı alma nedeni hakkında kamuoyundaki şüpheleri gideremediğini itiraf eden eski vali, “Kendim için en iyi çözümün görevimden ayrılmak olduğuna karar verdim,” ifadelerini kullandı. Kasım 2012’de Tokushukai Şirketi’nden aldığı paranın kişisel bir borç olduğunu savunan Naoki Inose, bu borcu geri ödediğini ve hastane zinciri sahibinin karşılığında hiçbir menfaat sağlamadığını iddia etti. Vali asıl mesleği olan yazarlığa dönerken, Tokyo Meclisi olayı soruşturmak için bir komite kurdu.
Her ne kadar 7 yıl hapis istemi fazla gibi gözükse de kamu malının her kuruşu kutsal olduğu için 4,9 TL’lik suiistimal yapıldığı iddiasıyla 22 yaşındaki genç bir görevlinin yargılanmasında sanırım bir sorun görmemeliyiz. Umarım bu genç arkadaşın “para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” sözleri doğru çıkar. Hak etmediği herhangi bir ceza almadan bu iş kapanır.
Tokyo Valisi’nin istifasını ise hak, hukuk, ahlak, tutarlılık, haysiyet ve kamu yönetiminin olmazsa olmazlarından şeffaflık ile halkın güvenini kaybetmemenin son derece önemli olduğu gelişmiş bir ülkede, kişisel çıkar görüntüsü veren bir durum karşısında yapılması gereken bir hareket olarak görüyoruz.
Bulunduğu küçük bir konumu kamuya 4,9 TL zarar verecek şekilde suiistimal ettiği iddiasıyla genç bir görevlinin 7 yıla kadar hapis cezasıyla yargılandığı Türkiye’de, hiç tartışmasız Tokyo Valisi’nden daha önemli konumlarda bulunan bakanlar ve kamu görevlileri ile ilgili maalesef aynı tavır alınamıyor. O genç görevlinin başına gelenler uluslararası bağlantıları da olan büyük meblağlı yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve kara para aklama gibi skandallara adı karışan bazı hükümet üyelerinin ve üst düzey kamu görevlilerinin başına nedense gelmiyor.
Mesela, İran’la allengirli finansal işlerin odağına yerleştirilen bir Türk kamu bankasının Genel Müdürü’nün evinde ayakkabı kutuları içinde 4,5 milyon doların bulunması, herhalde 22 yaşındaki gencecik görevliye atfedilen 4,9 TL’lik zarar iddiasından daha önemsiz değildir. Ama gelin görün ki, başta bizzat Başbakan olmak üzere ne hükümet yetkililerinin açıklamalarında, ne de hükümete yakın medya organlarında böyle bir hassasiyet göremiyoruz. Birileri de çıkıp, “söz konusu kamu bankasının yürüttüğü tartışmalı uluslararası para transferleri bir yana, bu banka üzerinden yapılan ve bir miktarı Genel Müdür’ün evinde bulunan milyonlarca dolarlık yolsuzluk da neyin nesi?” demiyor, diyemiyor.
İllegal bazı işlerin önünü açmak üzere bazı kamu görevlilerini tasfiye etmek karşılığında alınacak kallavi rüşvet konusunda, polisin hukuki çerçevedeki takibine takılan bir bakan ve oğlu arasındaki görüşmeler nedense hükümet cenahında ve hükümete iliştirilmiş medyada yok hükmünde sayılıyor. Diğer iki bakanın yine çocukları üzerinden on milyonlarca dolarlık rüşvet aldıklarının sayfa sayfa belgeleri yayınlanmasına rağmen hükümet çevrelerinde ve yandaşı medyada son derece temelsiz, sakil ve yüksek perdeden hamasi argümanlar dile getiriliyor.
Evet doğru, skandala konu olan meblağ çok büyük. Haklısınız, uluslararası uzantıları olan bu skandal kapsadığı aktör ve faktörleri bakımından çok sofistike. Ama şayet basite indirgemek gerekirse tüm benzer hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve benzeri gayri hukuki ve gayri meşru hikayelerde olduğu gibi bu skandal da özünde bir hırsız-polis hikayesi. Durum bu kadar yalınken hırsızlıkla suçlananların ve bu hırsızları savunanların sesinin bütün sesleri bastırmayı amaçlayacak kadar yüksek çıkması size de şaşırtıcı gelmiyor mu?
Aktörleri oldukları rüşvet ve yolsuzluğa dair belgeleri ortalığa saçılan etkili konumdaki isimlerin ve bu isimlere hamilik ya da yardakçılık yapanların tarihe nasıl geçeceklerine dair sanırım herhangi bir kaygıları bulunmuyor. Aldıkları pozisyondan utanç duymalarından vaz geçtim, hırsız-polis denkleminde “hırsızlar”dan yana tavır alıyor gibi bir görüntü vermekte hiç mi sorun görmüyorlar?
Görmüyor olmalılar ki, bir de üste çıkıp “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hesabı hırsızların peşine düşen emniyet yetkilerini görevden alıp, bu soruşturmaları yürüten savcıları iş yapamaz hale getirmeye çabalıyorlar. Bu ülkedeki bazı çevrelerden Tokyo Valisi’nin geç de olsa sergilediği kadar olsun bir izzet ve onuru görmek neden bu kadar zor? 4,9 TL’nin bile hesabının sorulmasından hepimizin mutlu olması gerekirken, bulundukları etkin konumları on milyonlarca dolarlık haksız kazanç ve rüşvetler için istismar eden bakanları ve bürokratları görmezden gelmeyi sahi nasıl beceriyorsunuz ve bunları nasıl içinize sindiriyorsunuz?

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_334457_cops-vs-robbers.html