rüşvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüşvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2014 Perşembe

‘Paralel devlet’ ve ‘milli irade hırsızları’


Son dönemdeki gelişmelerle “ileri demokrasi” palavrası da, “güçlü ekonomi” masalı da maalesef öldü. Ama “paralel devlet” ile “milli irade hırsızları” dimdik ayakta. Sakin olun! Hemen telaş etmeyin! Önce “paralel devlet” ve “milli irade hırsızlığı” argümanlarının mucitleriyle aynı şeyi mi söylüyorum azıcık sabır gösterin ve yazacaklarımı bir okuyun…
Bir örgütlenme modeli olarak devletleri suç, çıkar ve terör örgütlerinden ayıran şey meşruiyetidir. Demokrasi ile yönetilen rejimlerde devlete meşruiyet kazandıran ilk şey, devlet kurumlarını yöneten iradenin halkın iradesinin tecellisi niteliğinde olmasıdır. İkincisi ise halk tarafından göreve getirilen bu iradenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuk çerçevesinde olması ve adalet ilkesinden asla sapmayacak şekilde hukuka dayanmasıdır. Şimdi son dönemde yaşadığımız olayların analizini bu zaviyeden şöyle bir yapalım.
Herkesin bildiği gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının patlak verdiği 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana, “en iyi savunma saldırıdır” mantığıyla hareket ediyor. Bugüne kadar adı hiçbir suça ya da gayri meşru eyleme bulaşmamış Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş masum insanları, yolsuzluk soruşturmalarının arkasındaki güç olarak algılıyor ve devlet içinde ayrı bir devlet niteliğinde hareket eden bir “paralel devlet” olmakla itham ediyor.
Ne enteresandır ki, milyonlarca insanı rencide edecek şekilde “paralel devlet” iftirasının gündeme getirilmesinin üzerinden neredeyse 1,5 ay geçmesine rağmen, ortaya ne somut bir delil konabilmiş, ne de bu iddialar hakkında herhangi bir soruşturma açılabilmiş değil. Buna rağmen, Başbakan Erdoğan başta olmak üzere hükümet üyeleri katıldıkları her TV programında, verdikleri her demeçte ve her mitingde durmaksızın ve giderek dozu yükselterek “paralel devlet” iftirasını dillendirmeye devam ediyorlar. Üstelik sadece bu insafsız, temelsiz, kof ve hoyrat iftirayla da yetinmiyorlar. Eğitim merkezli insani faaliyetleri 160 ülkeye ulaşmış bir büyük sivil toplum hareketinin gönüllülerine “çete”, “suç örgütü” olmak iftirasını atıyorlar. Bununla da tatmin olmuyor olmalılar ki, insanlık tarihinin belki de en insancıl ve en barışçıl sivil toplum gönüllülerini olabilecek en aşağılık suçlamayla, yani “Haşhaşi” olmakla itham ediyolar. Bu itham ve iftiraların elbette ki kısa ve uzun vadeli sonuçları olacaktır. Ümit ediyorum ki, özellikle ilk seçim sandığına yansıyacak bu muhtemel sonuçlardan gırtlağına kadar yolsuzluk ve hırsızlığa bulaştıkları iddia edilen iktidar çevreleri pek memnun kalmayacaklardır.
Yukarıda da belirttiğim gibi devleti devlet yapan dayandığı demokratik meşruiyet ve eylemlerinin cari hukuka bağlılığıdır. Hükümet üyelerinin de adının karıştığı yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlükleri araştıran savcılar ve savcıların hukuk çerçevesindeki emirleriyle hareket eden polis yetkililerinin hukuk dışı hareket ettiğine dair bugüne kadar ortaya konulmuş herhangi bir somut delil bulunmuyor. İşte tam da hukukun; ve demokratik hukuk devleti olarak tanımlanan rejimlere ruh veren şeffaflık, hesap verebilirlik ve kanun önünde eşitlik ilkelerinin gereğini yapan bu kamu görevlileri Başbakan Erdoğan ve ekürisi tarafından pervasızca “paralel devlet” olmakla itham ediliyorlar. Oysa görevlerini icra ederken hukuk ve demokrasinin gereğini yerine getirenlerin hukuk dışı ya da keyfi herhangi bir eylemi söz konusu değilken, son 1,5 aydır hükümetin pek çok eylem ve tasarrufunun keyfi, hukuk dışı ve gayri meşru olduğuna dair tonlarca delil ve emare bulunuyor.
Şimdi birinci soru şu: Hukuk çerçevesinde hareket eden, sadece ve sadece hukukun kendilerine verdiği sorumluluğu yerine getiren, bu sorumluluğu yerine getirirken de yetki ve gücünü yine hukuktan alan savcı, hakim ve polis amirlerinin “paralel devlet” olduğunu kim, nasıl iddia edebilir?
İkinci ve daha vahim soru ise şu: Her ne kadar halktan aldıkları oyla iktidara gelmiş olsalar da bir siyasal kadro, şayet siyasal rejime demokratik hukuk devleti karakterini kazandıran güçler ayrılığı ilkesini hiçe sayıp meşru demokratik sistemin kontrol ve denge mekanizmalarını işlemez hale getiriyorsa; hiçbir kural, kanun, norm, ahlak ve teamül tanımaksızın alabildiğine keyfi hareket ediyorsa; “paralel devlet”, “çete”, “Haşaşi”, “in” ve benzeri iftiralarla dolu suçlamalar eşliğinde masuniyet ilkesini hiçe sayıp binlerce polis yetkilisi ve memurunu, yüzlerce yargı mensubunu görülmedik bir yargısız infaza tabi tutarak yerinden ediyorsa; ancak Ortaçağ’ın hukuksuz derebeylikleriyle mukayese edilebilecek kaba kuvvete başvurarak ve hukuka aykırı hoyrat yöntemler kullanarak yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık soruşturmalarının üstünü örtüp, delilleri karartma yoluna gidiyorsa “paralel devlet” olarak anılmayı asıl bu siyasal kadro hak etmez mi?
 Meşru demokratik devleti devlet yapan şayet hukuk ve demokratik kurallarsa, bu devletin kurumlarını kullanma kılavuzu ve hatta ruhu niteliğindeki hukukunun gereğine göre hareket edenler midir “paralel devlet”,  yoksa yöneten ya da yönetilen ayırt etmeksizin herkesi bağlaması gereken bu cari hukuk dışında “fetvalarla”, dinen de hukuken de tartışmalı “dini cevazlarla” mevcut hukuk düzeninin dışında ve belki de  hukuk düzeninin aleyhine olacak şekilde keyfi hareket edenler midir “paralel devlet” ithamını hak edenler? Bu hayati sorunun cevabı bana göre çok açık. Ama sizin vereceğiniz cevap tamamen sizin vicdanlarınıza kalmış!
Bir de tabi kendi adıyla birlikte bazı yakınlarının, başında bulunduğu hükümetin bazı üyelerinin ve kendisine yakın bazı bürokratların adları yolsuzluk, usulsüzlük, kayırmacılık, rüşvetle anılan, yani özetle kendisi ve çevresindekiler bir nevi hırsızlıkla suçlanan Başbakan Erdoğan, yolsuzluk soruşturmalarını hükümetine karşı girişilmiş bir darbe olarak nitelendiriyor. Yetinmiyor sıklıkla “Asıl hırsızlık nedir biliyor musunuz?” diye soruyor ve kendisi cevaplıyor “Millet iradesini çalan hırsızlıktır.” Başbakan Erdoğan bu söylemi son dönemde çok sık tekrarlıyor. Belli ki bu söyleme çok inanıyor… Yine şaşıracaksınız belki ama Başbakan Erdoğan bu argümanında da haklı. Çünkü “millet iradesini çalan hırsızlar”ın olduğunu en iyi kendisi biliyor. Açıklayayım…
Başbakan Erdoğan, bugüne kadar girdiği her seçimi partisinin oylarını artırarak kazanan bir siyasetçi oldu. Bu başarısında hiç şüphesiz parti programında ve seçim programlarında vaat ettiklerini gücü yettiğince yerine getirmenin etkisi büyük oldu. O dönemlerde pek çok farklı kesimden insanlar da demokratikleşme reformlarına destek oldu. Yeni sorum şu: Peki Başbakan Erdoğan, son seçimlerde vaat ettiklerini şimdi ne kadar yerine getiriyor? Partisinin seçim manifestosunda vaat ettiklerini mi, yoksa bunların tam tersini ya da hiç alakası olmayan şeyleri mi yapmakla meşgul?
Mesela Başbakan Erdoğan, 12 Haziran 2011 seçimleri öncesi halktan oy isterken, 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sayesinde demokratikleştirilen yüksek yargı sistemini eskisinden daha hukuksuz ve anti-demokratik hale getireceğim demişti de bizim mi haberimiz olmadı? Mesela, şeffaflık ve hesap verebilirlik Türkiye’ye göre değil deyip, Sayıştay’la birlikte tüm denetim mekanizmalarını devre dışı bırakmayı mı vaat etmişti? Ya da daha henüz 6 ay önce değiştirilen şike yasasından dolayı ceza alacak yakınlarını korumak için alelacele bu yasayı yeniden değiştirmeyi vaat ettiğini hatırlayanınız var mı? Peki, eğitimde 4+4+4 sistemi ve özel dershaneleri kapatma benzeri vaatlerini ne zaman dile getirdi? Yandaş işadamlarına verilecek kamu ihalelerinin niteliğine göre kamu ihalesi kanununda sürekli değişiklik yapmak da vaatleri arasında var mıydı? Bununla da yetinmeyip kamu ihalelerinde yolsuzluk ya da usulsüzlüklere dair kanunda değişiklikler yaparak radikal ceza indirimlerini de vaat etmiş miydi? Güçler ayrılığını hiçe sayacağına, yargıyı işlemez hale getireceğine, keyfi kararlarla devleti otoriter bir aşiret devletine dönüştüreceğine dair vaatlerini hatırlıyor musunuz? Ya da herkes için bağlayıcı olan cari hukuk yerine özellikle akçeli işlerde bazı din adamlarının vereceği dinen, hukuken ve ahlaken tartışmalı fetvalara göre hareket edeceğini de söylemiş miydi? Ya peki meydan meydan dolaşarak bağıra bağıra dile getirdiği demokratik bir anayasa yapma vaadinin gerekleri nerede?
Herhalde bugünlerde yapılabilecek en kolay şey Başbakan Erdoğan’ın vaat ettiği halde gerçekleştirmediği, seçimler öncesinde hiç gündeme getirmediği halde bugün tüm gücüyle gerçekleştirmeye çalıştığı şeylerin listesini yapmak olsa gerektir. Halka daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk, daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık ve hesap verebilirlik, yeni bir anayasa ve AB uyum sürecine hız vermeyi vaat ederek oy istemek ve istediğini halktan güçlü bir şekilde almak… Ama vaat ettiklerini gerçekleştirmek yerine otoriter ve keyfi bir yönetim sergileyerek demokrasi ve hukukla bağdaşmayan anakronistik hayaller peşinde koşmak… Allah aşkına asıl “milli irade hırsızlığı” ve “milli iradenin aldatılması” bunlar değildir de nedir!!!

21 Ocak 2014 Salı

Başbakan Erdoğan’a zor sorular


Başbakan Erdoğan 5 yıllık aradan sonra ilk kez Avrupa Birliği üyelik müzakereleri gündemiyle Brüksel’de bulunuyor. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere yeniden ivme kazandırma amacıyla çok önceden planlanan bu ziyaret yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile başlayan operasyonlar ve yargıdaki anti-demokratik düzenlemelerin gölgesi altında gerçekleşiyor. Oysa vize muafiyeti sürecinin başlaması ve 22. faslın müzakerelere açılması ile hareketlenmeye başlayan Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılması umuluyordu.
Hiç şüpheniz olmasın ki, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin geleceğin konusunda,  son zamanlarda Avrupa’da temel hak ve özgürlüklere bağlılığı, demokrasiye inancı, hukuka saygısı ve AB perspektifine sadakati hakkında kendisiyle ilgili derin şüpheler oluşan Başbakan Erdoğan’ın Avrupalı muhataplarının sorularına vereceği cevapların ikna ediciliği belirleyici olacaktır.
Ben de bu yazıda Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği noktaya dair karamsar bir analiz yapmak yerine Avrupalı dostların da mutlaka Başbakan Erdoğan’ın ağzından cevabını duymalarını isteyebilecekleri bazı sorulara yer vereceğim. Başbakan Erdoğan’ın Brüksel’deki muhataplarının yerinde olsam şu soruları birbiri peşi sıra dile getirir, öfkelenmeden, kızmadan, tehdit ve hakaret etmeden kendisinden bu sorulara makul ve tutarlı cevaplar vermesini beklerdim. Mesela şunları sorardım:
Suriye’deki zulüm ve katliamdan kaçan yüzbinlerce mülteciye kapılarınızı açmanız ve elinizden geldiğince yardım etmeniz takdire şayan. Ancak, uluslararası ambargo altındaki İran’ın yarı-legal parasını aklama ve transfer etme suretiyle bu rejime “can suyu olmanız” yoluyla İran’ın Suriyeli muhaliflere yönelik katliamına verdiği desteğe yardımcı olduğunuzu düşünüyor musunuz? Öte yandan, Suriyeli muhaliflere her türlü desteği sağlama çabanız da takdire şayan. Ancak yaptığınız bu her türden yardımın doğru ellerde, meşru amaçlarla kullanıldığından ne kadar eminsiniz?
AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten bir ülkenin başbakanı olarak, yürütmenin bir unsuru olarak polisin yargı süreçlerinde doğal amiri durumundaki savcıların ve mahkemelerin talimatlarını yerine getirmeyi reddetmesini demokratik rejimlerin olmazsa olmazı hukuk devleti olma ve hukukun üstünlüğü prensibiyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
Yürütmenin başı olarak verdiğiniz hukuk dışı talimatlarınıza uymak yerine, hukukun kendilerine verdiği görevleri yerine getiren polis amirleri ve memurlarını hiçbir gerekçe göstermeden keyfi bir şekilde görevden almayı nasıl açıklıyorsunuz?
Savcılık tarafından rüşvet suçundan hakkında Meclis başkanlığına fezleke gönderilen eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in, yolsuzluk skandalının patlak vermesinden sonra görevde kaldığı 8 gün içerisinde oğlu Barış Güler ve kendisi hakkındaki delilleri toplayan bütün polis amirlerini ve polis memurlarını görevden almasının hukuka uygun olup olmadığı konusunda neler söylemek istersiniz?
Bağımsız mahkeme ve savcıların, yani yargının, talimatını yerine getirmeyi reddeden İstanbul Emniyet Müdürü hakkında HSYK Başkanı sıfatıyla Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın soruşturma izni vermemesini, tam tersine yolsuzluk operasyonu yapan savcılar hakkında soruşturma açılması talimatı vermesini hukuk ve demokrasi çerçevesinde nasıl yorumlarsınız?
Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının başladığı 17 Aralık 2013’ten bu yana, sürekli olarak bu operasyonların bir “paralel yapı”, “devlet içinde otonom yapı”, “çete”, “suç örgütü”, “Haşaşiler” gibi sıfatlarla itham ettiğiniz kişilerce yapıldığı iddiasında bulunuyorsunuz. Bu itham ve suçlamalar havalarda uçuşuyorken onlarca savcıyı, yüzlerce emniyet amirini, binlerce polis memurunu ve gene yüzlerce kamu görevlisini görevden alıyorsunuz. Bu görevden almaları hangi delillere dayanarak ve hangi hukuki gerekçeleri kullanarak yapıyorsunuz?
Yaptıkları yolsuzluklara ve aldıkları rüşvetlere dair ortaya çıkan somut delillere rağmen soruşturmada adı geçen şüphelilerin bile masum olabileceğine işaret eden “masuniyet karinesi”ne haklı olarak vurgu yapıyorsunuz. Ama öte yandan, sadece hukuktan kaynaklanan görevlerini yapmakta olan kamu görevlilerini, sert ve haşin üslubunuzla sürekli dillendirdiğiniz bu kadar vahim itham ve yakıştırmalar eşliğinde görevden almanız hiçbir suçu olmayan bu kişilerin hakkını ihlal anlamına gelmiyor mu?
Sanıklar için gözetilen “masuniyet karinesi” ilkesini sıra tek suçları görevlerini yapmak olan kamu görevlilerine gelince neden görmezden geliyorsunuz? Temelsiz zan, en onur kırıcı itham ve iftiralarınızın eşliğinde görevden aldığınız kamu görevlilerini hiçbir delile dayanmaksızın “paralel yapı” veya “çete”nin elemanları olmakla suçlamış ve yargısız bir infazda bulunmuş olmuyor musunuz? Gerçekten bu temelsiz suçlamaları ve görevden almaları hangi yargı kararına dayandırıyorsunuz? Anayasa’sında demokratik bir hukuk devleti olduğu yazan bir ülkenin başbakanı olarak yargı mensuplarını “militanlıkla suçlamaya dair hukuki dayanağınız nedir?
Kamuda çalışan binlerce kişinin anayasal bir suç olan yasadışı bir şekilde fişlenmesine paralel olarak, yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıların yurtdışı çıkış kayıtları, otel konaklamaları gibi tamamen kişisel ve özel sayılabilecek verilerini meydanlarda açıklıyorsunuz. Haklarında yasal bir soruşturma olmayan bu kişilere dair verileri nereden biliyorsunuz veya kimden alıyorsunuz? Kişisel bilgilerin açıklanmasının hem Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerine, hem de Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası hukuk metinlerine göre suç olduğunu bildiğiniz halde, hukuku ve insanların mahremiyetlerinin korunmasına dair haklarını neden bu kadar açık ve keyfi bir şekilde ihlal ediyorsunuz?
Yapılan ihbarlar üzerine, Suriye’ye yasadışı bir şekilde silah taşıdığı söylenen tırları durdurarak görevi gereği bu tırlarda arama yapmak isteyen savcıların, MİT nezaretinde “insani yardım” taşınıyor argümanıyla ve “devlet sırrı” gerekçesiyle görevlerini yapmalarını tüm kamuoyunun gözleri önünde engellediniz. Şayet söylendiği gibi bu tırlar insani yardım taşıyorlar ise aranmalarına neden engel oldunuz? Bununla da yetinmeyip arama yapmak isteyen savcıyı neden görevden aldınız? Operasyonda yer alan emniyet amirlerini neden tasfiye ettiniz?
Bir süre önce Van’da ilgili savcılık tarafından el-Kaide terör örgütüne yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Bu başarılı operasyonda el-Kaide’nin Türkiye sorumlusu ve Ortadoğu’daki 2 numaralı adamı da ele geçirildi. Sayın Başbakan hükümetiniz el-Kaide terör örgütüne yönelik bu başarılı operasyondan neden rahatsız oldu? Eğer “rahatsız olunmadı” diyorsanız bu başarılı operasyonda görev alan tüm polis amir ve memurları neden sürgün edildi?
En sıradan bir hukuk devleti olmanın bile gereği olan savcıların soruşturmasını kolaylaştırma zorunluluğunu hiçe saymakla kalmayıp, yürütme erki olarak yolsuzluk ve rüşvet iddialarını hukuk çerçevesinde soruşturan adli makamlara her türlü kolaylığı sağlamak yerine, soruşturmayı yürüten savcıların, polis amirlerinin ve memurlarının görev yerlerini neden keyfi bir şekilde sürekli değiştirme ihtiyacı duyuyorsunuz? Kamuoyundan saklanan nelerin ortaya çıkmasından bu kadar endişe ediyorsunuz? Bu endişelerinizi demokrasilerin şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik ilkeleriyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
            Soruşturmayı yöneten savcılarla yetinmeyip İstanbul Adliyesi’nde görev yapan tüm başsavcı vekillerinin görev yerini değiştirmek suretiyle, benzer yolsuzluk, usulsüzlük ve rüşvet dosyaların önüne gelme ihtimali bulunan diğer tüm savcılara da bir nevi gözdağı mı vermek istiyorsunuz?
            Son dönemde kullandığınız argümanlar, farklı grupları sürekli düşmanlaştırarak ötekileştiren hırçın ve sert retoriğiniz, daha önemlisi de icraatlarınız göz önüne alındığında, hak ve özgürlükleri, işleyen demokrasinin kurumlarını, kurallarını ve ilkelerini, hukukun üstünlüğünü esas alan Avrupa Birliği değerleriyle aranızdaki mesafenin çok hızlı bir şekilde açıldığı görülüyor. Sayın Başbakan, Türkiye’nin yönünün hala Batı ve AB üyeliği yönünde olduğunu açık yüreklilikle ve samimiyetle söyleyebilir misiniz? Şayet öyleyse neden tüm söylem ve eylemlerinizde bu tercihin özgürlükçü ve hukuka saygılı doğal tezahürleri yerine sürekli olarak tam tersini, yani keyfiliği, hak ve hukuk tanımazlığı ve baskıcı otoriterliği görüyoruz?
            Bir demokrat için cevabı zor, tam tersine otoriterleşme eğilimindeki bir lider için ise cevabı son derece kolay bu tarz soruları çoğaltmak elbette mümkün. Zaten daha basın ve ifade özgürlüğü konusuna, oldu-bitti yasalarına, kamu kaynaklarının keyfi kullanımına, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üye olma iştihasına ve benzeri konulardaki pek çok soruya sıra gelmedi bile. Neyse ki önemli olan sorular değil. Önemli olan bu sorulara verilecek cevaplardır. Verilen cevapların da gerçek hayattaki ve sahadaki gelişmelerle ne kadar uyum ve tutarlılık içerisinde olduğudur.

29 Aralık 2013 Pazar

Alın size dört başı mamur bir uluslararası komplo teorisi

17 Aralık’tan bu yana Türkiye dört bakanın,  üç eski bakanın oğlunun, kamu bankası Halk Bank’ın Genel Müdürü’nün, İranlı işadamı Reza Zarrab’ın, bazı Türk işadamlarının ve daha birçok kişinin adının karıştığı rüşvet, kara para aklama ve yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyor.
Bu ilk dalga yolsuzluk operasyonu sonrasında da, yargıya ve polise müdahale edilerek engellenen 2. dalga yolsuzluk operasyonları sonrasında da hükümet, iddia edilen hırsızlıkların ve yolsuzlukların üzerini örtmek için olup-biteni bir “uluslararası komplo” olarak sunmaya çabaladı. Hükümet çevrelerinin dört elle sarıldığı bu komplo teorisine göre ekonomik ve siyasal açıdan büyüyerek yükselen Türkiye’nin önünü kesmek isteyen uluslararası güçler bir finansal darbe hazırlamışlardı. Bu dış güçler, bazı “yerli işbirlikçileri”ni de kullanarak en büyük kamu bankalarından biri olan Halk Bank’ı da işin içine katmış ve Türkiye’ye büyük bir darbe vurarak güçlenmesini engellemek istemişlerdi.
Bu komplo teorisine göre Halk Bank önemliydi, çünkü Türkiye’nin yükselen ekonomisinin finansmanını sağlayan belli başlı bankalardan biriydi. Ve bu banka, izlediği nükleer silah programından dolayı uluslararası yaptırımlar altında inleyerek can çekişen İran ekonomisine ve İran devletine adeta hayat veren bir nefes borusu haline gelmişti. Ambargo ve yaptırımlarla uluslararası siyasal sistemden olduğu gibi uluslararası finans sisteminden de dışlanan İran uluslararası para transferinde de büyük zorluklarla karşılaşmıştı. İşte bu noktada bazı uzmanların dikkat çektiği gibi Halk Bank, İran’ın adeta merkez bankası gibi bir vazife görmüştü.
Yaptırımlar altındaki komşumuz İran, zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının satışından elde ettiği gelirin transferinde zora girdiği oranda Türkiye’ye muhtaç hale gelmiştir. Türkiye de hem kendi aldığı enerjinin ödemelerini hem de üçüncü ülkelerden İran’a para ve altın transferlerini kolaylaştıran bir mekanizma oluşturmuştur. Uluslararası para piyasalarında yasal olarak dolaşamayan İran devletinin parası, yarı-legal bir hüviyete bürünerek İran derin devletinin belirlediği özel kişiler üzerinden uluslararası ticarete sokulmuştur. Bu yarı-legal ticaretin son zamanlarda daha ziyade altın ihracatı kılıfıyla yapıldığını da hepimiz biliyoruz.
İran Türkiye üzerinden transfer ettiği finansal kaynakların bir kısmını kendisi için kullanırken, bir kısmını ise muhaliflere karşı verdiği savaşta katliamcı Esed rejiminin finansmanı için kullanmıştır. Yani Türkiye hükümeti, bir taraftan Suriye’de Esed karşıtı ve muhalif yanlısı bir siyaset izliyormuş görüntüsü verirken, aslında Esed’in katliamlarda kullandığı silahların alımında harcadığı paraların İran’a transferine aracılık etmek gibi çelişkili bir duruma düşmüştür. Bu çelişkili durumun inandırıcı bir izaha ihtiyacı vardır.
Öte yandan, 17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk/rüşvet skandalının baş aktörü durumundaki Reza Zarrab, uluslararası finansal yaptırımlar altında olduğu dönemde İran devletinin araçsallaştırıp aktörleştirerek para transferlerinde kullandığı 40’a yakın şahıstan sadece biridir. Zaten Zarrab da basına yansıya ifadelerinde para transferi ve altın ihracatı ile uğraşan pek çok isimden sadece biri olduğunu ifade etmiştir. Derin İran’ın adamı olduğu izlenimi veren Zarrab gibi isimler ise, belli ki kendilerini garanti altına almak ve yarı-legal bu faaliyetlerinin herhangi bir engellemeyle karşılaşmasını önlemek için etkili çevrelere ve isimlere nüfuz etmeye çalışmışlardır. Bu amaçla, artık kim olduklarını herkesin bildiği söz konusu çevreleri son ana kadar tıkır tıkır işleyen bir networkun parçası haline getirmeye çaba harcamışlardır. Bu noktada, yakalandığı zaman henüz 29 yaşında olan Zarrab’ın, yabancı kökenli olmasına ve bu genç yaşına rağmen Başbakanın ve Başbakan yakınlarının ve pek çok bakanın bulunduğu protokollere girme başarısını bir yerlere not etmek gerekir.
Bu arada, tabii şunu da unutmamak gerekir ki, şu ana kadar yolsuzluk operasyonları kapsamında ortaya çıkan isimler ve ilişkiler sadece ve sadece Reza Zarrab’ın, altın ihracatı ve para transferi yaparken oluşturduğu ilişkiler networkundan ibaret. Üstelik Zarrab’ın İran parasını kullanmak suretiyle doğrudan ya da dolaylı rüşvet vererek oluşturduğu tüm ilişkilerinin ortaya çıkanlardan ibaret olup olmadığını ise henüz bilmiyoruz. Daha kötüsü İran’ın bu türden yarı-legal para transferlerinde kullandığı Zarrab gibi muhtemel diğer isimlerin kim olduklarını da, bu isimlerin hükümet ve bürokraside ne tür ilişkilere sahip olduklarını da yine bilmiyoruz.
Gelelim uluslararası komplo kısmına. Malumunuz İran’da 14 Haziran günü cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Rejimin müsaade ettiği birkaç adaydan biri olan Hasan Ruhani cumhurbaşkanı seçildi. Ruhani’nin göreve resmen başladığı Ağustos ayından itibaren ise İran, nükleer müzakerelere yeniden başlamak ve uluslararası sisteme geri dönmek için müthiş bir isteklilik sergiledi. “Sempati taarruzu” olarak tanımlanan bu girişimden çok önemli sonuçlar almayı başardı. Yakın zamana kadar uluslararası yaptırımlar altında inleyen İran üzerindeki siyasi, diplomatik, ekonomik, ticari ve finansal baskılar hafifledi. İran’ın Türkiye üzerinden yarı-legal doğrudan ya da dolaylı para transferlerine ihtiyacı neredeyse kalmadı. İran uluslararası sistemle arasını düzelttiği gibi uluslararası finansal sisteme de geri dönüş yapmaya başladı.
İşte bu yüzden diyorum ki, olup-biteni illa uluslararası bir komplo ile açıklamak zorundaysak, bu komplonun arakasındaki dış gücün bir başka ülke ya da ülkeler grubu olmasındansa bu doğu komşumuzun olması ihtimali çok daha güçlüdür. Genel Müdürü’nün aldığı iddia edilen rüşvetlerden dolayı Halk Bank’ın da adının karıştığı yolsuzluk-rüşvet skandalının tam da böyle biz zamanda ortaya çıkmasını açıklayacak akla en yatkın komplo teorileri İran’ı es geçerek asla formülize edilemez.  
Öte yandan, şayet Başbakan’ın ve hükümet çevrelerinin büyük bir iştihayla iddia ettiği gibi bu “komplo”nun arkasında Batılı güçler olmuş olsa idi, herhalde bu komployu İran’ın yeniden uluslararası sistemle barıştığı bir dönemde değil, İran’a en büyük darbeyi vuracakları yaptırımların zirvede olduğu dönemde gerçekleştirmeleri gerekmez miydi? Oysa yaşananlar net olarak şu: Yoğun yaptırımlar altındaki İran, ekonomik açıdan son derece sıkıntılı bir döneminde bazı kişileri araçsallaştırarak finansal ihtiyaçlarını yarı-legal yöntemlerle karşılamakta kullandı. Bugün ise Batı ile yaşadığı nükleer krizde yumuşama sağlanıp, ambargolar/yaptırımlar hafiflemeye başlayınca söz konusu bu maşalarını devre dışı bırakıyor. Bunu yaparken de maşalarından rüşvet alan siyasileri ve bürokratları deşifre ederek bölgesel ve tarihi rakibi olan Türkiye’ye büyük bir darbe indiriyor.
Tabi yaşananları başka türlü okumak da mümkün: İran, Başbakan’ın ifadesiyle “hayırsever” aktörleri aracılığıyla oluşturduğu çıkar networkuna Türkiye’nin en etkili isimlerini de dahil etmek suretiyle yolsuzluk soruşturmalarının derinleşmesini önlemeyi ve kendi aktörlerinin geleceğini güvence altına almayı hesaplamış da olabilir. AKP hükümetinin kendisini temize çıkarma ve bakanlarını kurtarma çabaları sayesinde İran’ın finans ve nüfuz ajanlarının da mecburi olarak kurtarılmak zorunda kalacağı planlanmış olabilir.
Doğrusu İran’ın bu hesap ve planlarının tuttuğunu şimdiden söyleyebiliriz. Neticede hükümet, bütün kamuoyunun ve dünyanın gözleri önünde yolsuzluk-rüşvet soruşturmalarını akamete uğratmak ve yolsuzlukların üzerini örtmek için akıl almaz işlere imza atmak zorunda kalıyor. Yüzlerce polis müdürünü görevden alırken, her düzeyde müdahale ederek yargıyı iş yapamaz hale getirmeye çalışıyor. AKP Hükümeti ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan İran’ın iyice tuzağına düşen yetkililer, içine düştükleri pislikten, sadece görevini yapan polislere, savcılara ve masum insanlara çaresizlik içerisinde bulaştırmaya çalışarak kurtulmaya çalışıyorlar.
Unutmayalım ki, Türkiye’deki yolsuzluk operasyonlarına paralel olarak İran yönetimi de düne kadar kullandığı Zarrab ve patronu Babek Zencani gibi isimler ve faaliyetleri hakkında kapsamlı bir soruşturma yürütüyor. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin yaptırımlardan haksız kazanç sağladığı iddiasıyla soruşturulmasını istediği “imtiyazlı” isimler arasında bu tür isimler de bulunuyor.
Türkiye belli ki Tahran’ın çıkarları açısından çok verimli olan İran’ın çok katmanlı ve sofistike bir uluslararası komplosunun hedefi olmuştur. Allah aşkına şu garabete bakar mısınız? Uluslararası sistemde en sıkışık olduğu dönemde Türkiye’yi kullanarak rahatlayan İran, aynı zamanda Türk hükümetinin düşman olarak gördüğü Esed rejimini Türkiye sayesinde elde ettiği mali kaynaklarla desteklemeyi sürdürebilmiştir. Yani hükümetimiz akıl almaz bir şekilde ve bilerek ya da bilmeyerek, Esed’in katliamlarında kullandığı silah ve bombaların finansmanının en büyük yardımcısı olmuştur.
Üstü örtülmeye çalışılan yolsuzluklara yönelik operasyonlarda illa “uluslararası komplo” arayanlara bu da bizim küçük bir hizmetimiz olsun. Mademki uluslararası komplo teorilerine bayılıyorsunuz, alın size dört başı mamur bir uluslararası komplo teorisi…

19 Aralık 2013 Perşembe

Bu bir hırsız-polis olayıdır!


Önce müsaadenizle birbiriyle ilintisiz gibi görünen iki haberi paylaşayım:
Birincisi Habertürk gazetesinin dünkü manşetinde yer alıyor: İstanbul Esenler Otogarı’ndaki metro istasyonunda özel güvenlik görevlisi olarak çalışan 22 yaşındaki Sinan Y., 4 kişiyi kendisine ait indirimli kartı ile turnikeden geçirince mahkemelik oldu. İstanbul Ulaşım A.Ş.’nin 4.9 lira zarara neden olduğu tespit edilen Sinan Y.’den şikâyetçi olması üzerine Y. hakkında 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianameye göre, Sinan Y.’nin başka ilden İstanbul’a gelen ve nereden jeton alacağını bilemeyen bazı kişilere kendisine ait indirimli kart ile geçiş yaptırdığı iddia edildi. Bunun üzerine araştırma yapan İstanbul Ulaşım A.Ş., güvenlik görevlisi Sinan Y.’nin bu şekilde 3’er lira karşılığı 4 vatandaşı kendi kartı ile turnikeden geçirdiğini tespit etti. Bu usulsüz geçişlerle şirketin tam 4 lira 90 kuruş zarara uğradığını ileri süren İstanbul Ulaşım A.Ş. avukatları, Sinan Y. hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Soruşturma kapsamında ifadesi alınan Sinan Y., suçlamaları reddetti. Bunu yardım amaçlı yaptığını, benzer olayların İETT otobüslerinde de sık sık yaşandığını belirten Sinan Y., “Herhangi bir çıkarım ve menfaatim yoktur. Resmi kıyafetli çalışan bir görevli olarak bu şekilde para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” dedi. Ancak soruşturmayı tamamlayan savcılık Sinan Y. hakkında TCK’nın 155/2. maddesi uyarınca “güveni kötüye kullanmak” suçundan 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırladı. Sinan Y.’nin yargılanmasına önümüzdeki günlerde İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlanacak.
İkinci haber ise ajanslardan: Tokyo Valisi Naoki Inose, bir hastane şirketinden para aldığının ortaya çıkması üzerine Perşembe günü görevinden istifa etti. Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği hakkını kazanmasında önemli katkısı olan valinin bir hastane yöneticisinden yarım milyon dolara yakın para aldığı iddia edildi. Japon hükümeti, skandalın “Yaz Oyunları” hazırlıklarını etkileyebileceği gerekçesiyle Vali Inose’a görevinden ayrılması yönünde son günlerde baskı yapıyordu.
Televizyonda canlı yayınlanan bir basın toplantısında, “Olimpiyat ve Engelli Olimpiyatları için hazırlıklar ve hükümet çalışmalarını daha fazla geciktirmemeliyim,” şeklinde konuşan Inose, yaşananlar için özür diledi. Olanları açıklamaya çalıştığını ama hastane yöneticileriyle olan bağı ve parayı alma nedeni hakkında kamuoyundaki şüpheleri gideremediğini itiraf eden eski vali, “Kendim için en iyi çözümün görevimden ayrılmak olduğuna karar verdim,” ifadelerini kullandı. Kasım 2012’de Tokushukai Şirketi’nden aldığı paranın kişisel bir borç olduğunu savunan Naoki Inose, bu borcu geri ödediğini ve hastane zinciri sahibinin karşılığında hiçbir menfaat sağlamadığını iddia etti. Vali asıl mesleği olan yazarlığa dönerken, Tokyo Meclisi olayı soruşturmak için bir komite kurdu.
Her ne kadar 7 yıl hapis istemi fazla gibi gözükse de kamu malının her kuruşu kutsal olduğu için 4,9 TL’lik suiistimal yapıldığı iddiasıyla 22 yaşındaki genç bir görevlinin yargılanmasında sanırım bir sorun görmemeliyiz. Umarım bu genç arkadaşın “para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” sözleri doğru çıkar. Hak etmediği herhangi bir ceza almadan bu iş kapanır.
Tokyo Valisi’nin istifasını ise hak, hukuk, ahlak, tutarlılık, haysiyet ve kamu yönetiminin olmazsa olmazlarından şeffaflık ile halkın güvenini kaybetmemenin son derece önemli olduğu gelişmiş bir ülkede, kişisel çıkar görüntüsü veren bir durum karşısında yapılması gereken bir hareket olarak görüyoruz.
Bulunduğu küçük bir konumu kamuya 4,9 TL zarar verecek şekilde suiistimal ettiği iddiasıyla genç bir görevlinin 7 yıla kadar hapis cezasıyla yargılandığı Türkiye’de, hiç tartışmasız Tokyo Valisi’nden daha önemli konumlarda bulunan bakanlar ve kamu görevlileri ile ilgili maalesef aynı tavır alınamıyor. O genç görevlinin başına gelenler uluslararası bağlantıları da olan büyük meblağlı yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve kara para aklama gibi skandallara adı karışan bazı hükümet üyelerinin ve üst düzey kamu görevlilerinin başına nedense gelmiyor.
Mesela, İran’la allengirli finansal işlerin odağına yerleştirilen bir Türk kamu bankasının Genel Müdürü’nün evinde ayakkabı kutuları içinde 4,5 milyon doların bulunması, herhalde 22 yaşındaki gencecik görevliye atfedilen 4,9 TL’lik zarar iddiasından daha önemsiz değildir. Ama gelin görün ki, başta bizzat Başbakan olmak üzere ne hükümet yetkililerinin açıklamalarında, ne de hükümete yakın medya organlarında böyle bir hassasiyet göremiyoruz. Birileri de çıkıp, “söz konusu kamu bankasının yürüttüğü tartışmalı uluslararası para transferleri bir yana, bu banka üzerinden yapılan ve bir miktarı Genel Müdür’ün evinde bulunan milyonlarca dolarlık yolsuzluk da neyin nesi?” demiyor, diyemiyor.
İllegal bazı işlerin önünü açmak üzere bazı kamu görevlilerini tasfiye etmek karşılığında alınacak kallavi rüşvet konusunda, polisin hukuki çerçevedeki takibine takılan bir bakan ve oğlu arasındaki görüşmeler nedense hükümet cenahında ve hükümete iliştirilmiş medyada yok hükmünde sayılıyor. Diğer iki bakanın yine çocukları üzerinden on milyonlarca dolarlık rüşvet aldıklarının sayfa sayfa belgeleri yayınlanmasına rağmen hükümet çevrelerinde ve yandaşı medyada son derece temelsiz, sakil ve yüksek perdeden hamasi argümanlar dile getiriliyor.
Evet doğru, skandala konu olan meblağ çok büyük. Haklısınız, uluslararası uzantıları olan bu skandal kapsadığı aktör ve faktörleri bakımından çok sofistike. Ama şayet basite indirgemek gerekirse tüm benzer hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve benzeri gayri hukuki ve gayri meşru hikayelerde olduğu gibi bu skandal da özünde bir hırsız-polis hikayesi. Durum bu kadar yalınken hırsızlıkla suçlananların ve bu hırsızları savunanların sesinin bütün sesleri bastırmayı amaçlayacak kadar yüksek çıkması size de şaşırtıcı gelmiyor mu?
Aktörleri oldukları rüşvet ve yolsuzluğa dair belgeleri ortalığa saçılan etkili konumdaki isimlerin ve bu isimlere hamilik ya da yardakçılık yapanların tarihe nasıl geçeceklerine dair sanırım herhangi bir kaygıları bulunmuyor. Aldıkları pozisyondan utanç duymalarından vaz geçtim, hırsız-polis denkleminde “hırsızlar”dan yana tavır alıyor gibi bir görüntü vermekte hiç mi sorun görmüyorlar?
Görmüyor olmalılar ki, bir de üste çıkıp “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hesabı hırsızların peşine düşen emniyet yetkilerini görevden alıp, bu soruşturmaları yürüten savcıları iş yapamaz hale getirmeye çabalıyorlar. Bu ülkedeki bazı çevrelerden Tokyo Valisi’nin geç de olsa sergilediği kadar olsun bir izzet ve onuru görmek neden bu kadar zor? 4,9 TL’nin bile hesabının sorulmasından hepimizin mutlu olması gerekirken, bulundukları etkin konumları on milyonlarca dolarlık haksız kazanç ve rüşvetler için istismar eden bakanları ve bürokratları görmezden gelmeyi sahi nasıl beceriyorsunuz ve bunları nasıl içinize sindiriyorsunuz?

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_334457_cops-vs-robbers.html