paralel devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paralel devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2014 Perşembe

‘Paralel devlet’ ve ‘milli irade hırsızları’


Son dönemdeki gelişmelerle “ileri demokrasi” palavrası da, “güçlü ekonomi” masalı da maalesef öldü. Ama “paralel devlet” ile “milli irade hırsızları” dimdik ayakta. Sakin olun! Hemen telaş etmeyin! Önce “paralel devlet” ve “milli irade hırsızlığı” argümanlarının mucitleriyle aynı şeyi mi söylüyorum azıcık sabır gösterin ve yazacaklarımı bir okuyun…
Bir örgütlenme modeli olarak devletleri suç, çıkar ve terör örgütlerinden ayıran şey meşruiyetidir. Demokrasi ile yönetilen rejimlerde devlete meşruiyet kazandıran ilk şey, devlet kurumlarını yöneten iradenin halkın iradesinin tecellisi niteliğinde olmasıdır. İkincisi ise halk tarafından göreve getirilen bu iradenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuk çerçevesinde olması ve adalet ilkesinden asla sapmayacak şekilde hukuka dayanmasıdır. Şimdi son dönemde yaşadığımız olayların analizini bu zaviyeden şöyle bir yapalım.
Herkesin bildiği gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının patlak verdiği 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana, “en iyi savunma saldırıdır” mantığıyla hareket ediyor. Bugüne kadar adı hiçbir suça ya da gayri meşru eyleme bulaşmamış Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş masum insanları, yolsuzluk soruşturmalarının arkasındaki güç olarak algılıyor ve devlet içinde ayrı bir devlet niteliğinde hareket eden bir “paralel devlet” olmakla itham ediyor.
Ne enteresandır ki, milyonlarca insanı rencide edecek şekilde “paralel devlet” iftirasının gündeme getirilmesinin üzerinden neredeyse 1,5 ay geçmesine rağmen, ortaya ne somut bir delil konabilmiş, ne de bu iddialar hakkında herhangi bir soruşturma açılabilmiş değil. Buna rağmen, Başbakan Erdoğan başta olmak üzere hükümet üyeleri katıldıkları her TV programında, verdikleri her demeçte ve her mitingde durmaksızın ve giderek dozu yükselterek “paralel devlet” iftirasını dillendirmeye devam ediyorlar. Üstelik sadece bu insafsız, temelsiz, kof ve hoyrat iftirayla da yetinmiyorlar. Eğitim merkezli insani faaliyetleri 160 ülkeye ulaşmış bir büyük sivil toplum hareketinin gönüllülerine “çete”, “suç örgütü” olmak iftirasını atıyorlar. Bununla da tatmin olmuyor olmalılar ki, insanlık tarihinin belki de en insancıl ve en barışçıl sivil toplum gönüllülerini olabilecek en aşağılık suçlamayla, yani “Haşhaşi” olmakla itham ediyolar. Bu itham ve iftiraların elbette ki kısa ve uzun vadeli sonuçları olacaktır. Ümit ediyorum ki, özellikle ilk seçim sandığına yansıyacak bu muhtemel sonuçlardan gırtlağına kadar yolsuzluk ve hırsızlığa bulaştıkları iddia edilen iktidar çevreleri pek memnun kalmayacaklardır.
Yukarıda da belirttiğim gibi devleti devlet yapan dayandığı demokratik meşruiyet ve eylemlerinin cari hukuka bağlılığıdır. Hükümet üyelerinin de adının karıştığı yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlükleri araştıran savcılar ve savcıların hukuk çerçevesindeki emirleriyle hareket eden polis yetkililerinin hukuk dışı hareket ettiğine dair bugüne kadar ortaya konulmuş herhangi bir somut delil bulunmuyor. İşte tam da hukukun; ve demokratik hukuk devleti olarak tanımlanan rejimlere ruh veren şeffaflık, hesap verebilirlik ve kanun önünde eşitlik ilkelerinin gereğini yapan bu kamu görevlileri Başbakan Erdoğan ve ekürisi tarafından pervasızca “paralel devlet” olmakla itham ediliyorlar. Oysa görevlerini icra ederken hukuk ve demokrasinin gereğini yerine getirenlerin hukuk dışı ya da keyfi herhangi bir eylemi söz konusu değilken, son 1,5 aydır hükümetin pek çok eylem ve tasarrufunun keyfi, hukuk dışı ve gayri meşru olduğuna dair tonlarca delil ve emare bulunuyor.
Şimdi birinci soru şu: Hukuk çerçevesinde hareket eden, sadece ve sadece hukukun kendilerine verdiği sorumluluğu yerine getiren, bu sorumluluğu yerine getirirken de yetki ve gücünü yine hukuktan alan savcı, hakim ve polis amirlerinin “paralel devlet” olduğunu kim, nasıl iddia edebilir?
İkinci ve daha vahim soru ise şu: Her ne kadar halktan aldıkları oyla iktidara gelmiş olsalar da bir siyasal kadro, şayet siyasal rejime demokratik hukuk devleti karakterini kazandıran güçler ayrılığı ilkesini hiçe sayıp meşru demokratik sistemin kontrol ve denge mekanizmalarını işlemez hale getiriyorsa; hiçbir kural, kanun, norm, ahlak ve teamül tanımaksızın alabildiğine keyfi hareket ediyorsa; “paralel devlet”, “çete”, “Haşaşi”, “in” ve benzeri iftiralarla dolu suçlamalar eşliğinde masuniyet ilkesini hiçe sayıp binlerce polis yetkilisi ve memurunu, yüzlerce yargı mensubunu görülmedik bir yargısız infaza tabi tutarak yerinden ediyorsa; ancak Ortaçağ’ın hukuksuz derebeylikleriyle mukayese edilebilecek kaba kuvvete başvurarak ve hukuka aykırı hoyrat yöntemler kullanarak yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık soruşturmalarının üstünü örtüp, delilleri karartma yoluna gidiyorsa “paralel devlet” olarak anılmayı asıl bu siyasal kadro hak etmez mi?
 Meşru demokratik devleti devlet yapan şayet hukuk ve demokratik kurallarsa, bu devletin kurumlarını kullanma kılavuzu ve hatta ruhu niteliğindeki hukukunun gereğine göre hareket edenler midir “paralel devlet”,  yoksa yöneten ya da yönetilen ayırt etmeksizin herkesi bağlaması gereken bu cari hukuk dışında “fetvalarla”, dinen de hukuken de tartışmalı “dini cevazlarla” mevcut hukuk düzeninin dışında ve belki de  hukuk düzeninin aleyhine olacak şekilde keyfi hareket edenler midir “paralel devlet” ithamını hak edenler? Bu hayati sorunun cevabı bana göre çok açık. Ama sizin vereceğiniz cevap tamamen sizin vicdanlarınıza kalmış!
Bir de tabi kendi adıyla birlikte bazı yakınlarının, başında bulunduğu hükümetin bazı üyelerinin ve kendisine yakın bazı bürokratların adları yolsuzluk, usulsüzlük, kayırmacılık, rüşvetle anılan, yani özetle kendisi ve çevresindekiler bir nevi hırsızlıkla suçlanan Başbakan Erdoğan, yolsuzluk soruşturmalarını hükümetine karşı girişilmiş bir darbe olarak nitelendiriyor. Yetinmiyor sıklıkla “Asıl hırsızlık nedir biliyor musunuz?” diye soruyor ve kendisi cevaplıyor “Millet iradesini çalan hırsızlıktır.” Başbakan Erdoğan bu söylemi son dönemde çok sık tekrarlıyor. Belli ki bu söyleme çok inanıyor… Yine şaşıracaksınız belki ama Başbakan Erdoğan bu argümanında da haklı. Çünkü “millet iradesini çalan hırsızlar”ın olduğunu en iyi kendisi biliyor. Açıklayayım…
Başbakan Erdoğan, bugüne kadar girdiği her seçimi partisinin oylarını artırarak kazanan bir siyasetçi oldu. Bu başarısında hiç şüphesiz parti programında ve seçim programlarında vaat ettiklerini gücü yettiğince yerine getirmenin etkisi büyük oldu. O dönemlerde pek çok farklı kesimden insanlar da demokratikleşme reformlarına destek oldu. Yeni sorum şu: Peki Başbakan Erdoğan, son seçimlerde vaat ettiklerini şimdi ne kadar yerine getiriyor? Partisinin seçim manifestosunda vaat ettiklerini mi, yoksa bunların tam tersini ya da hiç alakası olmayan şeyleri mi yapmakla meşgul?
Mesela Başbakan Erdoğan, 12 Haziran 2011 seçimleri öncesi halktan oy isterken, 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sayesinde demokratikleştirilen yüksek yargı sistemini eskisinden daha hukuksuz ve anti-demokratik hale getireceğim demişti de bizim mi haberimiz olmadı? Mesela, şeffaflık ve hesap verebilirlik Türkiye’ye göre değil deyip, Sayıştay’la birlikte tüm denetim mekanizmalarını devre dışı bırakmayı mı vaat etmişti? Ya da daha henüz 6 ay önce değiştirilen şike yasasından dolayı ceza alacak yakınlarını korumak için alelacele bu yasayı yeniden değiştirmeyi vaat ettiğini hatırlayanınız var mı? Peki, eğitimde 4+4+4 sistemi ve özel dershaneleri kapatma benzeri vaatlerini ne zaman dile getirdi? Yandaş işadamlarına verilecek kamu ihalelerinin niteliğine göre kamu ihalesi kanununda sürekli değişiklik yapmak da vaatleri arasında var mıydı? Bununla da yetinmeyip kamu ihalelerinde yolsuzluk ya da usulsüzlüklere dair kanunda değişiklikler yaparak radikal ceza indirimlerini de vaat etmiş miydi? Güçler ayrılığını hiçe sayacağına, yargıyı işlemez hale getireceğine, keyfi kararlarla devleti otoriter bir aşiret devletine dönüştüreceğine dair vaatlerini hatırlıyor musunuz? Ya da herkes için bağlayıcı olan cari hukuk yerine özellikle akçeli işlerde bazı din adamlarının vereceği dinen, hukuken ve ahlaken tartışmalı fetvalara göre hareket edeceğini de söylemiş miydi? Ya peki meydan meydan dolaşarak bağıra bağıra dile getirdiği demokratik bir anayasa yapma vaadinin gerekleri nerede?
Herhalde bugünlerde yapılabilecek en kolay şey Başbakan Erdoğan’ın vaat ettiği halde gerçekleştirmediği, seçimler öncesinde hiç gündeme getirmediği halde bugün tüm gücüyle gerçekleştirmeye çalıştığı şeylerin listesini yapmak olsa gerektir. Halka daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk, daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık ve hesap verebilirlik, yeni bir anayasa ve AB uyum sürecine hız vermeyi vaat ederek oy istemek ve istediğini halktan güçlü bir şekilde almak… Ama vaat ettiklerini gerçekleştirmek yerine otoriter ve keyfi bir yönetim sergileyerek demokrasi ve hukukla bağdaşmayan anakronistik hayaller peşinde koşmak… Allah aşkına asıl “milli irade hırsızlığı” ve “milli iradenin aldatılması” bunlar değildir de nedir!!!

31 Aralık 2013 Salı

Peki ya “paralel hukuk”a ne dersiniz!


2013 büyük hercümerçlerin yaşandığı, açılan çok tartışmalı dosyaların kapanmayıp 2014 yılına devredildiği bir yıl oldu. “Türkiye’nin bölgesel liderliği” konusunda büyük heveslerle başlayan yıl, ülkenin kendi kısır iç tartışmalarına paralel olarak şeffaflık, demokrasi, temel hak ve özgürlükler konusunda görülmedik derinlikteki endişelerle kapandı. Başbakan Erdoğan’ın gemlenemeyen güçlü ve otoriter “tek adam”lık özlemi dolayısıyla Türk-tipi başkanlık sistemi arayışlarıyla girilen 2013 yılı, Erdoğan’ın mevcut yetkileriyle de olsa cumhurbaşkanlığı için yarışabilmesinin bile tartışmalı hale geldiği bir Türkiye’yi yeni yıla bıraktı.
Kısaca özetlemek gerekirse, içeride otoriter eğilimlerin yükseldiği oranda bölgesel liderlik hedeflerinin tuzla buz olması, terör örgütü PKK ile müzakerelerle yürütülen çözüm süreci, hükümetin tercih ettiği müdahale şekliyle Türkiye’nin imajını yerle bir eden Gezi Parkı olayları, özel dershanelerin kapatılması tartışması ve son olarak yolsuzluk/rüşvet tartışmalarıyla koca bir yılı geride bıraktık. 2013’ün son günlerine damgasını vuran ve şimdilik adı iddialara karışan üç bakanın istifasına yol açan yolsuzluk ve rüşvet skandalların eşliğinde “paralel devlet”, “devlet içerisinde otonom yapı”, “polis çetesi” ve “yargı çetesi” gibi delilsiz iddia ve suçlamalar ise başta başbakan olmak üzere hükümet çevreleri tarafından havalarda uçuşturuldu.
Peki bu iddialar ne kadar doğruydu? Delilleri neydi? Madem bu türden bir paralel yapılanma, otonom yapı ve çeteleşme vardı da 11 yıldır iktidarda olan AKP hükümeti uyuyor muydu? Yoksa bu iddialar mensupları ya da yakınları yolsuzluk ve rüşvet skandallarıyla suçüstü yakalanan bir iktidarın tek suçları görevlerini yapmak olan masum insanları itham ederek ortalığı karıştırma ve asıl rezaletin üstünü örtme çabaları mıydı? Bunlara dair tartışmalar sona ermedi ve belli ki 2014 yılında da devam edecek. Ama ben bu yazıda asıl başka bir “paralel” olgudan bahsetmeyi düşünüyorum. Tüm belirtileriyle açık seçik ortaya çıkan bir “paralel hukuk”un bu ülkede nasıl kendisine yer bulabildiğini anlatmaya çalışacağım.
Tüm vatandaşlar için geçerli olan hukuk kurallarınca suç kabul edilen temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, mahremiyetin ihlali, özel yaşama müdahale, çoğunluğun yararı için bile olsa azınlık gruplarının ezilmesi ya da yok edilmesi gibi eylemler; yine en ilkel hukuk sistemlerinde bile suç kabul edilen rüşvet, haraç ya da yolsuzlukların bu “paralel hukuk” sayesinde bazı iktidar çevrelerince meşrulaştırılması gibi garip bir durumla karşı karşıyayız.
Peki sözünü ettiğimiz bu “paralel hukuk” nasıl tesis ediliyor ve nasıl uygulanıyor? Eminim ki pek çok kişinin canını sıkacak yazımızın konusu da bu zaten.
Bunu anlayabilmek için Türkiye’de İslam hukuku (fıkıh) konusunda otorite kabul edilerek toplum ve iktidar çevrelerinde kendisine büyük saygı duyulan ilahiyat profesörü Hayrettin Karaman’ın yazılarına şöyle bir bakmak yeterli. Karaman Hoca’nın sadece Yeni Şafak’taki yazıları bile, demokratik hukuk devletlerine pek yakışmayan son dönemdeki bazı tartışmaların kaynağını gösterir niteliktedir.
Karaman Hoca’nın hükümet ve başbakan üzerindeki etkisinin ise, saygı düzeyini çoktan aşarak, iktidarın yaklaşımlarını ve icraatlarını etkileyebildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Karaman Hoca da zaten bunu dolaylı şekilde ikrar ediyor: “Benden hükümet fetva filan almıyor, Türkiye fetvaya göre yönetilen bir ‘İslam cumhuriyeti’ değil, laik demokratik anayasa ve kanunlara göre yönetilen bir ülke… İhtisas alanım ‘Fıkıh’ olduğu için fıkıh penceresinden yazdığım yazıları, bana güvenen bir kısım Müslümanlar fetva gibi algılar ve uygularlarsa buna da kimsenin bir itirazı olamaz.” (Yeni Şafak, 29 Kasım 2013.) Soru şu ki, bu bir kısım Müslümanlar arasında Başbakan, bakanlar ve üst düzey bazı bürokratlar da yer alıyor olabilir mi? Tartışmalara yol açan bazı icraatlar öyle olduğuna dair işaretlerle dolu.
Malumunuz demokratik ve özgürlükçü hukuk devletlerinde vatandaşlar başkalarına zarar vermedikleri müddetçe özel hayatlarında sonuna kadar özgürdür. Mahremleri hiç kimse tarafından didiklenemez, denetlenemez ve özel yaşam alanlarına girilemez. Çağdaş hukuk böyle dediği gibi İslam hukuku da özel hayatı koruma altına almıştır. Peki Karaman Hoca’nın yorumunda durum nedir? Kızlı-erkekli öğrenci evleri tartışması sırasında yazdıklarına ve hükümetin yapmaya çalıştıklarına bakmak aydınlatıcı olacaktır. Malumunuz Başbakan Erdoğan yetişkin üniversite öğrencilerinin çok azının tercih ettiği bu barınma şekline savaş açmış ve Türkiye’de haftalarca sürecek bir gündem oluşturmuştu. Başbakan’ın bu müdahaleci tarzının Karaman Hoca tarafından hemen dinen meşrulaştırıldığını görmekteyiz.  
Mesela özel hayatın ve azınlık haklarının korunması konusunda Karaman Hoca demişti ki: “Çoğunluğun istemediği, zararlı, çirkin, gayr-i meşru gördüğü bir davranışı, bir uygulamayı, bir ilişkiyi hükümetler de kanun ve düzenlemelerle koruyamaz… Çoğunluğa göre bu durum ahlaksızlık, rezillik, onursuzluk, ayıp, günah (zina), düşüklük… olarak kabul ediliyorsa durum ne olacak? Ben söyleyeyim: Toplum (apartman, mahalle, çevre…) buna tepki gösterecek, çirkin duruma bir şekilde müdahale edecek, mahalle baskısı yapacaktır. Baskıya maruz kalanlar medyayı ve devlet kurumlarını kullanarak yardım isteyecekler, medya karışacak, devlet kurumları da baskıyı engelleme bakımından gevşek davranacaktır… Peki çare nedir? Bana göre birinci çare, yüzde yüze yakını Müslüman olan bu toplumda ‘İslam’ı temel referans alan bir demokratik düzen’dir. Liberal demokraside ısrar edilecekse hükümetlerin, bu rejime ters düşen devlet davranışlarına teşebbüs etmemesi, ama bireylerin, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini ‘gönüllü olarak’ kullanmamalarıdır. İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur.” (Yeni Şafak, 8 Kasım 2013.) Yine tek soru: Karaman Hoca’nın bu tavsiyesini Müslümanların azınlıkta olduğu Avrupa ülkeleri; Myanmar ve benzeri yerler için de yapabilme ihtimali var mıdır?
“Eğer bir evde nikahsız bir çift yaşıyorsa veya kızlı erkekli öğrenciler birlikte kalıyorlarsa yahut da bir evde ülke için tehlikeli olan bazı faaliyetlerin yapıldığı konusunda ciddi şüpheler varsa İslam’a göre devlet bu evi denetler, basar, gayr-i meşru olan fiilleri engeller, failleri cezalandırır. (Yeni Şafak, 10 Kasım 2013)
Çoğunlukçu demokrasi hakkında Karaman Hoca demişti ki: …Çok partili demokrasilerde iktidara gelmenin tek aracı sandıktır, oydur. Büyük çoğunluğun istemediği bir şeyi yapan iktidarların bir sonraki seçimde oy, hatta iktidarı kaybetme ihtimali kesine yakındır. Bu sebeple de hükümetler (devlet) mesela kürtajı serbest bırakma, eşcinsellerin evlenmesini meşrulaştırma gibi adımları atmayı istemez. …Ha, ‘bu böyle olmasın, bireysel hak ve özgürlükler çoğunluğa rağmen verilsin ve korunsun, çoğunluk azınlığa ve bireye ahlak dayatmasın...’ diyenler olabilir, onları da kimsenin engellediği yok, herkes diyeceğini diyor, ben de diyeceğimi diyorum.” (Yeni Şafak, 15 Kasım 2013) Ama Karaman Hoca’nın dedikleri bir şekilde hükümet icraatına dönüşüyor.
“Hürriyete dayanarak çoğunluğun dini ve ahlaki değerlerini hiçe sayan, bunlara saygı göstermeyen, alenen çiğneyen kimseler yaptıklarının sonucuna da katlanmak durumunda kalırlar… İşte bunlar olmasın diye -sınırlama mevzuatta bulunsun bulunmasın- sosyal hayat hürriyete sınır getirir, hür kimseler kendi iradeleriyle hürriyetlerini sonuna kadar kullanmazlar.” (Yeni Şafak, 20 Aralık 2013)
Hizmet Hareketi’nin düşmanlaştırılarak hedefe konma tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde ise Karaman Hoca demiştir ki: “Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: ‘Zarar-ı âmmı def'içün zarar-ı hâss ihtiyor olunur’. Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim: Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.” (Yeni Şafak, 19 Aralık 2013.) Bu bir “gönül rahatlığı içerisinde yok edebilirsiniz” demek değil de nedir?
Halk Bank Genel Müdürü’nün İHL ve üniversite için bağış olduğunu iddia ettiği evinde ayakkabı kutuları içerisinde bulunan 4,5 milyon dolara dair tartışmalar sürerken Karaman Hoca şunları yazmıştır: “Şimdi Müslümanların daha hür, daha rahat oldukları bir zamanda hayır kurumlarına ve din hizmetine ait yapılara yapılan yardımların mesele yapılması, bunlara ayrılmış olduğunu ilgililerin onayladıkları ve tanıklık ettikleri meblağlara, ‘mal bulmuş mağribî gibi’ el koymaları, verenleri ve aracılık edenleri sahtekarlık ve hırsızlıkla suçlamaları düşündürücüdür. Toplamada, bir yerde korumada, aktarmada, kayıtta usulsüzlükler olabilir, kimse ‘bunlar oluversin’ demez, ama usul hatası başkadır, hayır ve hizmet sahiplerini bin pişman hale getirecek kötü muamele başkadır.” (Yeni Şafak, 29 Aralık 2013.) Böylece ne olmuş oluyor, evinde 4,5 milyon dolar bulunan kamu bankası müdürü “tertemiz bir hayırsever” olmuş oluyor.
Dolaylı rüşvet sayılabilecek uygulamalar hakkında yine Karaman Hoca demişti ki: “Bana o değil ama birçok kişi, ‘Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır?’ diye sordular. Buna verdiğim cevap şudur: Hayır işlesin diye teşvik ve sevk ettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir. Bir yerlere yardım edecek diye bir kimseye ‘layık, ehil, en iyisi, en hesaplısı, kamu için en yararlısı olmadığı halde’ ihale verilirse yapılan ihanet olur ve elbette caiz olmaz.” (Yeni Şafak, 27 Aralık 2013.) Belli ki bu fetva yaygın şekilde ve iyice yanlış yorumlanarak uygulanıyor. Oysa Karaman Hoca rahatlıkla kamu ihaleleriyle, iş adamlarının hayır işlerini bu ihalenin verilmesinde yetki sahiplerinin yönlendirmesinden tamamen ayırabilirdi.
Yolsuzluk ve rüşvet skandalının ortaya çıkması sonrasında muhalifleri nasıl gördüğüne dair Karaman Hoca’nın yazısından: “Gezi kalkışmasını ve benzerlerini tezgahlayan yapılar da millet-devlet düşmanlarıdır. Devletini ve milletini sevenlerin bunlara destek vermesi düşünülemez. Şimdi de derin yapıların bütün silahlarını üzerine çevirdikleri bir Erdoğanımız var; duam onu ve namuslu çevresini Allah’ın koruması, tavsiyem ise milletini, mukaddesatını seven herkesin bu korumaya vasıta ve yardımcı olmasıdır.” (Yeni Şafak, 22 Aralık 2013.)
Bu ülkede görünürde elbette anayasa, ceza hukuku, temel hak ve özgürlükleri esas alan evrensel hukuk ilkeleri var. Ama sanki bir de böyle pek görülmeyen ama herkesin hayatını etkileyen bir “paralel hukuk” var.
Mutlu yıllar…