Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2014 Perşembe

Kullanışlı despotlar

Demokrasi kimin içindir? Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu tam teşekküllü bir demokrasi en çok kimin işine gelir, kimlere yarar? Eğitim ve refah seviyesi açısından tam olarak gelişmemiş bir ülkede farklı toplumsal kesimlerden oluşan ve doğal olarak farklı beklentileri olan gruplardan müteşekkil sürdürülebilir bir demokrasi kurmak ne kadar mümkündür, işlevseldir?
Adil gelir paylaşımının sağlandığı, gelişmişlik ve refah seviyesi yüksek, eğitimli bir toplum kendi hak ve özgürlüklerinin en büyük teminatının başkalarının hukukuna, özgürlük ve haklarına saygı gösterilmesi olduğunu bilir. Oysa bu saygının ve empati duygusunun yeterince olgunlaşmadığı bizim gibi her açıdan sorunlu ve fragmante toplumlarda ise demokrasinin seçim sandığı gibi olmazsa olmaz bazı araçları demokrasi kültüründen nasipsiz bazılarının sınır tanımaz siyasal hırslarının basit ve bayağı araçlarına dönüşebilir. Bunlar, güçler ayrılığına dayalı anayasal sistemi, temel insan hak ve özgürlüklerini esas alan evrensel ilkeleri ve en basit demokratik kuralları bile hükmetme şehvetlerinin önünde birer büyük engel olarak görürler. Seçim sandığını daha fazla güce ve tahakküm imkanına bir erişme aracı olarak gören bazıları için ise demokrasi “hedefe ulaşmak için binilecek ve uygun durakta inilecek olan bir tramvay”dan ibarettir.  
Oysa, hukukun üstünlüğüyle, hukuk önünde eşitlikle, temel insan hak ve özgürlüklerine hassasiyetle, evrensel demokratik kriterlere saygıyla taçlandırılmamış bir seçim sandığı görkemli demokrasi sarayının ancak dış bahçe kapısı mesabesinde bile değildir. Tıpkı görkemli bir sarayın dış bahçe kapısı gibi elbette seçim sandığı da önemlidir. Çünkü o kapıdan geçmeden demokrasi sarayına ulaşmanız da, o sarayda demokrasinin keyfini sürmeniz de mümkün olamaz. Ancak,şayet, o kocaman bahçe içerisindeki o önemli kapıdan geçtikten sonra vardığınızı düşündüğünüz görkemli sarayla aranıza aşılmaz hukuksuzluk duvarları inşa edilmişse, incelikle kamufle edilmiş derin keyfilik çukurları kazılmışsa, her köşesinden malınıza, canınıza, izzetinize saldıran haramiler gizlenmişse ciddi bir sorunla karşı karşıyasınız demektir. Kabul etmelisiniz ki böyle bir durumda seçim sandığı denen o büyük kapıdan demokrasi bahçesine girmiş olsanız da bahçenin ortasında keyfini süreceğiniz görkemli saraya ulaşmanız hoyratça engellenmiştir.
Türkiye son yıllarda işte böyle bir trajik durum yaşıyor. Her yeni gün bu ülkeye seçim sandığını sadece bir güç devşirme aracına dönüştürenlerin hukuk dışı, etik dışı ve demokrasi dışı baskıcı yeni bir hamlesinin sevimsiz sürpriziyle geliyor. Mesela, hak-hukuk tanımadan yargı erkini tarumar ediyorlar, bağımsızlığını ve tarafsızlığını hiçe sayıp yargıyı tamamen denetimleri altına alıyorlar, büyük bir anayasal suç olduğuna bakmaksızın önceden fişledikleri belli olan binlerce kamu görevlisine korkunç bir yargısız infaza tabi tutarak oradan oraya sürüp duruyorlar. Farklı toplumsal kesimleri en korkunç suçlarla itham ediyorlar. İnsanların ve sivil toplum gruplarının onurlarıyla, şerefeleriyle umarsızca oynuyorlar. İnsanları aşağılıyor, ötekileştiriyor, düşmanlaştırıyor ve şeytanlaştırıyorlar. Görülmedik, duyulmadık en galiz nefret söylemlerine tevessül ederek en bariz nefret suçlarını durmaksızın işliyorlar.
Bunlar sadece söylem boyutunda da kalmıyor. Yapıp ettikleriyle Türkiye adım adım açık bir demokratik toplumdan paranoyak, sansürcü ve yasakçı kapalı bir rejime, hak ve özgürlüklerin mumla aranacağı bir açık hava hapishanesine doğru koşar adım yol alıyor. İç ve dış kamuoyundan yükselen çok büyük tepkilere rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan yasakçı, sansürcü, özel hayata müdahaleci İnternet yasası; onayı için yine Cumhurbaşkanı’nın masasında bekleyen ve yargıyı doğrudan yürütmenin bir sopasına dönüştürecek olan HSYK kanunu; ve Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkararak resmen ve fiilen bir Muhaberat Devleti’ne dönüştürecek olan yeni MİT yasa tasarısı bu konudaki kötü gidişatın hızlanarak artacağının, sadece artmakla kalmayıp kurumsallaşacağının da açık delillerini oluşturuyor.
Söylemeye bilmem gerek var mı, demokrasi ve hukuk bütün ülkelerde yaşayan halklar için bir nimet ve gereklilik. Ama acaba aynısını o ülkeyle iş yapan dış güçler ve yabancı ülkeler için de söylemek doğru olabilir mi? Keşke bunu diyebilsek. Ama maalesef diyemiyoruz. Bunu diyemememize sebep olan geçmişte ve halen devam eden pek çok örnek bulunuyor. Mesela, Soğuk Savaş koşullarında İran Şahı Batı’yla ilişkilerini geliştirip, onlar için ülkesini güvenilir bir enerji tedarikçisi ve çok karlı bir pazar olarak tuttuğu müddetçe; ve komünizme karşı bölgesel güvenlikte etkin oluğu oranda içeride kendi halkına karşı istediği kadar hak ve hukuk ihlallerinde bulunabilmiş ve görülmedik zulümlere imza atabilmişti. Doğrusu “kullanışlı despot” modeli için Şah çok iyi bir örnekti. Ama akıbeti hem kendisi hem de içeride ne yapıp ettiğini fazla umursamayan kullanıcıları için hiç de hayırlı ve faydalı olmadı. İran’ın sosyo-politik kimyası tamamen bozuldu ve 1979’da bir zulüm sisteminden bir diğerine savruldu.
Aynısını Mısır’da da görüyoruz. Cemal Abdül Nasır’ın iktidarı ele geçirmesiyle, her ne kadar Bağlantısızlar Grubu üyesi olsa da, fiilen Sovyetlere yanaşan Mısır’da halkın demokrasi, hukuk ve özgürlük ihtiyacı kimsenin umurunda olmamıştı. İsrail’le imzalanan 1979 Camp David anlaşması sonrası giderek Batı’ya yanaşmayı takiben de bir şey değişmemişti. Gerek Enver Sedat, gerekse Hüsnü Mübarek dönemlerinde İsrail’in güvenliğini tehdit etmediği, Batı’nın çıkarlarını gözettiği oranda Sedat ve Mübarek’in Mısır’da kendi halkına ne yaptığı kimsenin pek umurunda olmamıştı. Bu diktatörler bazı güçler için "kullanışlı despotlar" olarak vazifelerini yerine getirdikleri müddetçe Mısır’da halkın demokrasi arzusu, hukuk, özgürlük ve refah beklentisi ikincil, üçüncül meselelere dönüşmüştü. Ne acıdır ki, Muhammed Mursi’nin beceriksizlikler ve demokratik yetersizliklerle dolu bir yıllık tecrübesine asla kabul edilemez bir kanlı askeri darbeyle son veren General Sisi de bugün “kullanışlı despot” modelinin yaşayan bir örneği durumunda.
Suudi Arabistan ve anti-demokratik diğer Arap monarşilerinde ve bölgedeki dikta rejimlerinde sanki durum çok mu farklı? Herbiri birer kullanışlı despot olan Arap kralları ve şeyhlerinin kendi halklarına nasıl muamele ettikleri, onlara refah, demokrasi, hak ve özgürlüklerden ne kadarını layık gördükleri kimin umurunda? Petrol ve doğalgaz akışı sürdüğü, bu kaynaklardan kazanılan yüz milyarlarca dolar Batılı finans sisteminde dolaştığı müddetçe Arap ülkeleri ister krallık, ister şeyhlik adı altında baskıcı tiranlar tarafından yönetilmiş, halklar en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış kimin umurunda?
Öte yandan, İran’a karşı işlev gördüğü müddetçe Saddam Hüseyin’in nasıl da başarılı bir kullanışlı despot olduğunu hatırlamayanımız mı var? Kürtler, Türkmenler ve Şiiler üzerinde tam bir baskı ve zulüm rejimi kuran Saddam’ın uzun süre sadece bölgedeki diğer kullanışlı despotların değil, Batılı demokrasilerin bile sevgilisi olması basit bir tesadüf müydü? Şiilerin, Türkmenlerin ve Kürtlerin çektikleri acılar kimin umurunda oldu? Ya peki bugün! Aynı trajik durum alabildiğine mezhepçi bir diktatörlük haline gelen Nuri el-Maliki rejimi için de geçerli değil mi? Saddam’ın bir nevi Şii versiyonu olan Maliki’nin tüm etnik ve inanç gruplarını dışlayan, baskılayan yönetim tarzı başta Washington tarafından olmak üzere kutsanıp durmuyor mu? Despotluğu kullanışlı olduğu müddetçe Maliki’nin ülke içinde kime ne yaptığı, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi mi yoksa tam teşekküllü bir mezhepçi diktatörlük mü kurduğunu umursayan mı var?
Ya peki Türkiye!.. Geçtiğimiz on yılda Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci ve müzakereleri için demokratikleşerek gerçek bir hukuk devleti olma yolunda çok önemli reformlar yapan Türkiye’nin sürdürülebilir bir demokrasi ve sağlam bir hukuk devletine sahip olması çok mu umursanıyor sizce? Bu güçlerin çıkarlarını gözettiği müddetçe Türkiye’nin kaderi de bir kullanışlı despotun ellerine kolayca teslim edilebilir mi? Ticari ve ekonomik çıkarlarıyla uyumlu kaldığı, Kıbrıs, Suriye, Irak, İsrail ve PKK konularında kendilerini tatmin edecek radikal adımlar atığı oranda müttefiklerimizin, demokratikleşme yolunda çok acılar çekmiş bu ülkede yarım yamalak demokrasimizin ve zaten sıkıntılı olan hukuk devletinin tamamen askıya alınarak bir kullanışlı despotluğun inşa sürecine sessiz kalıp, bu anti-demokratik sürece zımnen destek vermeleri mümkün olabilir mi?  
AB üyesi ülkelerin başkentlerinden olmasa bile AB kurumlarının temsilcilerinden gelen net mesajlar bu konuda şimdilik umutlarımızı korumamızı telkin ediyor. Ya peki dünyaya demokrasi modeli olmakla övünen ABD? İslam ile demokrasi ve laikliği mecz etme gibi eşsiz tecrübesiyle tarihsel ve stratejik bir müttefikinin bütün demokratik değerlerden kopup keyfi bir rejime dönüşmesine razı olabilir mi? Ya da başka ülkelerle geliştirdiği ilişkiler sisteminde çokça örneğini gördüğümüz bir kullanışlı despotluk sisteminin daha kolay yönetilebilir bir ilişki tesisine imkan verdiği düşüncesi baskın gelebilir mi? 
 Çarşamba günü 80 kadar Kongre üyesi ve Amerikalı fikir önderinin Barack Obama yönetimine gönderdiği uyarıcı mektup ve Obama’nın Başbakan Erdoğan’a telefonda ifade ettiği uyarılar bu ülkenin genel gidişattan endişe duyan insanlarına hala umut telkin ediyor. Sürecin bu minval üzere devam edip etmeyeceğini, bu ümitleri koruyarak, hep birlikte bekleyip göreceğiz. 

For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_340009_useful-despots.html

5 Aralık 2013 Perşembe

İç politikada otoriterleştikçe dış politikamız sapıyor

İlk iki iktidar döneminde demokratikleşme ve insan hakları konusunda son derece başarılı adımlar atan AKP hükümeti uzunca bir süredir bu performansının tersine bir yöne sapmış durumda. Zor zamanlarında demokratikleşme adımlarına destek vermiş olan farklı toplumsal kesimleri uzunca bir süredir tek tek kendisinden uzaklaştıran AKP, maalesef bunu,  ancak “siyasal İslamcılık” diye tanımlayabileceğimiz bir siyasal projenin bilinçli adımları olarak gerçekleştiriyor.
Aslında şaşırılacak bir durum yok. Neticede, AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu partisinin uzunca bir süredir benimsediği bu yeni gidişatı Nisan 2013 başlarında katıldığı bir toplantıda açık açık ifade de etmişti: “10 yıllık iktidar dönemimizde şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da, diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte paydaş oldular. Ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.” Aynı konuşmasında Babuşçu, demokrasinin ruhunu aykırı bir şekilde “AK Parti daha çok uzun süre iktidarda olmak durumundadır” diyerek, önemli olanın demokrasi olmayıp, iktidarda kalmak olduğunun da altını çizmişti.
Babuşçu’nun bu sözleri, aslında bir süredir tam da söylediği şekilde yaşanmakta olan sürecin açık bir itirafından ibaretti. Çünkü 2011 seçimlerinden bu yana o eski demokratikleşmeci, sivilleşmeci, reformist, paylaşımcı, katılımcı, çoğulcu, uzlaşmacı ve şeffaflaşmadan yana olan AKP adeta gitmiş, yerine farklı bir içerikle de olsa, eski devlet refleksleriyle hareket eden bir iktidar partisi gelmiştir. AKP bir süredir basın özgürlüğüne saygısız, farklı yaşam tarzlarına ve farklı düşünce sahiplerinin hak ve özgürlüklerine duyarsız, medya mühendisliğine oldukça hevesli, toplum mühendisliğine iştihası ise alabildiğine kabarmış bir iktidara dönüşmüştür. Aylarca Türkiye’yi kilitleyen Gezi Parkı protestoları da, kızlı-erkekli öğrenci evleri tartışması da, son olarak tepeden inmeci ve oldu-bittici bir yaklaşımla dershanelerin devlet zoruyla kapatılması kararı ve buna benzer tüm dayatmacı politikalar hep bu çerçevede ele alınabilir.
İç siyasette sosyal barışı dinamitleyen bu “biz biliriz”ci, “ben yaptım-oldu”cu yaklaşımın maalesef Türkiye’ye büyük bedeller ödetme potansiyeli olan yansımalarını dış politikada da görmeye başladık. Hükümet içeride farklı düşünce, teklif ve yaklaşımları susturduğu, bastırdığı oranda Türkiye, yakın geçmişte dış politikadaki göz kamaştırıcı başarılarını da giderek mumla arar hale geldi. Kıymeti kendinden menkul bir “büyük devlet” söylemi ve böbürlenmesi neticesinde Türkiye’nin Ortadoğu politikası neredeyse tamamen çöktü. Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler uzunca bir süre adeta durma noktasına geldi. Balkanlarda “büyük devlet” söyleminin şehvetiyle ifade edilen bazı sözler yüzünden üzerinde yıllardır çalışılan bölgesel istikrar mekanizmaları tarumar edildi.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, askeri ve stratejik açıdan resmen bir evlilik ilişkisi içerisinde olduğumuz NATO üyeliğimize, uzatmalı bir nişanlılık ilişkisi içerisinde bulunduğumuz AB ile yürüttüğümüz üyelik sürecine rağmen, AKP hükümeti dış politikada büyük alt-üst oluşlara yol açabilecek türlü jeo-politik hovardalıklara soyundu. Kâh “Ortadoğu’nun abisi de, sahibi de biziz denildi”, kâh Ortadoğu’nun yegane düzen kurucusuymuşuz gibi aşırı özgüvenli bir tavır takınıldı. Yetmedi, halen sınırlarımızı NATO ülkelerinden yalvar yakar aldığımız Patriot füze savunma sistemleri korurken, Çin’le füze anlaşmaları yapıldı. Türkiye’nin dış politik yönelimine dair Batı’da derin şüphelerin artmasına yol açan, öte yandan Rusya’nın bile ancak kötü bir şaka olarak değerlendirdiği ciddiyetsiz bir üslupla Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye alınmamız konusu sürekli ve yerli yersiz gündeme getirildi. Üye ülkelerinin demokrasi, hukuk, hak ve özgürlüklere dair performansının tüm indekslerde yerlerde süründüğü ŞİÖ’ya girmek için çırpınan bir Türkiye fotoğrafı verir hale gelmiş olmak bile aslında fazlaca söze ihtiyaç bırakmıyor.
İçerideki otoriterleşmeye, demokratik hassasiyetlerden, şeffaflıktan, hesap verebilirlikten, demokratik denetimden uzaklaşmaya uygun düşecek şekilde dış politikada yeni arayışlara sapmanın Türkiye için bedeli doğal olarak ağır oldu. İçinde bulunduğumuz hafta içerisinde hem TESEV’in hem de Kadir Has Üniversitesi’nin izlenen dış politika konusunda oluşan algılara dair yayınladığı raporlar geldiğimiz durumu açıkça gözler önüne seriyor. İç siyasette demokrasiden uzaklaştırıcı bir yanlış istikamete girmenin, dış politikada bu istikamete uygun tuhaf arayışlar sergilemenin daha ağır bedellerini belli ki millet olarak hep birlikte ödeyeceğiz.
TESEV’in hazırladığı “Ortadoğu’da Türkiye Algısı 2013 Raporu”, Türkiye’nin son yıllarda bütün diplomatik ve politik sermayesini yatırdığı Ortadoğu’da, son iki yılda izlediği politikalar yüzünden popülaritesini ve olumlu algısını hızla kaybettiğini ortaya koydu. Rapor Mısır ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki politik tercihleri nedeniyle Türkiye’nin bölgenin en sevilen ülkesi olma özelliğini maalesef kaybettiğini gösterdi. Araştırmanın gerçekleştirildiği Ortadoğu’nun 16 ülkesinde Türkiye’ye yönelik olumlu yaklaşım 2011 yılında yüzde 78, 2012 yılında yüzde 69 iken, bu yıl bu oran yüzde 59’a gerilemiş durumda. Türkiye’nin imajının geldiği noktadan daha endişe verici olan ise bu trendin iyice aşağıya doğru gitme ihtimalinin yüksek olması.
Bölge genelinde en sevilen ülkenin geçtiğimiz yıllarda olduğunun aksine artık Türkiye değil, sırasıyla Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olması üzerinde ciddiyetle düşünmek gerekir. Açıkça anlaşılan o ki, demokratikleşme, sivilleşme, özgürlükler rotasından ve tevazudan sapıp kendisini tekebbüre ve otoriterleşmeye saldığı oranda Türkiye’nin olumlu imajı sadece Batılı başkentlerde zora girmiyor, Türkiye son derece iddialı olduğu Ortadoğu sokaklarında bile o eski cazibesini hızla yitiriyor.
Hükümetin içerideki demokratik yönelimden sapmaya paralel şekilde izlediği yanlış dış politikalara dair Türk halkının algısında da önemli değişiklikler yaşanıyor. Kadir Has Üniversitesi tarafından, Türkiye halkının dış politikaya bakışını ortaya koymak için yapılan kamuoyu araştırmasına göre, hükümetin izlediği dış politikayı başarılı bulan vatandaşların oranı 2012’de yüzde 34,7 iken 2013 yılında yüzde 25’e gerilemiş durumda. Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönük politikasını başarılı bulanların oranı ise iki sene önce yüzde 37 iken bu oran bugün yüzde 26’ya ancak ulaşıyor.
Avrupa Birliği üyeliğine desteğin yüzde 47,5 olarak çıktığı ankette, AB üyeliğine alternatif olarak öne çıkan oluşumlar ise şöyle sıralanıyor: Türk Birliği yüzde 26, NATO-ABD ile işbirliği yüzde 12,8, İslam İşbirliği Örgütü’nün rolünün artırılması yüzde 12,6, Rusya ile stratejik işbirliği yüzde 12,3, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik yüzde 9.
Şimdi bütün bu tabloya baktığımızda herkesin gözleri önünde cereyan eden içerideki otoriterleşme eğiliminin tüm olumsuz sonuçlarının sadece iç siyaseti ilgilendirdiğini kim iddia edebilir ki?

For English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333241_turkish-foreign-policy-falters-as-govt-grows-authoritarian-in-domestic-policy.html 

24 Kasım 2013 Pazar

Bir “sıkıntı” olarak Avrupa Birliği



Türkçede bu durumları özetleyen “dervişin fikri neyse zikri de odur” şeklinde güzel bir söz vardır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya gezisi sırasında Avrupa Birliğe (AB) üyelik sürecini tasvire ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) katılım istekliliğine dair kullandığı cümleler de bu niteliktedir.
Cuma günü St. Petersburg’ta düzenlenen Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyi toplantısı sonrası Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ortak basın toplantısı düzenleyen Başbakan Erdoğan, Putin’den Türkiye’yi ŞİÖ’ye almasını bir kez daha istedi. Türkiye’nin AB kapısında 50 yıldır bekletildiğine atıfta bulunan Başbakan Erdoğan “Gelin Türkiye’yi Şanghay İşbirliği Örgütü’ne alın. Bizi de bu sıkıntıdan kurtarın,” dedi.
Son yıllarda AB ile olan ilişkilerden fazla haz almadığını söylem, hal ve davranışlarıyla belli eden Başbakan Erdoğan’ın bu yaklaşımının AB’ye üyelik sürecini artık bir “sıkıntı” olarak görme noktasına vardığını da böylece öğrenmiş olduk. Daha düne kadar temel insan hak ve özgürlükleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü, denetim, hesap verebilirlik ve şeffaflık gibi konularda Türkiye için bir normlar ve değerler referansı olarak kabul edilen AB’nin artık bir “sıkıntı” olarak tanımlanmaya başlanmasının üzerinde ciddiyetle durmak gerekiyor.
AB’nin Türkiye’nin üyelik sürecine dair müspet, yapıcı ve geniş kitlelerde sempati uyandıracak bir politika izlemediği herkesin malumu. Yakın zamana kadar komünizmle yönetilen Romanya, Bulgaristan, Hırvatistan gibi ülkelerle çok sonradan başladığı üyelik süreçlerini bile tamamlayan AB’nin, 50 yıldır kapısında bekleyen Türkiye’ye sıra gelince nasıl ayak dirediği, nasıl bahaneler ürettiği de herkesin malumu. Her ne kadar AB, Türkiye’nin demokratik gelişmişliğinin, insan hak ve özgürlükleri seviyesinin, ekonomik kalkınmışlığının yetersizliğini; nüfusunun kısa sürede hazmedilemeyecek oranda ve Birlik içerisindeki karar alma süreçlerinde yepyeni dengelere yol açacak büyüklüğünü gerekçe gösterse de, bu ayak sürümede kültürel sebeplerin de önemli bir faktör olduğu bilinmiyor değil.
Yine de tüm bunlar sadece ve sadece Türkiye’nin nihai olarak AB’ye üye olup olamayacağı ile ilgili konular. Üyelik perspektifinin uzak ve flu olması Türkiye’nin demokrasisini geliştirmesine, temel insan hak ve özgürlüklerinin çıtasını yükseltmesine, ülkeyi şeffaf ve hesap verebilir bir yönetime kavuşturmasına neden engel olsun ki? Siz bugüne kadar hiçbir Avrupalı liderin Türkiye’nin yüksek demokratik standartlara, temel insan hak ve özgürlüklerine erişmesi yönünde attığı adımlardan, gösterdiği çabalardan rahatsız olduğunu duydunuz mu?
Kolayca hatırlayacağınız gibi AB üyelik sürecinde baş gösteren bazı sıkıntı ve gecikmelerle ilk karşılaşıldığı yıllarda “Gerekirse Kopenhag Kriterlerini alır Ankara Kriterleri haline getirir, yolumuza öyle devam ederiz” diyen Başbakan Erdoğan’dan başkası değildi. Yine hükümet çevrelerinden “önemli olan üyelikten ziyade sürecin devam etmesidir” görüşünü sıklıkla duymuyor muyduk? Peki ne oldu da, neler değişti de birden AB’den ve Türkiye’nin üyelik sürecinden bir “sıkıntı” olarak bahseder hale geldik. AB’nin üyelik için Türkiye’den talepleri mi değişti? Dün kendi ülkemize de taşımak için dört elle sarıldığımız AB’nin demokratik, hukuki, siyasi ve ekonomik normları mı değişti?  Yoksa bu değerlere yönelik sorunlu bir yaklaşım geliştirmeye başlayan biz mi olduk? Ne oldu da Sayın Başbakan, bugünkü başarılarına temel teşkil eden tüm reformları uğruna gerçekleştirdiği AB’yi bir “sıkıntı” şeklinde görür hale geldi? AB ve normları yerli yerinde durduğuna ve değişmediğine göre pozisyonunu ve değerler tercihini değiştirenler sakın bizim yetkililer olmasın!
AKP’nin bazı önde gelenlerinin ve Başbakan’ın son dönemdeki eylem ve söylemlerine baktığımızda aslında kendi içerisinde bir tutarlılıkla hareket ettiklerini görürüz. Aslında Başbakan’ın AB’yi artık sıkıntı olarak görmesi, ŞİÖ’ye üye olmayı istemesi de bu tutarlılığının bir gereği. Yaşananları ardarda sıraladığımızda bu tutarlılığın muazzam derinliğini eminin siz de fark edeceksiniz.
Mesela, NATO ülkesi olmasına rağmen, üstelik haklı sebeplerle de olsa, savunma füze sistemlerini Çin’den alma kararını alan Erdoğan hükümetinin ŞİÖ’ye üye olmak istemesi neresinden bakarsanız bakın bir tutarsızlık değildir.
Yine AKP’nin çok ani bir kararla Avrupa’nın merkez sağ çatı partisi olan Avrupa Halk Partisi’nden (EPP) ayrılıp Avrupa-şüphecisi Avrupa Muhafazakar ve Reformcular (AECR) grubuna katılması da AB’yi bir “sıkıntı” olarak gören yaklaşımla büyük bir tutarlılık içerisindedir.
İlk dönemlerindeki demokratikleşme, sivilleşme ve reform başarılarıyla göz doldurarak, herkesin takdirini kazanan AKP’nin son dönemde giderek artan şekilde otoriterleşme eğilimleri içine girmesi, tepeden inmeci, dayatmacı o eski devletin hastalıklarını tekrarlamaya başlaması ile AB’ye karşı ŞİO tercihini öne çıkarması arasında da herhangi bir çelişki bulunmamaktadır.
Başbakan Erdoğan’ın, oldum olası Avrasyacı ve ulusalcı görüşleriyle bilinen Yiğit Bulut’u herkesin şaşkın bakışları arasında başdanışman yapmasının da son süreçteki tercihleriyle çelişen herhangi bir tarafı yoktur. Daha 5 yıl öncesine kadar sürekli AKP hükümetini ve Başbakan’ı eleştirerek Batı karşıtı, Avrasyacı, ulusalcı görüşlerini dile getiren Bulut’un sert ve düşmanca eleştirilerinin yerine bugüne sadece Erdoğan’a abartılı övgülerini koyarak yine tamamen aynı görüşlerini dile getirmekte olduğunu gören sanırım sadece ben değilimdir.
Peki Türkiye’nin ihtiyacı olan gerçekten AB midir, yoksa ŞİÖ müdür? Hiç şüphesiz ki ŞİÖ ihmal edilemeyecek kadar önemli bir örgüttür. ŞİÖ, 6 üyesiyle dünya nüfusunun dörtte birini, gözlemci statüsündeki üyeleri ve diyalog ortakları ile birlikte dünya nüfusunun yarısını oluşturan bir devdir. 1996 yılında savunma, terörizm ve aşırıcılıkla mücadele amacıyla kurulan bir güvenlik örgütü olsa da bugün geldiği noktada ekonomi ve ticaret başta olmak üzere her türlü işbirliğinin bir bölgesel platformuna dönüşmüş durumdadır.
Hali hazırda ŞİÖ’nün diyalog ortaklarından biri olan Türkiye’nin elbette bu örgütle yakın işbirliği içerisine girerek örgütün üyesi olan ülkelerle ekonomik, ticari ve sosyo-kültürel ilişkilerini geliştirmesinde bir mahsur yoktur. Bu ülkelerin Türkiye için ekonomik işbirliği bakımından güçlü ortaklar haline gelmelerinde de bir sıkıntı yoktur. Ancak demokratik normlar, temel insan hak ve özgürlüklerini ilgilendiren ilke ve standartlar açısından ŞİÖ ülkelerinin Türkiye için tercihe şayan değerler barındırmadığı da son derece aşikârdır.
Mesela, ŞİÖ’nün en büyük kurucu ortaklardan biri olan Çin’in belirli değerler çerçevesindeki performansına isterseniz şöyle bir bakalım: Çin, Dünya Genel Demokrasi ve Denetim sıralamasında 150 ülke arasında 124. sırada bulunuyor. Siyasal haklar konusunda 7 puanlık kademelendirmede 7. sırada yer alıyor. Sivil özgürlükler konusunda yine 7 puanlık kademelendirmede 6. sırada kendisine yer bulabiliyor. Basın özgürlüğü sıralamasında 150 ülke arasında 141. sırada geliyor. Yolsuzlukta ise 149 ülke arasında 61. sırada.
Son dönemde benimsediği anlaşılması zor siyasi tercihlerle evrensel demokrasi ve hukuk ilkeleriyle arası giderek açılan Başbakan Erdoğan ve hükümeti Batılı başkentlerden artan şekilde eleştirilere muhatap oluyor. Belli ki Başbakan Erdoğan’ın canı bu eleştirilerden fena şekilde sıkılıyor ve bu yöndeki eleştirileri kendisine ve hükümetine yöneltmeyecek yeni ortaklar arayışına girmiş bulunuyor.
 Ekonomik kalkınma motivasyon ve hedefleri açısından başarılı sonuçlar bile verebilecek bu yeni arayışın, sıra ülkemizde zaten kırılgan olan demokrasiye, yetersiz olan temel hak ve özgürlüklere ve bir türlü tesis edilemeyen adalet/hukuk üzerinde geri döndürülemez yıkıcı etkileri olacağından kimsenin şüphesi olmasın.
Öte yandan, gelişmiş bir demokrasiye, yüksek hak ve özgürlükler standartlarına, hesap verebilirlik ve şeffaflık ilkelerine sahip bir ülkeni ekonomik gelişmesinin de hızlı olduğunu pek çok örneği vardır. Ancak otoriter veya totaliter yöntemlerle yönetilen ülkelerin ekonomilerini şöyle ya da böyle büyütülebilse bile halkına sürdürülebilir bir huzur, adilane paylaşılan bir refah, özgürlükleri halel getirmeyen güvenlik ve herkesin gıpta edeceği bir onur getirdiklerinin örneklerini bulmak oldukça zordur. 

English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_332264_european-union-as-source-of-inconvenience.html