MİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2014 Perşembe

Kullanışlı despotlar

Demokrasi kimin içindir? Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu tam teşekküllü bir demokrasi en çok kimin işine gelir, kimlere yarar? Eğitim ve refah seviyesi açısından tam olarak gelişmemiş bir ülkede farklı toplumsal kesimlerden oluşan ve doğal olarak farklı beklentileri olan gruplardan müteşekkil sürdürülebilir bir demokrasi kurmak ne kadar mümkündür, işlevseldir?
Adil gelir paylaşımının sağlandığı, gelişmişlik ve refah seviyesi yüksek, eğitimli bir toplum kendi hak ve özgürlüklerinin en büyük teminatının başkalarının hukukuna, özgürlük ve haklarına saygı gösterilmesi olduğunu bilir. Oysa bu saygının ve empati duygusunun yeterince olgunlaşmadığı bizim gibi her açıdan sorunlu ve fragmante toplumlarda ise demokrasinin seçim sandığı gibi olmazsa olmaz bazı araçları demokrasi kültüründen nasipsiz bazılarının sınır tanımaz siyasal hırslarının basit ve bayağı araçlarına dönüşebilir. Bunlar, güçler ayrılığına dayalı anayasal sistemi, temel insan hak ve özgürlüklerini esas alan evrensel ilkeleri ve en basit demokratik kuralları bile hükmetme şehvetlerinin önünde birer büyük engel olarak görürler. Seçim sandığını daha fazla güce ve tahakküm imkanına bir erişme aracı olarak gören bazıları için ise demokrasi “hedefe ulaşmak için binilecek ve uygun durakta inilecek olan bir tramvay”dan ibarettir.  
Oysa, hukukun üstünlüğüyle, hukuk önünde eşitlikle, temel insan hak ve özgürlüklerine hassasiyetle, evrensel demokratik kriterlere saygıyla taçlandırılmamış bir seçim sandığı görkemli demokrasi sarayının ancak dış bahçe kapısı mesabesinde bile değildir. Tıpkı görkemli bir sarayın dış bahçe kapısı gibi elbette seçim sandığı da önemlidir. Çünkü o kapıdan geçmeden demokrasi sarayına ulaşmanız da, o sarayda demokrasinin keyfini sürmeniz de mümkün olamaz. Ancak,şayet, o kocaman bahçe içerisindeki o önemli kapıdan geçtikten sonra vardığınızı düşündüğünüz görkemli sarayla aranıza aşılmaz hukuksuzluk duvarları inşa edilmişse, incelikle kamufle edilmiş derin keyfilik çukurları kazılmışsa, her köşesinden malınıza, canınıza, izzetinize saldıran haramiler gizlenmişse ciddi bir sorunla karşı karşıyasınız demektir. Kabul etmelisiniz ki böyle bir durumda seçim sandığı denen o büyük kapıdan demokrasi bahçesine girmiş olsanız da bahçenin ortasında keyfini süreceğiniz görkemli saraya ulaşmanız hoyratça engellenmiştir.
Türkiye son yıllarda işte böyle bir trajik durum yaşıyor. Her yeni gün bu ülkeye seçim sandığını sadece bir güç devşirme aracına dönüştürenlerin hukuk dışı, etik dışı ve demokrasi dışı baskıcı yeni bir hamlesinin sevimsiz sürpriziyle geliyor. Mesela, hak-hukuk tanımadan yargı erkini tarumar ediyorlar, bağımsızlığını ve tarafsızlığını hiçe sayıp yargıyı tamamen denetimleri altına alıyorlar, büyük bir anayasal suç olduğuna bakmaksızın önceden fişledikleri belli olan binlerce kamu görevlisine korkunç bir yargısız infaza tabi tutarak oradan oraya sürüp duruyorlar. Farklı toplumsal kesimleri en korkunç suçlarla itham ediyorlar. İnsanların ve sivil toplum gruplarının onurlarıyla, şerefeleriyle umarsızca oynuyorlar. İnsanları aşağılıyor, ötekileştiriyor, düşmanlaştırıyor ve şeytanlaştırıyorlar. Görülmedik, duyulmadık en galiz nefret söylemlerine tevessül ederek en bariz nefret suçlarını durmaksızın işliyorlar.
Bunlar sadece söylem boyutunda da kalmıyor. Yapıp ettikleriyle Türkiye adım adım açık bir demokratik toplumdan paranoyak, sansürcü ve yasakçı kapalı bir rejime, hak ve özgürlüklerin mumla aranacağı bir açık hava hapishanesine doğru koşar adım yol alıyor. İç ve dış kamuoyundan yükselen çok büyük tepkilere rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan yasakçı, sansürcü, özel hayata müdahaleci İnternet yasası; onayı için yine Cumhurbaşkanı’nın masasında bekleyen ve yargıyı doğrudan yürütmenin bir sopasına dönüştürecek olan HSYK kanunu; ve Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkararak resmen ve fiilen bir Muhaberat Devleti’ne dönüştürecek olan yeni MİT yasa tasarısı bu konudaki kötü gidişatın hızlanarak artacağının, sadece artmakla kalmayıp kurumsallaşacağının da açık delillerini oluşturuyor.
Söylemeye bilmem gerek var mı, demokrasi ve hukuk bütün ülkelerde yaşayan halklar için bir nimet ve gereklilik. Ama acaba aynısını o ülkeyle iş yapan dış güçler ve yabancı ülkeler için de söylemek doğru olabilir mi? Keşke bunu diyebilsek. Ama maalesef diyemiyoruz. Bunu diyemememize sebep olan geçmişte ve halen devam eden pek çok örnek bulunuyor. Mesela, Soğuk Savaş koşullarında İran Şahı Batı’yla ilişkilerini geliştirip, onlar için ülkesini güvenilir bir enerji tedarikçisi ve çok karlı bir pazar olarak tuttuğu müddetçe; ve komünizme karşı bölgesel güvenlikte etkin oluğu oranda içeride kendi halkına karşı istediği kadar hak ve hukuk ihlallerinde bulunabilmiş ve görülmedik zulümlere imza atabilmişti. Doğrusu “kullanışlı despot” modeli için Şah çok iyi bir örnekti. Ama akıbeti hem kendisi hem de içeride ne yapıp ettiğini fazla umursamayan kullanıcıları için hiç de hayırlı ve faydalı olmadı. İran’ın sosyo-politik kimyası tamamen bozuldu ve 1979’da bir zulüm sisteminden bir diğerine savruldu.
Aynısını Mısır’da da görüyoruz. Cemal Abdül Nasır’ın iktidarı ele geçirmesiyle, her ne kadar Bağlantısızlar Grubu üyesi olsa da, fiilen Sovyetlere yanaşan Mısır’da halkın demokrasi, hukuk ve özgürlük ihtiyacı kimsenin umurunda olmamıştı. İsrail’le imzalanan 1979 Camp David anlaşması sonrası giderek Batı’ya yanaşmayı takiben de bir şey değişmemişti. Gerek Enver Sedat, gerekse Hüsnü Mübarek dönemlerinde İsrail’in güvenliğini tehdit etmediği, Batı’nın çıkarlarını gözettiği oranda Sedat ve Mübarek’in Mısır’da kendi halkına ne yaptığı kimsenin pek umurunda olmamıştı. Bu diktatörler bazı güçler için "kullanışlı despotlar" olarak vazifelerini yerine getirdikleri müddetçe Mısır’da halkın demokrasi arzusu, hukuk, özgürlük ve refah beklentisi ikincil, üçüncül meselelere dönüşmüştü. Ne acıdır ki, Muhammed Mursi’nin beceriksizlikler ve demokratik yetersizliklerle dolu bir yıllık tecrübesine asla kabul edilemez bir kanlı askeri darbeyle son veren General Sisi de bugün “kullanışlı despot” modelinin yaşayan bir örneği durumunda.
Suudi Arabistan ve anti-demokratik diğer Arap monarşilerinde ve bölgedeki dikta rejimlerinde sanki durum çok mu farklı? Herbiri birer kullanışlı despot olan Arap kralları ve şeyhlerinin kendi halklarına nasıl muamele ettikleri, onlara refah, demokrasi, hak ve özgürlüklerden ne kadarını layık gördükleri kimin umurunda? Petrol ve doğalgaz akışı sürdüğü, bu kaynaklardan kazanılan yüz milyarlarca dolar Batılı finans sisteminde dolaştığı müddetçe Arap ülkeleri ister krallık, ister şeyhlik adı altında baskıcı tiranlar tarafından yönetilmiş, halklar en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış kimin umurunda?
Öte yandan, İran’a karşı işlev gördüğü müddetçe Saddam Hüseyin’in nasıl da başarılı bir kullanışlı despot olduğunu hatırlamayanımız mı var? Kürtler, Türkmenler ve Şiiler üzerinde tam bir baskı ve zulüm rejimi kuran Saddam’ın uzun süre sadece bölgedeki diğer kullanışlı despotların değil, Batılı demokrasilerin bile sevgilisi olması basit bir tesadüf müydü? Şiilerin, Türkmenlerin ve Kürtlerin çektikleri acılar kimin umurunda oldu? Ya peki bugün! Aynı trajik durum alabildiğine mezhepçi bir diktatörlük haline gelen Nuri el-Maliki rejimi için de geçerli değil mi? Saddam’ın bir nevi Şii versiyonu olan Maliki’nin tüm etnik ve inanç gruplarını dışlayan, baskılayan yönetim tarzı başta Washington tarafından olmak üzere kutsanıp durmuyor mu? Despotluğu kullanışlı olduğu müddetçe Maliki’nin ülke içinde kime ne yaptığı, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi mi yoksa tam teşekküllü bir mezhepçi diktatörlük mü kurduğunu umursayan mı var?
Ya peki Türkiye!.. Geçtiğimiz on yılda Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci ve müzakereleri için demokratikleşerek gerçek bir hukuk devleti olma yolunda çok önemli reformlar yapan Türkiye’nin sürdürülebilir bir demokrasi ve sağlam bir hukuk devletine sahip olması çok mu umursanıyor sizce? Bu güçlerin çıkarlarını gözettiği müddetçe Türkiye’nin kaderi de bir kullanışlı despotun ellerine kolayca teslim edilebilir mi? Ticari ve ekonomik çıkarlarıyla uyumlu kaldığı, Kıbrıs, Suriye, Irak, İsrail ve PKK konularında kendilerini tatmin edecek radikal adımlar atığı oranda müttefiklerimizin, demokratikleşme yolunda çok acılar çekmiş bu ülkede yarım yamalak demokrasimizin ve zaten sıkıntılı olan hukuk devletinin tamamen askıya alınarak bir kullanışlı despotluğun inşa sürecine sessiz kalıp, bu anti-demokratik sürece zımnen destek vermeleri mümkün olabilir mi?  
AB üyesi ülkelerin başkentlerinden olmasa bile AB kurumlarının temsilcilerinden gelen net mesajlar bu konuda şimdilik umutlarımızı korumamızı telkin ediyor. Ya peki dünyaya demokrasi modeli olmakla övünen ABD? İslam ile demokrasi ve laikliği mecz etme gibi eşsiz tecrübesiyle tarihsel ve stratejik bir müttefikinin bütün demokratik değerlerden kopup keyfi bir rejime dönüşmesine razı olabilir mi? Ya da başka ülkelerle geliştirdiği ilişkiler sisteminde çokça örneğini gördüğümüz bir kullanışlı despotluk sisteminin daha kolay yönetilebilir bir ilişki tesisine imkan verdiği düşüncesi baskın gelebilir mi? 
 Çarşamba günü 80 kadar Kongre üyesi ve Amerikalı fikir önderinin Barack Obama yönetimine gönderdiği uyarıcı mektup ve Obama’nın Başbakan Erdoğan’a telefonda ifade ettiği uyarılar bu ülkenin genel gidişattan endişe duyan insanlarına hala umut telkin ediyor. Sürecin bu minval üzere devam edip etmeyeceğini, bu ümitleri koruyarak, hep birlikte bekleyip göreceğiz. 

For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_340009_useful-despots.html

14 Ocak 2014 Salı

Muhaberat devletinden büyük skandal



Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ile yapılan dört telefon görüşmesinin yasadışı dinleme kayıtları Pazartesi gecesi internette servis edildi. Malumunuz Hocaefendi ABD’de yaşıyor. Arayanlar ise Türkiye’den Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanların kurdukları bazı kurumlardan yöneticiler. Konuşmaların içeriğinde en ufak suç unsuru sayılabilecek herhangi bir şey bulunmuyor. Tam tersine bu yasadışı dinleme kayıtlarından biri Hizmet Hareketi’nin hükümet çevreleri tarafından nasıl bir komplonun hedefi haline getirildiğini tüm çıplaklığıyla deşifre etmiş bulunuyor.
Hizmet Hareketi’ne yakın işadamlarının kurduğu Bank Asya’nın nasıl bir hükümet operasyonuyla çökertilmeye çalışıldığını bu bankanın bir üst düzey yetkilisi ile Hocaefendi arasındaki telefon görüşmesi esnasında açıkça görebiliyorsunuz. Zaten görüşmenin sebebi de bu. Türkiye’nin en büyük katılım bankası durumundaki Bank Asya yetkilileri hükümetin batırma komplosuna karşı kendilerince bazı önlemler geliştirmişler ve Hizmet Hareketi’nin manevi öncüsü durumundaki Fethullah Gülen Hocaefendi ile de bu önlemleri istişare ediyorlar.
Konuşulanlarda da ne bir suç, ne de gayri meşru bir şey söz konusu. Tam tersine sıradan bir demokratik hukuk devletinde bile büyük bir suç oluşturacak hükümetin illegal bir girişimine karşı hukuk ve meşruiyet çerçevesinde bir meşru müdafaa söz konusu. Şunu hemen belirmeliyim ki, hak, hukuk, serbest piyasa ekonomisinin ilkeleri gibi evrensel değerleri hiçe sayarak hükümetin bir finans şirketini batırma girişiminden bugün olmazsa yarın, ama mutlaka, hukuk hesap soracaktır.
Türkiye ile yaptığı uluslararası görüşmeleri yasadışı bir şekilde dinlenen Hocaefendi’nin konuşmalarının içeriğinde herhangi bir suç yok ama, ortada dört başı mamur ve tam teşekküllü bir skandal var. Bu skandalın hiçbir delile ya da yargı soruşturmasına dayanmaksızın “paralel devlet” denilerek masum insanları suçlayan, aşağılayan, terör örgütü gibi gösteren ve binlerce kamu görevlisini keyfi bir şekilde tasfiye eden “gerçek paralel devletin” işi olduğundan da kimsenin şüphesi bulunmuyor. Neticede, meşru ve hukuki bir çerçevede hareket eden bir hükümetin sadece zanna dayanarak hukuksuz bir şekilde kitlesel görevden almalar yapması beklenemez. Hukuk çerçevesinde hareket eden bir hükümet bir anayasal suç olan iletişim özgürlüğünü ihlal edemez. Kendi vatandaşlarını yasadışı ve hukuksuz bir şekilde dinleyip, bunları servis edemez. Bu yasadışı dineleme skandalıyla hak, hukuk ve mahremiyet tanımayan “gerçek paralel devlet” tam bir suçüstü durumundayken yakalanmıştır. Daha doğrusu kendi kendisini ele vermiştir.
Yürütmenin, yasama ve yargı erklerini tamamen kontrol altına almaya çabalamasına paralel olarak, devlet yapısının çekirdeğini tıpkı Suriye ve eski Irak’ta olduğu gibi istihbarat (Muhaberat) teşkilatı üzerine oturtmasının sakıncalarından hep bahsediliyordu. Bu yasadışı dinleme “Tek Adam-Tek Parti yönetimi” hülyalarıyla ete kemiğe büründürülmeye çalışılan muhaberat devletinin ne menem bir şey olduğunu da açıkça gözler önüne sermektedir. Bu dinlemelerin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından gerçekleştirildiği ve Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı’ndaki (TİB) tasfiye sonrası servise konulduğuna dair yaygın bir kanaat oluşmuş durumdadır.
Bu durumda sormak lazım: Yasadışı dinlemeler her alanda mikro düzeyde yürüttüğü yönetim anlayışıyla bilinen Sayın Başbakan’ın bilgisi dahilinde mi yapılmış ve servis edilmiştir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın da bu konu hakkında herhangi bir bilgisi var mı? Şayet bilgileri varsa böyle bir şeye neden ihtiyaç duyduklarını kamuoyuna açık yüreklilikle anlatmalıdırlar. Yok eğer herhangi bir bilgileri veya talimatları yoksa bu yasadışı dinlemeleri yaparak anayasal suç işleyen ilgili devlet kurumlarının yetkililerini ve bu yasadışı dinleme kayıtlarını servis edenleri ortaya çıkarmaları, bu skandalın hukuki gereği neyse yapmaları gerekmez mi?
Öte yandan, organize ve koordineli bir şekilde yapıldığı görülen yasadışı dinleme kayıtlarının internette servise konmadan önce belirli çevrelere önceden ulaştırıldığı da anlaşılıyor. Erken baskı yaptığı için pek çok önemli son dakika haberini atlamakla bilinen Akit gazetesinin yasadışı dinleme kayıtlarını sürmanşetten vermiş olması bu şüpheyi güçlendirmektedir. Yasadışı telefon dinlemelerini yaparak, servis ettiğinden şüphelenilen MİT ile Akit gazetesi arasında belli ki çok sağlam bir iletişim ve işbirliği söz konusudur. Oldum olası en aşağılık şahsiyet cellatlığı örneklerine imza atmaklığıyla bilinen Akit gazetesinin MİT’in tetikçiliğine gönüllü olması doğrusu hiç de şaşırtıcı değildir.
Hocaefendi’nin telefon konuşmalarını yasadışı dinleyen ekipler, aslında uzunca bir zamandır Türkiye’de yasadışı dinlemeleri ve hedefe konan isimlerin gizli çekilmiş mahrem görüntüleri de kimlerin yaptığına dair güçlü bir fikir vermektedir. Başbakan Erdoğan ve çevresindekilerin bu konuda doğrudan ya da ima yoluyla sürekli Hizmet Hareketi’ni zan altında bırakacak şekilde yaptığı suçlamaların ve açık iftiraların içinin ne kadar boş olduğu da bu menfur vesileyle görülmüştür. Sahi CHP eski başkanı Sayın Deniz Baykal’la ilgili gizli çekilmiş mahrem görüntüleri seçim meydanlarında bile kullanmaktan çekinmeyen bir çevreden ne beklenebilir ki? Gerek Baykal’ın, gerekse MHP’li vekillerin servis edilen mahrem görüntülerinin faillerinin aradan geçen 3 yıla rağmen hala bulunamamış olması hükümeti zaten zan altında bırakmaktaydı. Hocaefendi’nin yasadışı dinlenen telefon görüşmelerinin servis edilmesi bu zannı şüphe bırakmayacak şekilde güçlendirmiştir. Üstelkik bundan sonra servis edilmesi muhtemel tüm yasadışı ses ve görüntü kayıtlarının da adresi artık tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.
Çıkarılan korumacı yasalarla dokunulmaz bir frekenştayna dönüştürülen MİT üzerinden dizayn edilen Muhaberat Devleti’nin ülkeyi getirdiği durum nereden bakılırsa bakılsın dehşet vericidir. Yaşananlar “acaba toplumun önde gelenlerinden ne kadarı MİT tarafından yasadışı şekilde dinlenmektedir?” sorusunu da akıllara getirmektedir. Belki binlerce masum insan gibi Hocaefendi’nin de telefon konuşmalarını hukuksuz bir şekilde takibe alan MİT’in 34 gencin öldürüldüğü Uludere katliamı, Başbakanlıktaki dinleme cihazları ve benzeri karanlık olaylardaki beceriksizliği de belli ki kasti bir beceriksizlik niteliğindedir. Ya da masum insanları yasadışı takibe o kadar büyük enerji harcıyor olmalı ki MİT, asıl işini yapmaya ne vakti ne de imkanı kalmaktadır.
Peki bu hukuksuzluk karşısında sorumluluk makamında olanlar ne yapmayı düşünüyor? Yetkisi olmadığı halde tüm telefon görüşmelerini yasadışı dinleyen ve aldıkları kayıtlardan hizmet ettikleri siyasi iradenin işine gelenleri manipülatif bir şekilde servis eden çevrelerin bu hukuksuzluğu karşısında Cumhurbaşkanı, Meclis ve ilgili devlet kurumları bir şeyler yapmayı düşünüyor mu? Bu güzel ülkenin keyfiliğin, kural bilmezliğin ve hukuk tanımazlığın yeni norm haline geldiği 5. sınıf bir kabile devleti görüntüsüne bürünmesine sessiz mi kalınacak? Herkesin gözleri önünde yapılanların bir anayasal suç olduğu görmezden mi gelinecek?
En temel hak ve hukuk ilkelerinin yanı sıra açık bir anayasa ihlali olan bu suç karşısında hak ve hukuka saygılı olan hiçbir çevre ve otorite sessiz kalamaz, sessiz kalmaları kabul edilemez. Çünkü Anayasa’nın 20. Maddesi’nde geçen “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz;” Anayasa’nın 22. Maddesi’nde yer alan “Herkes haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır;” ve Anayasa’nın 25. Maddesi’ndeki “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz,” ifadeleri yasadışı dinlemelerin ve bu kayıtların servis edilmesinin açık bir anayasal suç olduğunu ortaya koymaktadır.
Unutulmamalı ki, kimsenin mahreminin güvence altında olmadığı, siyasi emellerle kişi mahremiyetinin en hoyrat bir şekilde ihlal edildiği bir ülke belki hoş olmayan pek çok şekilde tanımlanabilir, ama özgürlükçü bir demokrasi ve hukuk devleti olarak asla tanımlanamaz.