yolsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2014 Pazar

Tehlikeli oyun

Her geçen gün daha da iç bunaltıcı hale gelen böyle bir sürece şahitlik etmek ne büyük bir talihsizlik. Değiştik… artık hoşgörülü, özgürlükçü, demokrat ve kuşatıcı olduk diye yola çıkan bir siyasal kadronun her geçen gün daha da otoriterleşerek, baskıyı, yasağı ve despotluğu başat karakteri haline getirmesini görmek ne büyük bir ızdırap. Uzak olmayan bir geçmişte toplumun her kesimini kucaklamaya gayret ederek ülkenin bütünlüğünün ve milletin birliğinin tutkalı olan bir partinin ve liderinin varacağı yerin, en yakınlarındakileri bile düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı, toplumu bölücü, ülkeyi ayrıştırıcı bir menzil olması ne kadar kahredici.
2011’deki son genel seçimler de dahil olmak üzere, dindarlardan ve dine mesafeli olanlardan, muhafazakarlardan ve sol/sağ liberal demokratlardan, şehirlilerden ve köylülerden, başta Türkler ve Kürtler olmak üzere bütün etnik gruplardan, Sünnilerden ve Alevilerden, Müslümanlardan ve gayr-i Müslimlerden, ülkenin batısından olduğu kadar doğusundan da oy ve destek almayı başarmış bir siyasal partinin bugün vardığı o kışkırtıcı, bölücü, ayrıştırıcı, tepeden bakan ve durmaksızın halkı aşağılayan yere bakıp acınmaz da ne yapılır? Türkiye’nin genelinden ve bütün toplumsal kesimlerden oy ve destek almayı başarmış bir siyasal partinin ve liderinin artık ülkenin bugünü ve geleceği için açık bir tehlike, kıyıcı bir tehdit haline nasıl gelebildiğinin siyaset bilimince nasıl açıklanabildiğini doğrusu çok merak ediyorum. Siyaset felsefesinin, siyaset sosyolojisinin ve siyaset psikolojisinin de bu konuda söyleyeceği çok şeyler olmalı.
Biliyorum, kadim Çin felsefesinin üstüne basa basa durduğu hanedan çevrimlerine (dynastic circles) dair hikayelerde, yaşamakta olduğumuz bu karanlık sürecin anlaşılmasına yardımcı olabilecek pek çok yaşanmış örnek bulmak mümkün. İçinde bulunduğumuz bölgenin, İslam medeniyetinin yaldızlı dönemlerindeki o ışıltıdan kopup yüzyıllar boyu süren bir çöküş ve ilkelliğe sürüklenmesi de eminim ki bu konuda çok şeyler anlatır bize. İbni Haldun’un, Montesquieu’nün, Paul Kennedy’nin eserlerinden de ciddi ipuçları bulabiliriz şu yaşanan tuhaf sürece. Ama emin olun mevcut durumu tam bir izah için bunların hiçbiri yeterli olamayacaktır. Çünkü geçmişte nesiller boyu süren yükseliş, zirveye ulaşma, yozlaşma/kokuşma ve çöküş dönemlerine dair hikayeleri analiz eden sosyo-politik teoriler, bütün bu safhaların nasıl olup da bizim örneğimizde olduğu gibi bir neslin hayatının sadece belirli bir kısmında gerçekleşebildiği konusunda aciz kalacaklardır.
Doymak bilmez kişisel hırslar ve tatmin olmaz siyasi emellerin peşine takılıp, amaca ulaştıran her şeyi mübah gören son derece sakil bir pragmatik anlayış mıdır acaba tüm bu sıkıntıları bu ülkeye yaşatan? Her kesimin saygı duyduğu ortak ilkelerin, ahlaki normların ve etik değerlerin yerine ne pahasına olursa olsun kazanmayı, sadece kazanmayı koyan anlayış mıdır toplumu bölen, dağıtan, bu kadar huzursuz eden? Hedeflerindeki tek adam/tek parti rejimi uğruna hak yerine gücün, hukuk yerine despotluğun, adalet yerine keyfiliğin ikame edilmesi değil midir tüm sorunların sebebi?
Sahi Machiavelli’yi bile mezarından fırlatıp parmak ısırtacak düzeydeki bu ilkesiz/ahlaksız pragmatizmi bu kadro ve lideri hangi ara bu kadar içselleştirebildi? Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet en sıradan ve normal bir şeymişçesine nasıl gündelik hayatlarının doğal ve normal bir parçası haline gelebildi? Tüm ahlak sistemlerinde ve dini anlayışlarda ahlaksızlık, suç, günah ve ayıp sayılan şeyleri yapabilmek için alınan garip fetvalarla İslam dininin nasıl hoyratça lekelendiğinden hiç mi çekinilmedi, hiç mi utanç duyulmadı? Çalarken, rüşvet alırken, yalan söylerken, iftira atarken hiç mi vicdanları sızlamadı?
Heveslerine göre çarpıttıkları İslam dinini istismar ederek bir kılıf bulunca hırsızlıkları, yolsuzlukları, aldıkları rüşvetler ve kamu mallarının suistimali üzerinden elde ettikleri şahsi ve siyasi çıkar ve nüfuz temizlenmiş mi oldu? İnsan merak etmiyor değil, yalanlarına, iftiralarına, hırsızlıklarına ve yolsuzluklarına pervasızca alet ettikleri dini, şimdilik bilmediğimiz daha başka hangi ürkütücü amaçları için meşrulaştırıcı bir araca dönüştürdüler ya da dönüştürecekler? Çoğunluğun sözde menfaati için Müslüman ya da gayri Müslim, dindar ya da seküler azınlığa yönelik girişecekleri hukuk ve ahlak dışı saldırılarında vicdanlarını rahatlatan daha ne türden fetvalar var ellerinde acaba?
Sahi sırf daha fazla oy uğruna toplumu kutuplaştırmak ve toplumsal kesimleri birbirine düşmanlaştırmaktan çekinmeyen bu siyasal ahlakı ne zaman, nereden edindiler? Gezi Parkı olayları sırasında başörtülü bir genç kadına yönelik Kabataş saldırısı üzerinden uydurdukları korkunç yalanlarla muhtemel bir iç savaşı bile göze almaya kendilerini hangi motivasyon teşvik etti? Halkı birbirine düşürmekten hiç mi çekinmediler?  Böyle bir ihtimalin vebali karşısında hiç mi vicdanları sızlamadı? Toplumu germek, kutuplaştırmak ve birbirine düşürmek için daha ne kadar yalan ve iftira uydurmayı, hakaret ve aşağılamalarda bulunmayı planlıyorlar acaba? Artık bu ülkenin başına gelmiş bela olarak görüldüklerinin farkında değiller mi?
Söylesinler de bilelim, dün ak, pür-ü pak dedikleri nasıl bir anda kara, kap kara oldu gözlerinde? Dün büyük saygı duydukları kişiler ve oluşumlar nasıl oldu da en hakire dönüştü nazarlarında? Bu ülkeye, millete ve tüm insanlığa sadece iyilikler taşımaya çalışan bir sivil toplum hareketi nasıl oldu da onlar için bir “paralel devlete”, “çeteye”, “Haşaşiye”, “terör örgütüne”, “casusa”, “haine” dönüşüverdi? Şöyle yakından ve samimiyetle bir bakın bakalım bunlar mı sahiden dönüşen, yoksa bu insafsız suçlamalarda bulunanlar mı? Doymak bilmeyen heves ve hırsları, onların olmayan her şeye karşı duydukları baş edilmez nefretleri, ele geçiremedikleri ya da yok edemedikleri her şeye karşı besledikleri hasetlerinin kendilerini dönüştürdüğü o korkunç canavarı nasıl olur da görmezler?
Hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, aldıkları rüşvetleri, siyasi nüfuz ve çıkar amaçlı olarak kamu malını birilerine nasıl pervasıca peşkeş çektiklerini ortaya çıkaran savcı ve polislerle birlikte, benzer soruşturmalar açabilecek binlercesini görevden aldılar. Böylece yargıyı ve polisi yaptıkları yolsuzluklara karşı fiilen ve cebren iş yapamaz hale getirdiler. Şimdi de yaptıkları yasal değişiklikle yargı mensuplarını tamamen emir kullarına dönüştürüyorlar. Bu yaptıklarıyla 1980’lerdeki darbeci generallerin bile çok gerisine düştüklerinin ne kadar farkındalar bilemiyorum. Siyasal sistemi yozlaştırarak, hukuku ve bağımsız yargıyı ortadan kaldırarak, toplumun değerlerini ve ahlak kurallarını hiçe sayarak ne kadar yol alabileceklerini düşünüyorlar, bunu da tahmin etmek zor. Ama bu çağda ve bu toplumsal gelişmişlik düzeyinde oynadıkları bu tehlikeli oyunla heves ettikleri baskıcı diktatörlüğe ulaşabileceklerini sanıyorlarsa, yanılıyorlar.
Diyelim ki bütün ahlaki ölçüleri, evrensel hukuk normlarını ve demokratik değerleri çiğneyerek hayalini kurdukları o tek adam/tek parti diktatoryasını kurdular. Emin olun, en başta kendileri olmak üzere, bu başarıları kimseyi mutlu etmeyecektir. Öyleyse bir an önce bıraksınlar bu tehlikeli oyunu. Bu kadar kokuşmuşluk ortasında kalmaktansa tüm medeni demokrat ülkelerde olduğu gibi özür dilesinler halktan ve daha fazla rezil olmadan istifa etsinler. Milletin önünden çekilsinler ve ufkunu karartmasınlar!
Öte yandan, tüm bu olup bitenlere, haklarındaki onca iddiaya, şaiyaya ve suçlamalara rağmen kendi rızalarıyla çekilmemeleri halinde, yapıp ettiklerine “dur” demeyecek, diyemeyecek bir toplum, ne yazık ki onlara ve olanlara layıktır. Müstehaklarını da onların ve olanların elinden bulmuştur. Bilemiyorum şu an şayet böyle bir durumdaysak, bize sadece “herkese geçmiş olsun” demek düşer… 

For English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_339615_dangerous-game.html

21 Ocak 2014 Salı

Başbakan Erdoğan’a zor sorular


Başbakan Erdoğan 5 yıllık aradan sonra ilk kez Avrupa Birliği üyelik müzakereleri gündemiyle Brüksel’de bulunuyor. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere yeniden ivme kazandırma amacıyla çok önceden planlanan bu ziyaret yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile başlayan operasyonlar ve yargıdaki anti-demokratik düzenlemelerin gölgesi altında gerçekleşiyor. Oysa vize muafiyeti sürecinin başlaması ve 22. faslın müzakerelere açılması ile hareketlenmeye başlayan Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılması umuluyordu.
Hiç şüpheniz olmasın ki, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin geleceğin konusunda,  son zamanlarda Avrupa’da temel hak ve özgürlüklere bağlılığı, demokrasiye inancı, hukuka saygısı ve AB perspektifine sadakati hakkında kendisiyle ilgili derin şüpheler oluşan Başbakan Erdoğan’ın Avrupalı muhataplarının sorularına vereceği cevapların ikna ediciliği belirleyici olacaktır.
Ben de bu yazıda Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği noktaya dair karamsar bir analiz yapmak yerine Avrupalı dostların da mutlaka Başbakan Erdoğan’ın ağzından cevabını duymalarını isteyebilecekleri bazı sorulara yer vereceğim. Başbakan Erdoğan’ın Brüksel’deki muhataplarının yerinde olsam şu soruları birbiri peşi sıra dile getirir, öfkelenmeden, kızmadan, tehdit ve hakaret etmeden kendisinden bu sorulara makul ve tutarlı cevaplar vermesini beklerdim. Mesela şunları sorardım:
Suriye’deki zulüm ve katliamdan kaçan yüzbinlerce mülteciye kapılarınızı açmanız ve elinizden geldiğince yardım etmeniz takdire şayan. Ancak, uluslararası ambargo altındaki İran’ın yarı-legal parasını aklama ve transfer etme suretiyle bu rejime “can suyu olmanız” yoluyla İran’ın Suriyeli muhaliflere yönelik katliamına verdiği desteğe yardımcı olduğunuzu düşünüyor musunuz? Öte yandan, Suriyeli muhaliflere her türlü desteği sağlama çabanız da takdire şayan. Ancak yaptığınız bu her türden yardımın doğru ellerde, meşru amaçlarla kullanıldığından ne kadar eminsiniz?
AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten bir ülkenin başbakanı olarak, yürütmenin bir unsuru olarak polisin yargı süreçlerinde doğal amiri durumundaki savcıların ve mahkemelerin talimatlarını yerine getirmeyi reddetmesini demokratik rejimlerin olmazsa olmazı hukuk devleti olma ve hukukun üstünlüğü prensibiyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
Yürütmenin başı olarak verdiğiniz hukuk dışı talimatlarınıza uymak yerine, hukukun kendilerine verdiği görevleri yerine getiren polis amirleri ve memurlarını hiçbir gerekçe göstermeden keyfi bir şekilde görevden almayı nasıl açıklıyorsunuz?
Savcılık tarafından rüşvet suçundan hakkında Meclis başkanlığına fezleke gönderilen eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in, yolsuzluk skandalının patlak vermesinden sonra görevde kaldığı 8 gün içerisinde oğlu Barış Güler ve kendisi hakkındaki delilleri toplayan bütün polis amirlerini ve polis memurlarını görevden almasının hukuka uygun olup olmadığı konusunda neler söylemek istersiniz?
Bağımsız mahkeme ve savcıların, yani yargının, talimatını yerine getirmeyi reddeden İstanbul Emniyet Müdürü hakkında HSYK Başkanı sıfatıyla Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın soruşturma izni vermemesini, tam tersine yolsuzluk operasyonu yapan savcılar hakkında soruşturma açılması talimatı vermesini hukuk ve demokrasi çerçevesinde nasıl yorumlarsınız?
Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının başladığı 17 Aralık 2013’ten bu yana, sürekli olarak bu operasyonların bir “paralel yapı”, “devlet içinde otonom yapı”, “çete”, “suç örgütü”, “Haşaşiler” gibi sıfatlarla itham ettiğiniz kişilerce yapıldığı iddiasında bulunuyorsunuz. Bu itham ve suçlamalar havalarda uçuşuyorken onlarca savcıyı, yüzlerce emniyet amirini, binlerce polis memurunu ve gene yüzlerce kamu görevlisini görevden alıyorsunuz. Bu görevden almaları hangi delillere dayanarak ve hangi hukuki gerekçeleri kullanarak yapıyorsunuz?
Yaptıkları yolsuzluklara ve aldıkları rüşvetlere dair ortaya çıkan somut delillere rağmen soruşturmada adı geçen şüphelilerin bile masum olabileceğine işaret eden “masuniyet karinesi”ne haklı olarak vurgu yapıyorsunuz. Ama öte yandan, sadece hukuktan kaynaklanan görevlerini yapmakta olan kamu görevlilerini, sert ve haşin üslubunuzla sürekli dillendirdiğiniz bu kadar vahim itham ve yakıştırmalar eşliğinde görevden almanız hiçbir suçu olmayan bu kişilerin hakkını ihlal anlamına gelmiyor mu?
Sanıklar için gözetilen “masuniyet karinesi” ilkesini sıra tek suçları görevlerini yapmak olan kamu görevlilerine gelince neden görmezden geliyorsunuz? Temelsiz zan, en onur kırıcı itham ve iftiralarınızın eşliğinde görevden aldığınız kamu görevlilerini hiçbir delile dayanmaksızın “paralel yapı” veya “çete”nin elemanları olmakla suçlamış ve yargısız bir infazda bulunmuş olmuyor musunuz? Gerçekten bu temelsiz suçlamaları ve görevden almaları hangi yargı kararına dayandırıyorsunuz? Anayasa’sında demokratik bir hukuk devleti olduğu yazan bir ülkenin başbakanı olarak yargı mensuplarını “militanlıkla suçlamaya dair hukuki dayanağınız nedir?
Kamuda çalışan binlerce kişinin anayasal bir suç olan yasadışı bir şekilde fişlenmesine paralel olarak, yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıların yurtdışı çıkış kayıtları, otel konaklamaları gibi tamamen kişisel ve özel sayılabilecek verilerini meydanlarda açıklıyorsunuz. Haklarında yasal bir soruşturma olmayan bu kişilere dair verileri nereden biliyorsunuz veya kimden alıyorsunuz? Kişisel bilgilerin açıklanmasının hem Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerine, hem de Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası hukuk metinlerine göre suç olduğunu bildiğiniz halde, hukuku ve insanların mahremiyetlerinin korunmasına dair haklarını neden bu kadar açık ve keyfi bir şekilde ihlal ediyorsunuz?
Yapılan ihbarlar üzerine, Suriye’ye yasadışı bir şekilde silah taşıdığı söylenen tırları durdurarak görevi gereği bu tırlarda arama yapmak isteyen savcıların, MİT nezaretinde “insani yardım” taşınıyor argümanıyla ve “devlet sırrı” gerekçesiyle görevlerini yapmalarını tüm kamuoyunun gözleri önünde engellediniz. Şayet söylendiği gibi bu tırlar insani yardım taşıyorlar ise aranmalarına neden engel oldunuz? Bununla da yetinmeyip arama yapmak isteyen savcıyı neden görevden aldınız? Operasyonda yer alan emniyet amirlerini neden tasfiye ettiniz?
Bir süre önce Van’da ilgili savcılık tarafından el-Kaide terör örgütüne yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Bu başarılı operasyonda el-Kaide’nin Türkiye sorumlusu ve Ortadoğu’daki 2 numaralı adamı da ele geçirildi. Sayın Başbakan hükümetiniz el-Kaide terör örgütüne yönelik bu başarılı operasyondan neden rahatsız oldu? Eğer “rahatsız olunmadı” diyorsanız bu başarılı operasyonda görev alan tüm polis amir ve memurları neden sürgün edildi?
En sıradan bir hukuk devleti olmanın bile gereği olan savcıların soruşturmasını kolaylaştırma zorunluluğunu hiçe saymakla kalmayıp, yürütme erki olarak yolsuzluk ve rüşvet iddialarını hukuk çerçevesinde soruşturan adli makamlara her türlü kolaylığı sağlamak yerine, soruşturmayı yürüten savcıların, polis amirlerinin ve memurlarının görev yerlerini neden keyfi bir şekilde sürekli değiştirme ihtiyacı duyuyorsunuz? Kamuoyundan saklanan nelerin ortaya çıkmasından bu kadar endişe ediyorsunuz? Bu endişelerinizi demokrasilerin şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik ilkeleriyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
            Soruşturmayı yöneten savcılarla yetinmeyip İstanbul Adliyesi’nde görev yapan tüm başsavcı vekillerinin görev yerini değiştirmek suretiyle, benzer yolsuzluk, usulsüzlük ve rüşvet dosyaların önüne gelme ihtimali bulunan diğer tüm savcılara da bir nevi gözdağı mı vermek istiyorsunuz?
            Son dönemde kullandığınız argümanlar, farklı grupları sürekli düşmanlaştırarak ötekileştiren hırçın ve sert retoriğiniz, daha önemlisi de icraatlarınız göz önüne alındığında, hak ve özgürlükleri, işleyen demokrasinin kurumlarını, kurallarını ve ilkelerini, hukukun üstünlüğünü esas alan Avrupa Birliği değerleriyle aranızdaki mesafenin çok hızlı bir şekilde açıldığı görülüyor. Sayın Başbakan, Türkiye’nin yönünün hala Batı ve AB üyeliği yönünde olduğunu açık yüreklilikle ve samimiyetle söyleyebilir misiniz? Şayet öyleyse neden tüm söylem ve eylemlerinizde bu tercihin özgürlükçü ve hukuka saygılı doğal tezahürleri yerine sürekli olarak tam tersini, yani keyfiliği, hak ve hukuk tanımazlığı ve baskıcı otoriterliği görüyoruz?
            Bir demokrat için cevabı zor, tam tersine otoriterleşme eğilimindeki bir lider için ise cevabı son derece kolay bu tarz soruları çoğaltmak elbette mümkün. Zaten daha basın ve ifade özgürlüğü konusuna, oldu-bitti yasalarına, kamu kaynaklarının keyfi kullanımına, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üye olma iştihasına ve benzeri konulardaki pek çok soruya sıra gelmedi bile. Neyse ki önemli olan sorular değil. Önemli olan bu sorulara verilecek cevaplardır. Verilen cevapların da gerçek hayattaki ve sahadaki gelişmelerle ne kadar uyum ve tutarlılık içerisinde olduğudur.

12 Ocak 2014 Pazar

Sakın unutmayın! Asıl gündem yolsuzluklar ve hırsızlıklar



Türkiye’de bu işler hep böyle oluyor. Ne zaman aylarca, yıllarca konuşulacak bir skandal patlak verse, hemen daha büyük bir gündemmiş görüntüsü verilen bir konu üzerinden o skandalın üstü örtülmeye, kamuoyunun dikkatleri başka yerlere çekilmeye çalışılıyor. Yolsuzluk, hırsızlık, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet ve komisyonculuk gibi yüz kızartıcı suçlar el çabukluğu marifetiyle unutturulmaya çalışılırken, algı yönetimi için akla hayale gelmedik yöntemlere, izana sığmayan argümanlara ve yalanlara sığınılabiliyor. Şark kurnazlıklarıyla kurgulanan dezenformasyon çabalarının, hedeflenen toplumsal algı deformasyonlarının ve dini ya da dünyevi her türden yalan ve hileye başvurulan karartma girişimlerinin kurbanı olmamak için yapılması gereken ise belli: Derin bir nefes almak ve asıl neyi tartışıyorduk en başından yeniden hatırlamak.
Öyleyse hemen hatırlayalım: Meselenin özü ne AKP hükümeti ile Hizmet Hareketi arasındaki sözümona bir “güç mücadelesi”dir, ne de Hizmet Hareketi sempatizanlarının kamu sektöründeki doğal varlığına atfen propagandası yapılan muhayyel bir “paralel devlet”tir. Bütün çarpıtma ve yönlendirme çabalarına rağmen tartışmalarımız boyunca unutmamamız gereken konu iddia edilen hırsızlıklardır, yolsuzluklardır ve haksız kazanç temini için komisyonculuk suçlamalarıdır. Dahası, normal bir demokratik hukuk devletinde hükümetleri anında istifaya zorlayacak vahim iddialara yönelik soruşturmaları, Türkiye sanki ilkel bir kabile devletiymiş gibi, akıl almaz hoyratlıktaki yöntemlerle engelleme ve karartma girişimleridir. Sırf güçlü kanıtları ortalığa saçılan yolsuzlukların üzerini örtmek için, tek suçları kamu yararını korumak amacıyla hukuk çerçevesinde görevini yapmak olan binlerce polisin ve konuyla hiç ilgisi bulunmayan yüzlerce kamu görevlisinin hükümetin görülmedik yargısız infazıyla tasfiye edilmesidir. Konu, on binlerce kamu görevlisinin ve vatandaşların fişlenmesi, McCarthyism’i aratmayan bir cadı avcılığıyla insanların görevlerinden alınmaları, masum insanların insafsız ve ahlaksız şahsiyet cellatlığına maruz bırakılmalarıdır.
Aslında tüm bunların üzerindeki asıl konu, demokratik meşru yollardan iktidara gelmiş olmasına rağmen bir hükümetin ceberut devletin tüm imkanlarını kullanarak bir “tek adam – tek parti yönetimi” kurma girişimidir. Konu yürütmenin, yani hükümetin, diğer erkleri tamamen hiçe sayarak tüm gücü gasp etme ve erkler ayrılığını yok etme cüretidir. İsterseniz adını da yerli yerince koyalım: Yaşadığımız bu süreç güçler ayrılığı ve kontrol-denge ilkelerini ortadan kaldırmaya çalışan yürütmenin yargıya yönelik tam teşekküllü bir darbe girişimidir.
Her türlü gayri meşru yolu deneyerek yargının işleyişine müdahale etmekle kalmayan yürütmenin, tasfiyeler ve yeni atamalar yoluyla devletin işleyen mekanizmalarını devre dışı bırakma teşebbüsüdür.  Yani asıl tartışmamız gereken konu, hükümetin Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasının üstünü örtme telaşıyla yargının taleplerine karşı gelmesidir ve elindeki tüm imkanları seferber ederek bir sivil darbe gerçekleştirme çabasıdır. Hükümetin, inşasına giriştiği sivil darbe yapısının kalıcılığını temin için, 2010 referandumunda yüzde 58’lik oy desteğiyle reforme edilen yüksek yargıda ve HSYK’da anti-demokratik değişiklikler yapmak suretiyle yargıyı tamamen yürütmenin kontrolüne alma gayretidir.
Sınır ve kural tanımaz mevcut gücünün verdiği sarhoşlukla ve daha fazla güç/iktidara ulaşma arzusuyla hükümet demokrasinin, demokratik kurumların ve hukuk devletinin canına ot tıkarken, kamuoyunun dikkatleri tam da amaçlandığı gibi başka yönlere odaklanırsa, yarın iş işten geçmiş ve çok geç kalmış olunur. Öte yandan, AKP hükümetinin hak, hukuk, ahlak ve insaf kaidelerini ayaklar altına alarak yalanlar ve sahtekarlıklarla yürüttüğü kara propagandanın toplumu esir alması halinde, bunun sonuçlarının bu ülkenin sadece bugününü etkileyeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bugünkü muvakkat toplumsal körlüğün sonuçları maalesef bu ülkenin bugününü olduğu kadar geleceğini, bugünkü nesli olduğu kadar çocuklarımızı ve torunlarımızı da etkileyeceğini asla unutmamak gerekir. Çünkü, ele geçirdiği güçlü medyatik imkanlarla kara propaganda yöntemlerini pervasızca kullanan hükümetin sürdürdüğü bu kritik algı savaşını kazanması sonrasında kurulacak olan Türkiye’nin hak ve özgürlüklere duyarlı demokratik bir hukuk devleti olmayacağının tüm delilleri şimdiden belirmiştir. Şu son süreçte hükümetin gayri meşru bir çerçevede yapıp ettikleri, gelecekte muhtemelen yapıp edeceklerinin de birer habercisi ve kanıtı niteliğindedir.
Sadece “masuniyet karinesi” ilkesi çerçevesinde olup bitenlere bakmak bile ne demek istediğimizi fazlasıyla anlatmaya yetecektir. Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasında adı geçen zanlıların kişilik haklarının korunması amacıyla herkes, haklı olarak, “masuniyet karinesi” ilkesine sığınırken, aynı ilke hiçbir suçun zanlısı olmayan milyonlarca insanla ilgili olarak nedense bir türlü akla getirilmiyor. Ortada hiçbir delil, bulgu, soruşturma sonuçları ya da yargı kararı olmaksızın milyonlarca insan, sırf belirli bir sosyal harekete yakınlıklarından dolayı bizzat başbakan ve diğer bakanlar tarafından durmaksızın ne idüğü belirsiz bir “paralel devlet”in unsurları olmakla itham edilebiliyor. Milyonlarca takipçisi olan ve daha çok eğitim ve hayır işleriyle bilinen bir sivil toplum hareketi adeta bir terör ya da organize suç örgütüymüş gibi insafsızca yaftalanıyor ve bugüne kadar hiçbir suça karışmamış bu insanlarla ilgili “çete”, “provokatör”, “hain”, “uluslararası komploların taşeronu”, “yabancı güçlerin işbirlikçisi” gibi akıl ve vicdanların kabul etmeyeceği onlarca çirkin sıfat kullanılabiliyor.
Peki onlarca güçlü delilin eşliğinde yolsuzluk ve rüşvetle suçlananlar için üzerinde titizlikle durulan masuniyet karinesi neden bu masum insanlar için akıllara bir türlü gelmiyor? Aynı ilke, doğrudan meydan meydan, kanal kanal dolaşan başbakanın ağzından tüm bu “paralel devlet”, “devlet içinde çete”, “in”, “suç örgütü” ve benzeri çirkin suçlamalar havalarda uçuşturulurken, bütün ülke geneline yayılan haksız ve yargısız görevden almalar esnasında neden uygulanmıyor? Bu kadar vahim iftiralar dolaşıma sokulurken, hangi delile dayanılarak yüzlerce emniyet müdürünün, polisin ve diğer kamu görevlilerinin peşinen bu türden yapıların parçası oldukları sonucuna varılıyor ve bu sonuç üzerinden görevden alınıyorlar?
Sırf hükümete yakın isimlerin yolsuzluklarını örtmek, soruşturmayı engellemek ve delilleri karartmak maksadıyla masum binlerce insan neye dayanılarak akıl almaz suçlamaların hedefi haline getiriliyor? Eşi görülmedik bir kıyıma maruz bırakılıyorlar? Yoksa masuniyet karinesi ilkesi sadece vahim delilleri ortalığa saçılan hükümet çevresinden muhtemel şüpheliler için mi geçerli? Tek suçu sadece hukuk çerçevesinde görevini yapmak olan ya da bu olaylarla hiçbir ilgisi bulunmayan binlerce, milyonlarca insan hangi kanıta dayanılarak adeta suçlularmış gibi bir kara propagandanın hedefi yapılıyor?
Özetle mevzumuz hayali “paralel devlet” ve benzeri temelsiz argümanlarla toplumsal algı yönetimini, daha doğrusu algının saptırılmasını hedefleyen kara propaganda amaçlı tartışmalar değil. Mevzumuz yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve giderek mafyatik bir tarz alan mevcut yönetimin hukuk ve evrensel demokratik normları hiçe sayarak devleti tamamen bir tek adam-tek parti aygıtına dönüştürme girişimidir. 

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_336431_dont-forget-the-real-agenda-is-corruption-theft.html



19 Aralık 2013 Perşembe

Bu bir hırsız-polis olayıdır!


Önce müsaadenizle birbiriyle ilintisiz gibi görünen iki haberi paylaşayım:
Birincisi Habertürk gazetesinin dünkü manşetinde yer alıyor: İstanbul Esenler Otogarı’ndaki metro istasyonunda özel güvenlik görevlisi olarak çalışan 22 yaşındaki Sinan Y., 4 kişiyi kendisine ait indirimli kartı ile turnikeden geçirince mahkemelik oldu. İstanbul Ulaşım A.Ş.’nin 4.9 lira zarara neden olduğu tespit edilen Sinan Y.’den şikâyetçi olması üzerine Y. hakkında 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianameye göre, Sinan Y.’nin başka ilden İstanbul’a gelen ve nereden jeton alacağını bilemeyen bazı kişilere kendisine ait indirimli kart ile geçiş yaptırdığı iddia edildi. Bunun üzerine araştırma yapan İstanbul Ulaşım A.Ş., güvenlik görevlisi Sinan Y.’nin bu şekilde 3’er lira karşılığı 4 vatandaşı kendi kartı ile turnikeden geçirdiğini tespit etti. Bu usulsüz geçişlerle şirketin tam 4 lira 90 kuruş zarara uğradığını ileri süren İstanbul Ulaşım A.Ş. avukatları, Sinan Y. hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Soruşturma kapsamında ifadesi alınan Sinan Y., suçlamaları reddetti. Bunu yardım amaçlı yaptığını, benzer olayların İETT otobüslerinde de sık sık yaşandığını belirten Sinan Y., “Herhangi bir çıkarım ve menfaatim yoktur. Resmi kıyafetli çalışan bir görevli olarak bu şekilde para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” dedi. Ancak soruşturmayı tamamlayan savcılık Sinan Y. hakkında TCK’nın 155/2. maddesi uyarınca “güveni kötüye kullanmak” suçundan 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırladı. Sinan Y.’nin yargılanmasına önümüzdeki günlerde İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlanacak.
İkinci haber ise ajanslardan: Tokyo Valisi Naoki Inose, bir hastane şirketinden para aldığının ortaya çıkması üzerine Perşembe günü görevinden istifa etti. Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği hakkını kazanmasında önemli katkısı olan valinin bir hastane yöneticisinden yarım milyon dolara yakın para aldığı iddia edildi. Japon hükümeti, skandalın “Yaz Oyunları” hazırlıklarını etkileyebileceği gerekçesiyle Vali Inose’a görevinden ayrılması yönünde son günlerde baskı yapıyordu.
Televizyonda canlı yayınlanan bir basın toplantısında, “Olimpiyat ve Engelli Olimpiyatları için hazırlıklar ve hükümet çalışmalarını daha fazla geciktirmemeliyim,” şeklinde konuşan Inose, yaşananlar için özür diledi. Olanları açıklamaya çalıştığını ama hastane yöneticileriyle olan bağı ve parayı alma nedeni hakkında kamuoyundaki şüpheleri gideremediğini itiraf eden eski vali, “Kendim için en iyi çözümün görevimden ayrılmak olduğuna karar verdim,” ifadelerini kullandı. Kasım 2012’de Tokushukai Şirketi’nden aldığı paranın kişisel bir borç olduğunu savunan Naoki Inose, bu borcu geri ödediğini ve hastane zinciri sahibinin karşılığında hiçbir menfaat sağlamadığını iddia etti. Vali asıl mesleği olan yazarlığa dönerken, Tokyo Meclisi olayı soruşturmak için bir komite kurdu.
Her ne kadar 7 yıl hapis istemi fazla gibi gözükse de kamu malının her kuruşu kutsal olduğu için 4,9 TL’lik suiistimal yapıldığı iddiasıyla 22 yaşındaki genç bir görevlinin yargılanmasında sanırım bir sorun görmemeliyiz. Umarım bu genç arkadaşın “para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” sözleri doğru çıkar. Hak etmediği herhangi bir ceza almadan bu iş kapanır.
Tokyo Valisi’nin istifasını ise hak, hukuk, ahlak, tutarlılık, haysiyet ve kamu yönetiminin olmazsa olmazlarından şeffaflık ile halkın güvenini kaybetmemenin son derece önemli olduğu gelişmiş bir ülkede, kişisel çıkar görüntüsü veren bir durum karşısında yapılması gereken bir hareket olarak görüyoruz.
Bulunduğu küçük bir konumu kamuya 4,9 TL zarar verecek şekilde suiistimal ettiği iddiasıyla genç bir görevlinin 7 yıla kadar hapis cezasıyla yargılandığı Türkiye’de, hiç tartışmasız Tokyo Valisi’nden daha önemli konumlarda bulunan bakanlar ve kamu görevlileri ile ilgili maalesef aynı tavır alınamıyor. O genç görevlinin başına gelenler uluslararası bağlantıları da olan büyük meblağlı yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve kara para aklama gibi skandallara adı karışan bazı hükümet üyelerinin ve üst düzey kamu görevlilerinin başına nedense gelmiyor.
Mesela, İran’la allengirli finansal işlerin odağına yerleştirilen bir Türk kamu bankasının Genel Müdürü’nün evinde ayakkabı kutuları içinde 4,5 milyon doların bulunması, herhalde 22 yaşındaki gencecik görevliye atfedilen 4,9 TL’lik zarar iddiasından daha önemsiz değildir. Ama gelin görün ki, başta bizzat Başbakan olmak üzere ne hükümet yetkililerinin açıklamalarında, ne de hükümete yakın medya organlarında böyle bir hassasiyet göremiyoruz. Birileri de çıkıp, “söz konusu kamu bankasının yürüttüğü tartışmalı uluslararası para transferleri bir yana, bu banka üzerinden yapılan ve bir miktarı Genel Müdür’ün evinde bulunan milyonlarca dolarlık yolsuzluk da neyin nesi?” demiyor, diyemiyor.
İllegal bazı işlerin önünü açmak üzere bazı kamu görevlilerini tasfiye etmek karşılığında alınacak kallavi rüşvet konusunda, polisin hukuki çerçevedeki takibine takılan bir bakan ve oğlu arasındaki görüşmeler nedense hükümet cenahında ve hükümete iliştirilmiş medyada yok hükmünde sayılıyor. Diğer iki bakanın yine çocukları üzerinden on milyonlarca dolarlık rüşvet aldıklarının sayfa sayfa belgeleri yayınlanmasına rağmen hükümet çevrelerinde ve yandaşı medyada son derece temelsiz, sakil ve yüksek perdeden hamasi argümanlar dile getiriliyor.
Evet doğru, skandala konu olan meblağ çok büyük. Haklısınız, uluslararası uzantıları olan bu skandal kapsadığı aktör ve faktörleri bakımından çok sofistike. Ama şayet basite indirgemek gerekirse tüm benzer hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve benzeri gayri hukuki ve gayri meşru hikayelerde olduğu gibi bu skandal da özünde bir hırsız-polis hikayesi. Durum bu kadar yalınken hırsızlıkla suçlananların ve bu hırsızları savunanların sesinin bütün sesleri bastırmayı amaçlayacak kadar yüksek çıkması size de şaşırtıcı gelmiyor mu?
Aktörleri oldukları rüşvet ve yolsuzluğa dair belgeleri ortalığa saçılan etkili konumdaki isimlerin ve bu isimlere hamilik ya da yardakçılık yapanların tarihe nasıl geçeceklerine dair sanırım herhangi bir kaygıları bulunmuyor. Aldıkları pozisyondan utanç duymalarından vaz geçtim, hırsız-polis denkleminde “hırsızlar”dan yana tavır alıyor gibi bir görüntü vermekte hiç mi sorun görmüyorlar?
Görmüyor olmalılar ki, bir de üste çıkıp “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hesabı hırsızların peşine düşen emniyet yetkilerini görevden alıp, bu soruşturmaları yürüten savcıları iş yapamaz hale getirmeye çabalıyorlar. Bu ülkedeki bazı çevrelerden Tokyo Valisi’nin geç de olsa sergilediği kadar olsun bir izzet ve onuru görmek neden bu kadar zor? 4,9 TL’nin bile hesabının sorulmasından hepimizin mutlu olması gerekirken, bulundukları etkin konumları on milyonlarca dolarlık haksız kazanç ve rüşvetler için istismar eden bakanları ve bürokratları görmezden gelmeyi sahi nasıl beceriyorsunuz ve bunları nasıl içinize sindiriyorsunuz?

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_334457_cops-vs-robbers.html

10 Aralık 2013 Salı

Asıl konuşmamız gereken konu şeffaflık ve denetim

Tüm vergi dairelerinin duvarlarında büyük harflerle yazılıdır: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır”.  Hatta bu slogan zaman zaman vergi daireleri dışına taşarak reklam ve toplumu bilinçlendirme kampanyalarında da kendisine yer bulabiliyor. Elbette ki meşru dairede kazanılmış ve bir vatandaşlık vazifesinin ifası olarak vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Bunun aksini kim iddia edebilir? Ya peki halkın vergilerinden elde edilen kamu bütçesinin yerli yerinde kullanılması, gereğince harcanması vazifesi de kutsal bir vazife değil midir?
Demokratik hukuk devletlerinde vatandaşlar veya işletmeler mükellef kılındıkları vergilerini ödemediklerinde olacaklar bellidir. Vergi kaçıranların yakalarını eninde sonunda maliye müfettişlerine kaptırmamalarının imkanı yoktur. İyi işleyen bir denetim mekanizması sayesinde en mahir vergi kaçakçıları bile yakalarını ele vermekten kurtulamaz. Buna rağmen kayıt dışı ekonominin Türkiye’de bugün hala yüzde 38 civarında seyretmesi aslında kamu otoritesi durumundaki mercilerin görevlerini gereğince yerine getirmediklerinin bir göstergesidir. Oysa herkes biliyor ki, devleti yönetenler istedikleri takdirde istedikleri sektörde vergi kaçaklarına sıfır tolerans göstererek vergileri kuruşu kuruşuna tahsil edebiliyorlar.
Ancak tıpkı bizim ülkemizde olduğu gibi demokratik kemale ve tam teşekküllü hukuk devleti olma vasfına  henüz erişememiş ülkelerde vergilendirme ve vergi denetimi yer yer bir imtiyaz, yer yer ise bir cezalandırma metodu olarak kullanılabiliyor. Böyle ülkelerde onlarca yıl imtiyazlı bir statü verilerek denetlenmeyen veya vergi usulsüzlükleri sürekli tolere edilen kocaman şirketlerin bitirilmesinde siyasallaşmış denetim ve vergilendirme bir cezalandırma aracına dönüştürülebiliyor. Hatta hedefe konan bir şirkette suç teşkil edebilecek bir vergi kaçağı yoksa bile maniple edilen vergi denetimi sayesinde o şirkete kısa sürede diz çöktürülebiliyor. Sözkonusu şirkete diz çöktürülemese bile haksız suç isnatları ile en azından şöhreti kolayca zedelenebiliyor. Özellikle son dönemde vergi denetiminde tamamen siyasi iktidarın isteği doğrultusunda sergilenen seçmeci tavır bu işin ne kadar siyasallaştığının bir somut kanıtını oluşturuyor.
Öte yandan, malum olduğu üzere vergi mükellefliğinin tabana yayılması ile demokrasinin konsolidasyonu arasında doğrusal bir korelasyon bulunuyor. Vergisini vererek kamu hizmetlerini finanse eden vatandaşlar devlet ya da kamu kurumlarından aldıkları hizmetlerin kamu otoritesinin kendilerine bir lütfu olmadığını, tam tersine bu hizmetlerin kamu yöneticilerinin vatandaşlarına karşı vazifesi olduğunun bilinciyle hareket ediyor. Kendisine demokrasi ve hukuk devleti diyebilen ülkelerde bu vazifenin yerli yerince gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini denetlemek de vergisini ödeyen vatandaşların en doğal hakkını oluşturuyor. Vatandaşlar bu doğal ve demokratik hakkını yine devlet içerisinde oluşturdukları Sayıştay gibi denetim kurumları aracılığıyla kullanıyor.
Kamu bütçesinin doğru kullanılıp kullanılmadığını denetlemekle görevlendirilen denetim kurumlarının neredeyse tamamen işlevsiz hale getirilmesi ise vergiler yoluyla devlete verdiği paranın kim tarafından, nerede ve hangi amaçla kullanıldığına dair vatandaşların denetleme hakkının elinden alınması anlamına geliyor. Şeffaflık, denetlenebilirlik ve halka hesap verebilirlik ilkelerinin temelden ihlali anlamına gelecek böyle bir durumun  demokrasilerde yeri bulunmuyor. Oysa bugün Türkiye’de kamu harcamalarının malî denetiminde ciddi aksaklıklar var. Vatandaşların ödediği vergilerden oluşan kamu bütçesinin usulüne uygun kullanılıp kullanılmadığını gösteren raporları hazırlamakla sorumlu Sayıştay son iki yıldır neredeyse tamamen iş yapamaz hale getirilmiş durumda.
151 yıllık köklü bir kuruluş olan Sayıştay, ne hikmetse tarihi boyunca ilk kez, demokrasi kavramını dilinden düşürmeyen AKP hükümeti döneminde işlevsiz hale getirilmiş bulunuyor. Oysa Anayasa’nın 160. Maddesi, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını, mahallî idarelerin de hesap ve işlemlerini inceleme vazifesini Meclis adına Sayıştay’a tevdi etmiştir. Salı günü Zaman gazetesinden Turhan Bozkurt’un da ifade ettiği gibi, Sayıştay’ın vazifesini icra ederken yürütme organından talimat alması veya onun düzenleyici işlemleri ile sınırlandırılması uluslararası denetim standartlarına temelden aykırıdır. Buna rağmen, hükümetin sürekli olarak Sayıştay’ın etkinliğini azaltacak girişimlerine şahit oluyoruz. Dahası kendisi demokratik denetimden azade hareket eden hükümetin devlet gücünü kullanarak tüm toplumu denetim altına alma çabasını görüyoruz.
2012’de çıkarılan 6353 sayılı kanunun bazı hükümleri Sayıştay’ı denetleyeceği kurumlardan izin almak gibi çelişkili bir durumla karşı karşıya getirmişti. Ne iyi ki, bu yanlış hesap Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Mahkemeye göre, yasama erki olan Meclis’in yürütme erkine bağlı kurumları bütçelendirme ve bu bütçeyi denetleme hak ve sorumluluğu büyük ölçüde Sayıştay denetimi ve bu denetim sonrasında Meclis’e sunulan raporlar üzerinden gerçekleşiyordu. Dolayısıyla Sayıştay’ın faaliyetleri ve denetim raporları yürütmenin halka ve yasama organına hesap verme sorumluluğunun en önemli araçlarındandı. Anayasa Mahkemesi’nin frenleyici kararına rağmen hükümet elbette boş durmadı ve adım adım devlet kurumlarını Sayıştay denetiminden çıkarmakta epey yol aldı.
Askerî harcamalarla başlayıp Başbakanlık, MİT ve bakanlıklarla kapsamı hükümet tarafından iyice genişletilen ‘teftiş/denetim dokunulmazlığı’na yönelik bugün her kesimden haklı itirazlar yükseliyor. Buna rağmen AKP hükümeti, yolu ve yörüngesi demokrasiden sapan her hükümetin yapageldiği gibi, ‘gizlilik’ ve ‘devlet sırrı’ gibi esrarengiz kavramların arkasına sığınarak halkın ödediği vergilerin nasıl ve ne amaçla harcandığını gözlerden kaçırmaya çalışıyor.
Oysa kamu idaresi her şeyden daha fazla vatandaşların alın terinden alınan vergilerle oluşan kamu bütçesinin nasıl kullanıldığıyla ilgili bir konudur. Bir hükümetin tüm diğer alanlardaki demokrasi, özgürlükler ve hukuk karnesi çok olumlu olsa dahi sadece ve sadece kamu bütçesinin nasıl kullanıldığına dair Meclis’e ve halka hesap vermekten kaçıyor olması demokratlığını ve hukukun üstünlüğü ilkesine sadakatini tartışmalı hale getirir. Tıpkı Sayıştay’ı ve kamu denetimi mekanizmalarını devre dışı bırakan AKP hükümetinin demokratlığını ve hukuk devleti prensibine bağlılığını tartışmalı hale getirdiği gibi.  
            Salı günü itibariyle Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmeye başlanan 2014 bütçesi, tıpkı geçen yıl olduğu gibi, bir önceki yılın bütçesinin nasıl kullanıldığına dair elde somut veriler olmadan yapılacak. Oysa, başta petrol ürünleri olmak üzere bazı alanlarda yüzde 70’lere varan vergilendirmelere maruz kalan vatandaşların, ödedikleri her kuruşun nerede, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığını bilmeye hakkı vardır. Vergisini düzenli ödeyen vatandaşları bu en doğal, en temel ve en demokratik haklarından mahrum bırakanlara, velev ki dünyanın en namuslu insanları olsunlar, gırtlaklarına kadar yolsuzluklara ve usulsüzlüklere batmış “potansiyel hırsızlar” gözüyle bakılması ise kaçınılmazdır.
Kamu bütçesini ödedikleri vergilerle oluşturan halkın, kamu harcamalarında şeffaflık ve demokratik denetim beklemesi en tabii hakkı olduğu gibi, sözkonusu bu denetim kamu yöneticilerini haklı/haksız istifhamlardan koruyacak güçlü bir kalkan niteliğindedir de. Doğrusunu isterseniz AKP hükümetinin, türlü istifhamlardan kendilerini kurtaracak bu koruyucu kalkanı kullanmakta neden bu kadar isteksiz olduğu anlaşılır gibi değildir.

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333661_main-priority-should-be-transparency-and-auditing.html