yolsuzluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolsuzluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2014 Salı

‘Mübarek modeli’ne doğru!


Son iki ayda yaşananların kabataslak özetine şöyle bir baktığımızda yepyeni bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu anlamak için büyük bir dahi olmaya gerek yok. 17 Aralık’ta yapılan ve 25 Aralık’ta ise yapılması engellenen yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrası ortaya saçılan bilgi ve belgelerde dudak uçuklatan iddialar bulunuyor. Normal bir demokratik hukuk devletinde hükümetin yüzlerce defa topyekün istifasına yol açabilecek bu devasa skandallara rağmen Erdoğan hükümeti halen iktidarda kalmayı sürdürüyor. Neresinden bakarsanız bakın demokratik değerler, en temel hukuk kuralları ve en sıradan etik ilkeler açısından tevili zor bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz.
Oysa, Türkiye’nin finansal sistemine dahil edilen İran’ın yarı-legal on milyarlarca dolarının hem finansal sistemimizi nasıl zehirlediği, hem de iktidardaki siyasal eliti nasıl yozlaştırdığı bir yana, Başbakan Erdoğan’ın bizzat kendisinin ve en yakınlarının bile adının geçtiği dudak uçuklatıcı yolsuzluk, rüşvet ve nüfuz istismarı skandallarının onlarca kez hükümeti istifaya zorlaması gerekirdi. Şayet Türkiye hesap veren bir hükümetin bulunduğu gerçek bir demokratik hukuk devleti olmuş olsaydı, adı bu skandallara doğrudan ya da dolaylı karışmış hükümet üyelerinin derhal istifa ederek, yargı önünde aklanmalarını sağlayacak süreçlere tabi olmaları icap ederdi.
Uluslararası yaptırımlar altında bunalan İran’ın, Reza Zarrab gibi özel ajanlar üzerinden Türkiye finans sistemini kullanarak dolaşıma soktuğu milyarlarca dolarlık gri/kara sermayeye eli değen herkesin bugün yargı önünde hesap vermesi gerekirken, maalesef tam tersi oluyor. Aynı zamanda bir milli güvenlik meselesi niteliğinde olan bu uluslararası skandalları ortaya çıkaran savcılar ve polisler hedef haline getirilmiş bulunuyor. Bir başka ülkenin çıkarlarına hizmet ederken, şahısları için de on milyonlarca dolarlık rüşvet ve haksız kazanç sağlayanlar, bir de utanmadan başkalarını ihanetle, işbirlikçilikle, dış güçlerin taşeronu olmakla ve casuslukla suçlayabiliyorlar. 29 yaşındaki bir İranlı işadamının yasal olmayan bazı çıkarlarını korumak için “Abicim sen rahat ol. Vallahi öyle bir şey varsa, senin önüne ben yatarım ya!” diyebilen bir eski İçişleri Bakanı’nın büyük bir yüzsüzlük örneği sergileyerek utanmadan, sıkılmadan hala halkın karşısına çıkarak seçim propagandası yapabildiği garip bir ülke oldu Türkiye.
İstanbul’a 3. köprü, 3. havalimanı gibi köprüler, otoyollar, demiryolları ve benzeri devasa kamu ihalelerinin verildiği AKP çevresinden iş adamalarının mafyatik baskılarla oluşturdukları illegal para havuzlarını pervasızca kullanan hükümetin nasıl bir medya mühendisliğine soyunduğunu artık kamuoyu yakından biliyor. Bununla yetinmeyip tek tek gazetecilerin işten atılması için Başbakan Erdoğan’ın veya yakın çevresinden Yalçın Akdoğan gibi isimlerin nasıl etkin olduğu da gün be gün netlik kazanıyor. Hasan Cemal, Derya Sazak, Can Dündar gibi işini kaybetmiş gazetecilerin ve hala görevde olan Fatih Altaylı’nın bu konuda söyleyip yazdıkları bile bir kanaat oluşturmaya fazlasıyla yeter. Üstelik hükümetin mikro düzeydeki medya mühendisliğinin örnekleri bundan da ibaret değildir.
Mahkeme kararıyla yapılan ve yargısal süreç tökezletildiği için ortalığa saçılan yasal dinlemelere takılan Başbakan Erdoğan’ın medyaya merakının yurtdışında bir resmi ziyaretteyken bile telefon açıp bir televizyonun altyazısına müdahale edecek düzeyde olduğunu da artık herkes biliyor. “Alo Fatih” jargonuyla artık tarihi ve tarjik bir ironi malzemesine dönüşen Başbakan Erdoğan ve yakın çevresindekilerin medyaya müdahaleleriyle muhalif siyasetçilerin seslerinin duyurulması engelleniyor, muhabirlere, sayfa tasarımcılarına varıncaya kadar medya sektöründe çalışanlar işlerinden edilebiliyorlar. Türkiye’nin AKP iktidarları döneminde aşama aşama basın özgürlüğü konusunda nasıl dünyanın en berbat ülkelerinden biri haline geldiğini ise en iyi Freedom House, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) gibi uluslararası kuruluşların muteber raporları gösteriyor.
Basın ve ifade özgürlüğü alanında hal bu iken uzun ve zorlu mücadeleler neticesinde Türk halkının elde ettiği bireysel hak ve özgürlükler alanındaki kazanımlar da tek tek geri alınıyor. Kullanılan bütçe üzerinden hükümetin icraatlarını denetlemekle yükümlü olan Sayıştay birkaç yıldır resmen işini yapamaz hale getirilmiş durumda. Kendisi dışındaki herhangi bir resmi ya da sivil güce tahammülü olmayan Başbakan Erdoğan, son HSYK yasasıyla 2010 referandumunda yüzde 58’in destek verdiği demokratik yargı kazanımını da geriye almış bulunuyor. Öyle ki, anayasa hukukçuları Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanması durumunda bu düzenlemenin yargıyı 12 Eylül 1980 darbe döneminin bile gerisine götüreceğini ve yargıyı yürütmenin bir aygıtı haline getireceğini söyleyip duruyor. AB, Avrupa Konseyi, AGİT, Venedik Komisyonu ve benzeri uluslararası örgütler de yapılanın nasıl bir felaket olduğuna dair uyarı üstüne uyarı yapıyor. Ama dinleyen, kulak asan kim?
Bir taraftan gazete ve televizyonların önemli bir kısmı doğrudan hükümet kontrolüne alınırken, bir kısmı üzerinde de görülmedik baskılar kuruluyor. Farklı bir görüşün ya da yaklaşımın geniş halk kitlelerine erişimini engellemek için ancak adı resmen konulmuş diktatörlüklerde görülebilecek yöntemlere başvuruluyor. Tüm baskıcı rejimlerde olduğu gibi konvansiyonel medyanın sesinin kısıldığı oranda internet ve sosyal medya alternatif bir iletişim ve etkileşim mecrasına dönüşüyor. İşte bu yüzden Erdoğan Hükümeti, internet ve sosyal medya mecralarını da tamamen kontrolü altına alacak, mahkeme kararı olmaksızın bir bürokratik yapının kararıyla 4 saat içerisinde her türlü yayını durdurabilecek bir yasal düzenleme yapmış bulunuyor. Bu yasa da yurtiçinden fikir ve ifade özgürlüğüne duyarlı demokrat çevrelerden ve dışardan da uluslararası örgütlerden yoğun eleştiri alıyor. Ama duyan kim, dinleyen kim?
Bütün bunlar olurken, tavrını oldum olası özgürlüklerden, insan haklarından, demokrasiden, devletin şeffaflaşmasından, hesap verir hale getirilmesinden, AB üyeliğinden, küresel sistemle entegrasyondan yana koymuş olan Türkiye’nin en geniş katılımlı sivil toplum oluşumu olan Hizmet Hareketi, hükümet tarafından hedefe konuyor. Doğrudan ya da dolaylı pek çok suçlama yönelten hükümet, bir taraftan siyasal İslamcı vizyonunun gereği olan totaliter/otoriter bir sistemin taşlarını döşerken, bir taraftan da bu konuda en önemli engellerden biri olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ni tamamen tasfiye etmeye çabalıyor. Bunları yaparken de, Bank Asya’yı batırma girişiminde olduğu gibi, ne ahlak, ne hukuk ne de insaf tanıyor. Böylece Başbakan ve yakın çevresinin de adının karıştığı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin  en büyük yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve haksız kazanç skandallarından dikkatler başka yöne çekiliyor ve bu skandalların üstü örtülmeye çabalanıyor.
Peki tüm bunların başlıktaki “Mübarek modeli” ile ne alakası bulunuyor? Onu da müsaadenizle açıklamaya çalışayım. Sandıktan aldığı güçle iktidarını koruyan Başbakan Erdoğan’ın son yıllardaki pek çok eylem ve icraatı ne yazık ki demokrasiyle, hukuk devletinin temel ilkeleriyle, temel insan hak ve özgürlükleriyle bağdaşmıyor. Her geçen gün baskı ve yasakçılık ülkemizde güç ve zemin kazanıyor. Ama o da ne! Tam da bunlar oluyorken gerek terör örgütü PKK ile yürütülen süreç, gerekse Kıbrıs’ta Batılı güçleri tatmin edebilecek önemli adımlar atılıyor. Önümüzdeki yakın dönemde bu adımlara ekonomik açıdan zaten yolunda olan İsrail ile sorunlu siyasi ve diplomatik ilişkilerin düzeltilerek güçlendirilmesi de eklenirse sakın kimse şaşırmasın. Böylece Başbakan Erdoğan ve hükümeti yabancı güçler açısından uyumlu, bu güçlerin bölgesel çıkarlarına duyarlı, kolayca iletişime geçilebilecek ve doğrudan etki edilebilecek kullanışlı bir yönetim haline gelebilir.
Tıpkı öncülü Enver Sedat gibi muhabberat devletine dayanan Hüsnü Mübarek’in de 32 yıllık diktatorya yönetimi boyunca yaptığı da bundan ibaret değil miydi? Mısır sistem olarak anayasal bir cumhuriyetti. Fiili durum tam tersi olsa da kağıt üzerinde hak da vardı, özgürlük de,  hukuk da. Üstelik periyodik seçimler de yapılıyordu. 1979’da imzalanan Camp David anlaşmasından itibaren İsrail’in güvenliği açısından faydalı pozisyonunu koruduğu, başta ABD olmak üzere Batı’nın çıkarlarını gözettiği müddetçe Mısır yönetiminin içeride vatandaşlarına ne yaptığı kimin umurunda oldu? İşte Erdoğan da belli ki aynı yolu izliyor. İçi boşaltılarak tamamen kendi hizmetine amade kılınmış anayasal sistem, hilelerin mümkün olduğu seçim sandığına indirgenmiş (Mübarek yüzde 90’lar civarında oy alırdı) bir demokrasi anlayışı, keyfi müdahalelerle patlatılmaya hazır mayınların döşendiği hukuk ve özgürlükler alanı hem görüntüyü kurtarabilir, hem de de her türlü otoriter-totaliter baskıya zemin oluşturabilir.  
İçerdeki basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki ihlaller ve baskılar artıp, en temel hakların bile kısıtlandığı, hukukun yok sayıldığı ya da yargının hükümetin bir aracına dönüştüğü otoriterleşme süreci güç kazandıkça Kıbrıs, PKK, İsrail ve benzeri konularda Erdoğan Hükümeti’nin atacağı adımların nasıl bir seyir izleyeceğini daha yakından takip edin derim. Sonra demedi de demeyin!

30 Ocak 2014 Perşembe

‘Paralel devlet’ ve ‘milli irade hırsızları’


Son dönemdeki gelişmelerle “ileri demokrasi” palavrası da, “güçlü ekonomi” masalı da maalesef öldü. Ama “paralel devlet” ile “milli irade hırsızları” dimdik ayakta. Sakin olun! Hemen telaş etmeyin! Önce “paralel devlet” ve “milli irade hırsızlığı” argümanlarının mucitleriyle aynı şeyi mi söylüyorum azıcık sabır gösterin ve yazacaklarımı bir okuyun…
Bir örgütlenme modeli olarak devletleri suç, çıkar ve terör örgütlerinden ayıran şey meşruiyetidir. Demokrasi ile yönetilen rejimlerde devlete meşruiyet kazandıran ilk şey, devlet kurumlarını yöneten iradenin halkın iradesinin tecellisi niteliğinde olmasıdır. İkincisi ise halk tarafından göreve getirilen bu iradenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuk çerçevesinde olması ve adalet ilkesinden asla sapmayacak şekilde hukuka dayanmasıdır. Şimdi son dönemde yaşadığımız olayların analizini bu zaviyeden şöyle bir yapalım.
Herkesin bildiği gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının patlak verdiği 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana, “en iyi savunma saldırıdır” mantığıyla hareket ediyor. Bugüne kadar adı hiçbir suça ya da gayri meşru eyleme bulaşmamış Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş masum insanları, yolsuzluk soruşturmalarının arkasındaki güç olarak algılıyor ve devlet içinde ayrı bir devlet niteliğinde hareket eden bir “paralel devlet” olmakla itham ediyor.
Ne enteresandır ki, milyonlarca insanı rencide edecek şekilde “paralel devlet” iftirasının gündeme getirilmesinin üzerinden neredeyse 1,5 ay geçmesine rağmen, ortaya ne somut bir delil konabilmiş, ne de bu iddialar hakkında herhangi bir soruşturma açılabilmiş değil. Buna rağmen, Başbakan Erdoğan başta olmak üzere hükümet üyeleri katıldıkları her TV programında, verdikleri her demeçte ve her mitingde durmaksızın ve giderek dozu yükselterek “paralel devlet” iftirasını dillendirmeye devam ediyorlar. Üstelik sadece bu insafsız, temelsiz, kof ve hoyrat iftirayla da yetinmiyorlar. Eğitim merkezli insani faaliyetleri 160 ülkeye ulaşmış bir büyük sivil toplum hareketinin gönüllülerine “çete”, “suç örgütü” olmak iftirasını atıyorlar. Bununla da tatmin olmuyor olmalılar ki, insanlık tarihinin belki de en insancıl ve en barışçıl sivil toplum gönüllülerini olabilecek en aşağılık suçlamayla, yani “Haşhaşi” olmakla itham ediyolar. Bu itham ve iftiraların elbette ki kısa ve uzun vadeli sonuçları olacaktır. Ümit ediyorum ki, özellikle ilk seçim sandığına yansıyacak bu muhtemel sonuçlardan gırtlağına kadar yolsuzluk ve hırsızlığa bulaştıkları iddia edilen iktidar çevreleri pek memnun kalmayacaklardır.
Yukarıda da belirttiğim gibi devleti devlet yapan dayandığı demokratik meşruiyet ve eylemlerinin cari hukuka bağlılığıdır. Hükümet üyelerinin de adının karıştığı yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlükleri araştıran savcılar ve savcıların hukuk çerçevesindeki emirleriyle hareket eden polis yetkililerinin hukuk dışı hareket ettiğine dair bugüne kadar ortaya konulmuş herhangi bir somut delil bulunmuyor. İşte tam da hukukun; ve demokratik hukuk devleti olarak tanımlanan rejimlere ruh veren şeffaflık, hesap verebilirlik ve kanun önünde eşitlik ilkelerinin gereğini yapan bu kamu görevlileri Başbakan Erdoğan ve ekürisi tarafından pervasızca “paralel devlet” olmakla itham ediliyorlar. Oysa görevlerini icra ederken hukuk ve demokrasinin gereğini yerine getirenlerin hukuk dışı ya da keyfi herhangi bir eylemi söz konusu değilken, son 1,5 aydır hükümetin pek çok eylem ve tasarrufunun keyfi, hukuk dışı ve gayri meşru olduğuna dair tonlarca delil ve emare bulunuyor.
Şimdi birinci soru şu: Hukuk çerçevesinde hareket eden, sadece ve sadece hukukun kendilerine verdiği sorumluluğu yerine getiren, bu sorumluluğu yerine getirirken de yetki ve gücünü yine hukuktan alan savcı, hakim ve polis amirlerinin “paralel devlet” olduğunu kim, nasıl iddia edebilir?
İkinci ve daha vahim soru ise şu: Her ne kadar halktan aldıkları oyla iktidara gelmiş olsalar da bir siyasal kadro, şayet siyasal rejime demokratik hukuk devleti karakterini kazandıran güçler ayrılığı ilkesini hiçe sayıp meşru demokratik sistemin kontrol ve denge mekanizmalarını işlemez hale getiriyorsa; hiçbir kural, kanun, norm, ahlak ve teamül tanımaksızın alabildiğine keyfi hareket ediyorsa; “paralel devlet”, “çete”, “Haşaşi”, “in” ve benzeri iftiralarla dolu suçlamalar eşliğinde masuniyet ilkesini hiçe sayıp binlerce polis yetkilisi ve memurunu, yüzlerce yargı mensubunu görülmedik bir yargısız infaza tabi tutarak yerinden ediyorsa; ancak Ortaçağ’ın hukuksuz derebeylikleriyle mukayese edilebilecek kaba kuvvete başvurarak ve hukuka aykırı hoyrat yöntemler kullanarak yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık soruşturmalarının üstünü örtüp, delilleri karartma yoluna gidiyorsa “paralel devlet” olarak anılmayı asıl bu siyasal kadro hak etmez mi?
 Meşru demokratik devleti devlet yapan şayet hukuk ve demokratik kurallarsa, bu devletin kurumlarını kullanma kılavuzu ve hatta ruhu niteliğindeki hukukunun gereğine göre hareket edenler midir “paralel devlet”,  yoksa yöneten ya da yönetilen ayırt etmeksizin herkesi bağlaması gereken bu cari hukuk dışında “fetvalarla”, dinen de hukuken de tartışmalı “dini cevazlarla” mevcut hukuk düzeninin dışında ve belki de  hukuk düzeninin aleyhine olacak şekilde keyfi hareket edenler midir “paralel devlet” ithamını hak edenler? Bu hayati sorunun cevabı bana göre çok açık. Ama sizin vereceğiniz cevap tamamen sizin vicdanlarınıza kalmış!
Bir de tabi kendi adıyla birlikte bazı yakınlarının, başında bulunduğu hükümetin bazı üyelerinin ve kendisine yakın bazı bürokratların adları yolsuzluk, usulsüzlük, kayırmacılık, rüşvetle anılan, yani özetle kendisi ve çevresindekiler bir nevi hırsızlıkla suçlanan Başbakan Erdoğan, yolsuzluk soruşturmalarını hükümetine karşı girişilmiş bir darbe olarak nitelendiriyor. Yetinmiyor sıklıkla “Asıl hırsızlık nedir biliyor musunuz?” diye soruyor ve kendisi cevaplıyor “Millet iradesini çalan hırsızlıktır.” Başbakan Erdoğan bu söylemi son dönemde çok sık tekrarlıyor. Belli ki bu söyleme çok inanıyor… Yine şaşıracaksınız belki ama Başbakan Erdoğan bu argümanında da haklı. Çünkü “millet iradesini çalan hırsızlar”ın olduğunu en iyi kendisi biliyor. Açıklayayım…
Başbakan Erdoğan, bugüne kadar girdiği her seçimi partisinin oylarını artırarak kazanan bir siyasetçi oldu. Bu başarısında hiç şüphesiz parti programında ve seçim programlarında vaat ettiklerini gücü yettiğince yerine getirmenin etkisi büyük oldu. O dönemlerde pek çok farklı kesimden insanlar da demokratikleşme reformlarına destek oldu. Yeni sorum şu: Peki Başbakan Erdoğan, son seçimlerde vaat ettiklerini şimdi ne kadar yerine getiriyor? Partisinin seçim manifestosunda vaat ettiklerini mi, yoksa bunların tam tersini ya da hiç alakası olmayan şeyleri mi yapmakla meşgul?
Mesela Başbakan Erdoğan, 12 Haziran 2011 seçimleri öncesi halktan oy isterken, 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sayesinde demokratikleştirilen yüksek yargı sistemini eskisinden daha hukuksuz ve anti-demokratik hale getireceğim demişti de bizim mi haberimiz olmadı? Mesela, şeffaflık ve hesap verebilirlik Türkiye’ye göre değil deyip, Sayıştay’la birlikte tüm denetim mekanizmalarını devre dışı bırakmayı mı vaat etmişti? Ya da daha henüz 6 ay önce değiştirilen şike yasasından dolayı ceza alacak yakınlarını korumak için alelacele bu yasayı yeniden değiştirmeyi vaat ettiğini hatırlayanınız var mı? Peki, eğitimde 4+4+4 sistemi ve özel dershaneleri kapatma benzeri vaatlerini ne zaman dile getirdi? Yandaş işadamlarına verilecek kamu ihalelerinin niteliğine göre kamu ihalesi kanununda sürekli değişiklik yapmak da vaatleri arasında var mıydı? Bununla da yetinmeyip kamu ihalelerinde yolsuzluk ya da usulsüzlüklere dair kanunda değişiklikler yaparak radikal ceza indirimlerini de vaat etmiş miydi? Güçler ayrılığını hiçe sayacağına, yargıyı işlemez hale getireceğine, keyfi kararlarla devleti otoriter bir aşiret devletine dönüştüreceğine dair vaatlerini hatırlıyor musunuz? Ya da herkes için bağlayıcı olan cari hukuk yerine özellikle akçeli işlerde bazı din adamlarının vereceği dinen, hukuken ve ahlaken tartışmalı fetvalara göre hareket edeceğini de söylemiş miydi? Ya peki meydan meydan dolaşarak bağıra bağıra dile getirdiği demokratik bir anayasa yapma vaadinin gerekleri nerede?
Herhalde bugünlerde yapılabilecek en kolay şey Başbakan Erdoğan’ın vaat ettiği halde gerçekleştirmediği, seçimler öncesinde hiç gündeme getirmediği halde bugün tüm gücüyle gerçekleştirmeye çalıştığı şeylerin listesini yapmak olsa gerektir. Halka daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk, daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık ve hesap verebilirlik, yeni bir anayasa ve AB uyum sürecine hız vermeyi vaat ederek oy istemek ve istediğini halktan güçlü bir şekilde almak… Ama vaat ettiklerini gerçekleştirmek yerine otoriter ve keyfi bir yönetim sergileyerek demokrasi ve hukukla bağdaşmayan anakronistik hayaller peşinde koşmak… Allah aşkına asıl “milli irade hırsızlığı” ve “milli iradenin aldatılması” bunlar değildir de nedir!!!

29 Aralık 2013 Pazar

Alın size dört başı mamur bir uluslararası komplo teorisi

17 Aralık’tan bu yana Türkiye dört bakanın,  üç eski bakanın oğlunun, kamu bankası Halk Bank’ın Genel Müdürü’nün, İranlı işadamı Reza Zarrab’ın, bazı Türk işadamlarının ve daha birçok kişinin adının karıştığı rüşvet, kara para aklama ve yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyor.
Bu ilk dalga yolsuzluk operasyonu sonrasında da, yargıya ve polise müdahale edilerek engellenen 2. dalga yolsuzluk operasyonları sonrasında da hükümet, iddia edilen hırsızlıkların ve yolsuzlukların üzerini örtmek için olup-biteni bir “uluslararası komplo” olarak sunmaya çabaladı. Hükümet çevrelerinin dört elle sarıldığı bu komplo teorisine göre ekonomik ve siyasal açıdan büyüyerek yükselen Türkiye’nin önünü kesmek isteyen uluslararası güçler bir finansal darbe hazırlamışlardı. Bu dış güçler, bazı “yerli işbirlikçileri”ni de kullanarak en büyük kamu bankalarından biri olan Halk Bank’ı da işin içine katmış ve Türkiye’ye büyük bir darbe vurarak güçlenmesini engellemek istemişlerdi.
Bu komplo teorisine göre Halk Bank önemliydi, çünkü Türkiye’nin yükselen ekonomisinin finansmanını sağlayan belli başlı bankalardan biriydi. Ve bu banka, izlediği nükleer silah programından dolayı uluslararası yaptırımlar altında inleyerek can çekişen İran ekonomisine ve İran devletine adeta hayat veren bir nefes borusu haline gelmişti. Ambargo ve yaptırımlarla uluslararası siyasal sistemden olduğu gibi uluslararası finans sisteminden de dışlanan İran uluslararası para transferinde de büyük zorluklarla karşılaşmıştı. İşte bu noktada bazı uzmanların dikkat çektiği gibi Halk Bank, İran’ın adeta merkez bankası gibi bir vazife görmüştü.
Yaptırımlar altındaki komşumuz İran, zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının satışından elde ettiği gelirin transferinde zora girdiği oranda Türkiye’ye muhtaç hale gelmiştir. Türkiye de hem kendi aldığı enerjinin ödemelerini hem de üçüncü ülkelerden İran’a para ve altın transferlerini kolaylaştıran bir mekanizma oluşturmuştur. Uluslararası para piyasalarında yasal olarak dolaşamayan İran devletinin parası, yarı-legal bir hüviyete bürünerek İran derin devletinin belirlediği özel kişiler üzerinden uluslararası ticarete sokulmuştur. Bu yarı-legal ticaretin son zamanlarda daha ziyade altın ihracatı kılıfıyla yapıldığını da hepimiz biliyoruz.
İran Türkiye üzerinden transfer ettiği finansal kaynakların bir kısmını kendisi için kullanırken, bir kısmını ise muhaliflere karşı verdiği savaşta katliamcı Esed rejiminin finansmanı için kullanmıştır. Yani Türkiye hükümeti, bir taraftan Suriye’de Esed karşıtı ve muhalif yanlısı bir siyaset izliyormuş görüntüsü verirken, aslında Esed’in katliamlarda kullandığı silahların alımında harcadığı paraların İran’a transferine aracılık etmek gibi çelişkili bir duruma düşmüştür. Bu çelişkili durumun inandırıcı bir izaha ihtiyacı vardır.
Öte yandan, 17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk/rüşvet skandalının baş aktörü durumundaki Reza Zarrab, uluslararası finansal yaptırımlar altında olduğu dönemde İran devletinin araçsallaştırıp aktörleştirerek para transferlerinde kullandığı 40’a yakın şahıstan sadece biridir. Zaten Zarrab da basına yansıya ifadelerinde para transferi ve altın ihracatı ile uğraşan pek çok isimden sadece biri olduğunu ifade etmiştir. Derin İran’ın adamı olduğu izlenimi veren Zarrab gibi isimler ise, belli ki kendilerini garanti altına almak ve yarı-legal bu faaliyetlerinin herhangi bir engellemeyle karşılaşmasını önlemek için etkili çevrelere ve isimlere nüfuz etmeye çalışmışlardır. Bu amaçla, artık kim olduklarını herkesin bildiği söz konusu çevreleri son ana kadar tıkır tıkır işleyen bir networkun parçası haline getirmeye çaba harcamışlardır. Bu noktada, yakalandığı zaman henüz 29 yaşında olan Zarrab’ın, yabancı kökenli olmasına ve bu genç yaşına rağmen Başbakanın ve Başbakan yakınlarının ve pek çok bakanın bulunduğu protokollere girme başarısını bir yerlere not etmek gerekir.
Bu arada, tabii şunu da unutmamak gerekir ki, şu ana kadar yolsuzluk operasyonları kapsamında ortaya çıkan isimler ve ilişkiler sadece ve sadece Reza Zarrab’ın, altın ihracatı ve para transferi yaparken oluşturduğu ilişkiler networkundan ibaret. Üstelik Zarrab’ın İran parasını kullanmak suretiyle doğrudan ya da dolaylı rüşvet vererek oluşturduğu tüm ilişkilerinin ortaya çıkanlardan ibaret olup olmadığını ise henüz bilmiyoruz. Daha kötüsü İran’ın bu türden yarı-legal para transferlerinde kullandığı Zarrab gibi muhtemel diğer isimlerin kim olduklarını da, bu isimlerin hükümet ve bürokraside ne tür ilişkilere sahip olduklarını da yine bilmiyoruz.
Gelelim uluslararası komplo kısmına. Malumunuz İran’da 14 Haziran günü cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Rejimin müsaade ettiği birkaç adaydan biri olan Hasan Ruhani cumhurbaşkanı seçildi. Ruhani’nin göreve resmen başladığı Ağustos ayından itibaren ise İran, nükleer müzakerelere yeniden başlamak ve uluslararası sisteme geri dönmek için müthiş bir isteklilik sergiledi. “Sempati taarruzu” olarak tanımlanan bu girişimden çok önemli sonuçlar almayı başardı. Yakın zamana kadar uluslararası yaptırımlar altında inleyen İran üzerindeki siyasi, diplomatik, ekonomik, ticari ve finansal baskılar hafifledi. İran’ın Türkiye üzerinden yarı-legal doğrudan ya da dolaylı para transferlerine ihtiyacı neredeyse kalmadı. İran uluslararası sistemle arasını düzelttiği gibi uluslararası finansal sisteme de geri dönüş yapmaya başladı.
İşte bu yüzden diyorum ki, olup-biteni illa uluslararası bir komplo ile açıklamak zorundaysak, bu komplonun arakasındaki dış gücün bir başka ülke ya da ülkeler grubu olmasındansa bu doğu komşumuzun olması ihtimali çok daha güçlüdür. Genel Müdürü’nün aldığı iddia edilen rüşvetlerden dolayı Halk Bank’ın da adının karıştığı yolsuzluk-rüşvet skandalının tam da böyle biz zamanda ortaya çıkmasını açıklayacak akla en yatkın komplo teorileri İran’ı es geçerek asla formülize edilemez.  
Öte yandan, şayet Başbakan’ın ve hükümet çevrelerinin büyük bir iştihayla iddia ettiği gibi bu “komplo”nun arkasında Batılı güçler olmuş olsa idi, herhalde bu komployu İran’ın yeniden uluslararası sistemle barıştığı bir dönemde değil, İran’a en büyük darbeyi vuracakları yaptırımların zirvede olduğu dönemde gerçekleştirmeleri gerekmez miydi? Oysa yaşananlar net olarak şu: Yoğun yaptırımlar altındaki İran, ekonomik açıdan son derece sıkıntılı bir döneminde bazı kişileri araçsallaştırarak finansal ihtiyaçlarını yarı-legal yöntemlerle karşılamakta kullandı. Bugün ise Batı ile yaşadığı nükleer krizde yumuşama sağlanıp, ambargolar/yaptırımlar hafiflemeye başlayınca söz konusu bu maşalarını devre dışı bırakıyor. Bunu yaparken de maşalarından rüşvet alan siyasileri ve bürokratları deşifre ederek bölgesel ve tarihi rakibi olan Türkiye’ye büyük bir darbe indiriyor.
Tabi yaşananları başka türlü okumak da mümkün: İran, Başbakan’ın ifadesiyle “hayırsever” aktörleri aracılığıyla oluşturduğu çıkar networkuna Türkiye’nin en etkili isimlerini de dahil etmek suretiyle yolsuzluk soruşturmalarının derinleşmesini önlemeyi ve kendi aktörlerinin geleceğini güvence altına almayı hesaplamış da olabilir. AKP hükümetinin kendisini temize çıkarma ve bakanlarını kurtarma çabaları sayesinde İran’ın finans ve nüfuz ajanlarının da mecburi olarak kurtarılmak zorunda kalacağı planlanmış olabilir.
Doğrusu İran’ın bu hesap ve planlarının tuttuğunu şimdiden söyleyebiliriz. Neticede hükümet, bütün kamuoyunun ve dünyanın gözleri önünde yolsuzluk-rüşvet soruşturmalarını akamete uğratmak ve yolsuzlukların üzerini örtmek için akıl almaz işlere imza atmak zorunda kalıyor. Yüzlerce polis müdürünü görevden alırken, her düzeyde müdahale ederek yargıyı iş yapamaz hale getirmeye çalışıyor. AKP Hükümeti ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan İran’ın iyice tuzağına düşen yetkililer, içine düştükleri pislikten, sadece görevini yapan polislere, savcılara ve masum insanlara çaresizlik içerisinde bulaştırmaya çalışarak kurtulmaya çalışıyorlar.
Unutmayalım ki, Türkiye’deki yolsuzluk operasyonlarına paralel olarak İran yönetimi de düne kadar kullandığı Zarrab ve patronu Babek Zencani gibi isimler ve faaliyetleri hakkında kapsamlı bir soruşturma yürütüyor. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin yaptırımlardan haksız kazanç sağladığı iddiasıyla soruşturulmasını istediği “imtiyazlı” isimler arasında bu tür isimler de bulunuyor.
Türkiye belli ki Tahran’ın çıkarları açısından çok verimli olan İran’ın çok katmanlı ve sofistike bir uluslararası komplosunun hedefi olmuştur. Allah aşkına şu garabete bakar mısınız? Uluslararası sistemde en sıkışık olduğu dönemde Türkiye’yi kullanarak rahatlayan İran, aynı zamanda Türk hükümetinin düşman olarak gördüğü Esed rejimini Türkiye sayesinde elde ettiği mali kaynaklarla desteklemeyi sürdürebilmiştir. Yani hükümetimiz akıl almaz bir şekilde ve bilerek ya da bilmeyerek, Esed’in katliamlarında kullandığı silah ve bombaların finansmanının en büyük yardımcısı olmuştur.
Üstü örtülmeye çalışılan yolsuzluklara yönelik operasyonlarda illa “uluslararası komplo” arayanlara bu da bizim küçük bir hizmetimiz olsun. Mademki uluslararası komplo teorilerine bayılıyorsunuz, alın size dört başı mamur bir uluslararası komplo teorisi…