19 Aralık 2013 Perşembe

Bu bir hırsız-polis olayıdır!


Önce müsaadenizle birbiriyle ilintisiz gibi görünen iki haberi paylaşayım:
Birincisi Habertürk gazetesinin dünkü manşetinde yer alıyor: İstanbul Esenler Otogarı’ndaki metro istasyonunda özel güvenlik görevlisi olarak çalışan 22 yaşındaki Sinan Y., 4 kişiyi kendisine ait indirimli kartı ile turnikeden geçirince mahkemelik oldu. İstanbul Ulaşım A.Ş.’nin 4.9 lira zarara neden olduğu tespit edilen Sinan Y.’den şikâyetçi olması üzerine Y. hakkında 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianameye göre, Sinan Y.’nin başka ilden İstanbul’a gelen ve nereden jeton alacağını bilemeyen bazı kişilere kendisine ait indirimli kart ile geçiş yaptırdığı iddia edildi. Bunun üzerine araştırma yapan İstanbul Ulaşım A.Ş., güvenlik görevlisi Sinan Y.’nin bu şekilde 3’er lira karşılığı 4 vatandaşı kendi kartı ile turnikeden geçirdiğini tespit etti. Bu usulsüz geçişlerle şirketin tam 4 lira 90 kuruş zarara uğradığını ileri süren İstanbul Ulaşım A.Ş. avukatları, Sinan Y. hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Soruşturma kapsamında ifadesi alınan Sinan Y., suçlamaları reddetti. Bunu yardım amaçlı yaptığını, benzer olayların İETT otobüslerinde de sık sık yaşandığını belirten Sinan Y., “Herhangi bir çıkarım ve menfaatim yoktur. Resmi kıyafetli çalışan bir görevli olarak bu şekilde para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” dedi. Ancak soruşturmayı tamamlayan savcılık Sinan Y. hakkında TCK’nın 155/2. maddesi uyarınca “güveni kötüye kullanmak” suçundan 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırladı. Sinan Y.’nin yargılanmasına önümüzdeki günlerde İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlanacak.
İkinci haber ise ajanslardan: Tokyo Valisi Naoki Inose, bir hastane şirketinden para aldığının ortaya çıkması üzerine Perşembe günü görevinden istifa etti. Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği hakkını kazanmasında önemli katkısı olan valinin bir hastane yöneticisinden yarım milyon dolara yakın para aldığı iddia edildi. Japon hükümeti, skandalın “Yaz Oyunları” hazırlıklarını etkileyebileceği gerekçesiyle Vali Inose’a görevinden ayrılması yönünde son günlerde baskı yapıyordu.
Televizyonda canlı yayınlanan bir basın toplantısında, “Olimpiyat ve Engelli Olimpiyatları için hazırlıklar ve hükümet çalışmalarını daha fazla geciktirmemeliyim,” şeklinde konuşan Inose, yaşananlar için özür diledi. Olanları açıklamaya çalıştığını ama hastane yöneticileriyle olan bağı ve parayı alma nedeni hakkında kamuoyundaki şüpheleri gideremediğini itiraf eden eski vali, “Kendim için en iyi çözümün görevimden ayrılmak olduğuna karar verdim,” ifadelerini kullandı. Kasım 2012’de Tokushukai Şirketi’nden aldığı paranın kişisel bir borç olduğunu savunan Naoki Inose, bu borcu geri ödediğini ve hastane zinciri sahibinin karşılığında hiçbir menfaat sağlamadığını iddia etti. Vali asıl mesleği olan yazarlığa dönerken, Tokyo Meclisi olayı soruşturmak için bir komite kurdu.
Her ne kadar 7 yıl hapis istemi fazla gibi gözükse de kamu malının her kuruşu kutsal olduğu için 4,9 TL’lik suiistimal yapıldığı iddiasıyla 22 yaşındaki genç bir görevlinin yargılanmasında sanırım bir sorun görmemeliyiz. Umarım bu genç arkadaşın “para karşılığı ticari amaçlı geçiş yaptırmam kesinlikle söz konusu değildir” sözleri doğru çıkar. Hak etmediği herhangi bir ceza almadan bu iş kapanır.
Tokyo Valisi’nin istifasını ise hak, hukuk, ahlak, tutarlılık, haysiyet ve kamu yönetiminin olmazsa olmazlarından şeffaflık ile halkın güvenini kaybetmemenin son derece önemli olduğu gelişmiş bir ülkede, kişisel çıkar görüntüsü veren bir durum karşısında yapılması gereken bir hareket olarak görüyoruz.
Bulunduğu küçük bir konumu kamuya 4,9 TL zarar verecek şekilde suiistimal ettiği iddiasıyla genç bir görevlinin 7 yıla kadar hapis cezasıyla yargılandığı Türkiye’de, hiç tartışmasız Tokyo Valisi’nden daha önemli konumlarda bulunan bakanlar ve kamu görevlileri ile ilgili maalesef aynı tavır alınamıyor. O genç görevlinin başına gelenler uluslararası bağlantıları da olan büyük meblağlı yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve kara para aklama gibi skandallara adı karışan bazı hükümet üyelerinin ve üst düzey kamu görevlilerinin başına nedense gelmiyor.
Mesela, İran’la allengirli finansal işlerin odağına yerleştirilen bir Türk kamu bankasının Genel Müdürü’nün evinde ayakkabı kutuları içinde 4,5 milyon doların bulunması, herhalde 22 yaşındaki gencecik görevliye atfedilen 4,9 TL’lik zarar iddiasından daha önemsiz değildir. Ama gelin görün ki, başta bizzat Başbakan olmak üzere ne hükümet yetkililerinin açıklamalarında, ne de hükümete yakın medya organlarında böyle bir hassasiyet göremiyoruz. Birileri de çıkıp, “söz konusu kamu bankasının yürüttüğü tartışmalı uluslararası para transferleri bir yana, bu banka üzerinden yapılan ve bir miktarı Genel Müdür’ün evinde bulunan milyonlarca dolarlık yolsuzluk da neyin nesi?” demiyor, diyemiyor.
İllegal bazı işlerin önünü açmak üzere bazı kamu görevlilerini tasfiye etmek karşılığında alınacak kallavi rüşvet konusunda, polisin hukuki çerçevedeki takibine takılan bir bakan ve oğlu arasındaki görüşmeler nedense hükümet cenahında ve hükümete iliştirilmiş medyada yok hükmünde sayılıyor. Diğer iki bakanın yine çocukları üzerinden on milyonlarca dolarlık rüşvet aldıklarının sayfa sayfa belgeleri yayınlanmasına rağmen hükümet çevrelerinde ve yandaşı medyada son derece temelsiz, sakil ve yüksek perdeden hamasi argümanlar dile getiriliyor.
Evet doğru, skandala konu olan meblağ çok büyük. Haklısınız, uluslararası uzantıları olan bu skandal kapsadığı aktör ve faktörleri bakımından çok sofistike. Ama şayet basite indirgemek gerekirse tüm benzer hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve benzeri gayri hukuki ve gayri meşru hikayelerde olduğu gibi bu skandal da özünde bir hırsız-polis hikayesi. Durum bu kadar yalınken hırsızlıkla suçlananların ve bu hırsızları savunanların sesinin bütün sesleri bastırmayı amaçlayacak kadar yüksek çıkması size de şaşırtıcı gelmiyor mu?
Aktörleri oldukları rüşvet ve yolsuzluğa dair belgeleri ortalığa saçılan etkili konumdaki isimlerin ve bu isimlere hamilik ya da yardakçılık yapanların tarihe nasıl geçeceklerine dair sanırım herhangi bir kaygıları bulunmuyor. Aldıkları pozisyondan utanç duymalarından vaz geçtim, hırsız-polis denkleminde “hırsızlar”dan yana tavır alıyor gibi bir görüntü vermekte hiç mi sorun görmüyorlar?
Görmüyor olmalılar ki, bir de üste çıkıp “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hesabı hırsızların peşine düşen emniyet yetkilerini görevden alıp, bu soruşturmaları yürüten savcıları iş yapamaz hale getirmeye çabalıyorlar. Bu ülkedeki bazı çevrelerden Tokyo Valisi’nin geç de olsa sergilediği kadar olsun bir izzet ve onuru görmek neden bu kadar zor? 4,9 TL’nin bile hesabının sorulmasından hepimizin mutlu olması gerekirken, bulundukları etkin konumları on milyonlarca dolarlık haksız kazanç ve rüşvetler için istismar eden bakanları ve bürokratları görmezden gelmeyi sahi nasıl beceriyorsunuz ve bunları nasıl içinize sindiriyorsunuz?

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_334457_cops-vs-robbers.html

16 Aralık 2013 Pazartesi

Devlet, AKP, Diyanet ve Aleviler


Devletin insanların yaşamında kapladığı alanı daraltmak, bürokrasiyi azaltmak ve kamu sektörünü küçültmek üzere yola çıkan AKP, ilk yıllarında bu yönde hareket etmiş, ancak iktidarının ilerleyen yıllarında devlete hakim oldukça devleti merkeze alan klasik Türk iktidar partileri gibi davranır hale gelmiştir.
            Bugün Türk siyaset alanında faaliyet gösteren tüm partiler pek çok alanda birbirinin zıttı görüşlere sahip olsa da sadece devletin kapladığı alanı büyütmek ve devlete atfedilen kutsiyeti yüceltmek konusunda birbirleriyle yarışmaktadırlar. Oldum olası halkı temsilden ziyade bir “devlet partisi” gibi hareket eden CHP, ne tesadüf ki liderinin ilk ismi bile “Devlet” olan MHP’nin tüm söylem ve eylemlerinin devlet odaklı olması yetmiyormuş gibi, sadece halktan aldığı demokratik destekle iktidara gelmesine ve ilk yıllarında demokratikleşmeye hız vererek tüm gücüyle iktidara tutunmaya çalışmasına rağmen, AKP de gücünü konsolide ettiği oranda bu iki devlet odaklı partiyle benzeşmeye başlamıştır. İlk dönemlerinde devletin kurumları kendisine adeta bir muhalefet hatta düşman gibi yaklaşmasına rağmen AKP bugün devlet fetişizmi konusunda bu iki sistem partisini bile çoktan geçmiştir.
            Dindar ve muhafazakar yaşam tarzından gelen bugünkü iktidar sahiplerinin devlet eliyle hayatın pek çok sahasında toplumun farklı kesimlerine yaşatılan onca acı tecrübeye rağmen, bugün görülmedik ölçüde devlete kutsiyet atfetmeleri son derece düşündürücüdür. Dahası tıpkı Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki “Tek Adam” sultası yıllarında olduğu gibi devleti yeniden ve hiç olmadığı kadar hayatın odağına yerleştirmeye çalışan AKP hükümeti, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda sivil ya da yarı-sivil tüm oluşum ve yapıları devletleştirmeye can atar bir görüntü sergilemektedir.
            Devletin merkezi konumunun güçlendirildiği alanlardan birini de hiç şüphesiz ki dini alan oluşturmaktadır. AKP hükümeti 11 yıllık iktidarı sürecinde gücünü konsolide edip, devlete iyice yerleşip devletleştikçe, dini alanı da hiç olmadığı kadar devletleştirmenin arayışına girmiştir. Bu açıdan Diyanet İşleri Başkanlığı’na, dini alanın kontrol edilmesi açısından örneğine ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tek Adam”, İsmet İnönü’nün faşistik “Milli Şef” dönemlerinde rastlanabilecek bir işlevsellik kazandırılmıştır. Malum olduğu üzere Atatürk ve İnönü, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devlet tekeline aldıkları dinin toplumdan tamamen silinmesinin etkin bir aracı olarak kullanmışlardır. AKP hükümeti ise tam tersine bu kurumu hiç olmadığı kadar güçlendirerek devlet eliyle tepeden aşağı topluma bir dini anlayış dayatmanın güçlü bir aracı haline dönüştürmüştür.
            3 Mart 1924 gibi çok erken bir tarihte bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı’da izafi olarak özerklik içinde hareket eden ulema, ilmiye sınıfının tasfiyesinden ve dini hizmet üreten tüm sivil kurumların kaldırılmasından sonra kurulmuş olan bir devlet aygıtıdır. “Laiklik” konusunda rejimin tüm güçlü iddialarına rağmen dini alanın devlet tekeline girmesini temin için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı bile aslında sistemin laiklik iddiaları ile taban tabana zıttır ve evrensel laiklik uygulamalarına aykırıdır. Din adamlarını, özgür ve vicdani yaklaşımlarıyla hareket etmekten men edecek şekilde, devlet memurlarına dönüştüren bu kurumun bir benzerine herhangi bir Batılı laik demokraside rastlamak mümkün değildir.
            Hele hele ayrım gözetmeksizin her inançtan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından toplanan vergilerle oluşturulan bütçeden pay alan ve bu bütçeden maaşları ödenen din adamlarının birer devlet memuru olarak sadece ve sadece Sünni-Hanefi Müslümanlara hizmet vermesinin açıklanabilir bir tarafı bulunmamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İslam’ın emrettiği adalet prensibiyle uyuşmayan bu yapısı hem Türkiye’deki diğer din ve farklı mezhep mensuplarının, hem de devletin din işlerinden tamamen elini çekmesini talep eden gerçek laiklerin sert eleştirilerine hedef olmaktadır.
            Her dönemde devlete hakim olan siyasal düşünceye uygun olarak araçsallaştırılan Diyanet İşleri Başkanlığı varlığı ve mevcut yapısıyla İslam dininin ruhuyla bağdaşmayacak bir adaletsizliğin vücut bulmuş halidir. Toplumsal, sosyal ve ekonomik alanlarda kökü bir türlü kazınamayan adaletsizliklerin özü ahlak ve etik olması gereken dini alanda da, üstelik belki diğer alanlardan çok daha güçlü bir şekilde bizzat devlet eliyle, yaşatılıyor olmasının dinle ve dindarlıkla açıklanabilir tarafı bulunmamaktadır.
            Türkiye ve dünyayı ilgilendiren değişik konularda gündem oluşturacak toplantılara imza atan, Onursal Başkanlığını Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na bağlı Abant Platformu tarafından hafta sonu düzenlenen “Aleviler ve Sünniler: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlıklı toplantıda da temel eleştiriler ve taleplerin çoğu dönüp dolaşıp Diyanet İşleri Başkanlığı’na dair oldu hep. Özellikle, toplantıda çok etkili bir konuşma yapan Today’s Zaman yazarlarından Cafer Solgun’un isyan derecesindeki çıkışının hükümetin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve devlet memuru din adamlarının kulaklarına küpe olması gerekir. 
            Çarpık laiklik anlayışı konusunda devletin Alevilere yüklediği figüran rolüne sert eleştiriler yönelten Solgun, Alevilerin sorunlarına dair şu çarpıcı görüşleri dile getirdi: “-Türkiye laiktir laik kalacak!- sloganını en yüksek sesle atması istenen hep biz Aleviler olduk ama gerçek laikliği de hiçbir zaman göremedik. Oysa devlet Alevilerin eşit vatandaşlık talebini kabul etmek ve haklarını tanımak zorundadır. Üstelik bu haklar bir pazarlığın konusu yapılamaz! İnsanların ibadet etme haklarının tanınması geciktirilebilecek bir konu olamaktan çıkmıştır.”
            Alevilerin haklarının gaspının toplumdan değil devletten kaynaklandığına da vurgu yapan Solgun, “Bugün Alevilerin ibadet yerleri olarak cemevleri var ve cenazelerimizi oradan kaldırıyoruz. Bugüne kadar hiçbir Sünni vatandaşı ‘cenazelerinizi neden cemevlerinden kaldırıyorsunuz?’ diye ayaklanırken de görmedik,” dedi.
            Yapılan yedi Alevi çalıştayının ve hükümetin başlattığı Alevi açılımı sürecinin resmen sokağa terkedildiğini söyleyen Solgun, bu durumun Alevi kitlelerde büyük bir hayal kırıklığına yol açtığının altını çizdi. Siyasi mitinglerde söylenen bazı ayrımcı sözlere de sert eleştiriler yönelten Solgun, özellikle son dönemlerde “Gezi protestocuları Alevidir” şeklinde bir algı oluşturularak toplumun kutuplaştırılmaya çalışıldığına dikkat çekti. Solgun, AKP liderlerine yönelik “Kutuplaşmadan dönemsel bir siyasi kazanç elde etme uğruna birlikte yaşama imkanını ortadan kaldırmayın. ‘Aleviler Gezicidir” diyerek yeni bir kutuplaşma yaratabilir ve bundan siyasi açıdan kazançlı çıkabilirsiniz. Ama çok kötü bir duruma da yol açarsınız” uyarılarında bulundu.
            Solgun’un eleştirilerinden en büyük payı ise haklı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı aldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın nasıl araçsallaştırıldığını 1960, 1971 ve 1982 askeri müdahalelerinden sonra devlet memuru müftü ve imamlara gönderilen talimatları örnek göstererek anlatan Solgun, 28 Şubat post-modern askeri darbe sürecinde de Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde oluşturdukları birimlerle TSK’ya bağlı Psikolojik Harp Dairesi’nin yaptığı çalışmalara atıfta bulundu. Alevilerin ve Kürtlerin sisteme yönelik duygusal kopuşlarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talimatla okunmasını talep ettiği ayrıştırıcı hutbelerin büyük etkisinin olduğunu ileri süren Solgun, 2008 yılına kadar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunun tartışılması gerektiğini savunan AKP’nin bugün bu teşkilatın temsilcilerinin protokoldeki yerini yukarı çekmekle ve Atatürk  dönemindeki konumuna getirmekle uğraşmalarına da sert eleştiriler yöneltti.
            Cafer Solgun’un bu söyledikleri elbette ki çok önemli. Ama bana göre Solgun’un bu çıkışını daha da önemli kılan Diyanet İşleri Teşkilatı’nın finansmanına dair sözleriydi: “Aleviler olarak biz ödediğimiz vergileri Diyanet’e helal etmiyoruz. Sizler nasıl Müslümansınız! Bu sizi rahatsız etmiyor mu?..”
            Sahi dini anlatma ve İslam ahlakına göre dindar nesiller yetiştirme amacıyla faaliyet gösteren devlet memuru din adamları ücret aldıkları bütçenin oluşmasında Alevilerin kendi paylarına düşen katkılarını helal etmemelerinden hiç mi rahatsızlık duymuyorlar? Farklı inanç sahiplerinden rızaları dışında alınan vergilerle finanse edilen din hizmetlerinde hiç mi sorun görmüyorlar? Adaletsizlikle, toplumun bir kesiminin hak ve hukukunun ihlaliyle ve kul hakkına girmekle mukaddes İslam dinini nasıl bağdaştırıyorlar?
            Samimiyetle söylemek gerekirse bir Sünni-Hanefi Türk olarak devlet memuru imamların yerinde asla olmak istemezdim. Haklı bir feryat niteliğindeki Cafer Solgun’un sözlerinin altına imzamı atıyorum. 

 English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_334076_the-state-akp-religious-affairs-directorate-alevis-and-rights.html

10 Aralık 2013 Salı

Asıl konuşmamız gereken konu şeffaflık ve denetim

Tüm vergi dairelerinin duvarlarında büyük harflerle yazılıdır: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır”.  Hatta bu slogan zaman zaman vergi daireleri dışına taşarak reklam ve toplumu bilinçlendirme kampanyalarında da kendisine yer bulabiliyor. Elbette ki meşru dairede kazanılmış ve bir vatandaşlık vazifesinin ifası olarak vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Bunun aksini kim iddia edebilir? Ya peki halkın vergilerinden elde edilen kamu bütçesinin yerli yerinde kullanılması, gereğince harcanması vazifesi de kutsal bir vazife değil midir?
Demokratik hukuk devletlerinde vatandaşlar veya işletmeler mükellef kılındıkları vergilerini ödemediklerinde olacaklar bellidir. Vergi kaçıranların yakalarını eninde sonunda maliye müfettişlerine kaptırmamalarının imkanı yoktur. İyi işleyen bir denetim mekanizması sayesinde en mahir vergi kaçakçıları bile yakalarını ele vermekten kurtulamaz. Buna rağmen kayıt dışı ekonominin Türkiye’de bugün hala yüzde 38 civarında seyretmesi aslında kamu otoritesi durumundaki mercilerin görevlerini gereğince yerine getirmediklerinin bir göstergesidir. Oysa herkes biliyor ki, devleti yönetenler istedikleri takdirde istedikleri sektörde vergi kaçaklarına sıfır tolerans göstererek vergileri kuruşu kuruşuna tahsil edebiliyorlar.
Ancak tıpkı bizim ülkemizde olduğu gibi demokratik kemale ve tam teşekküllü hukuk devleti olma vasfına  henüz erişememiş ülkelerde vergilendirme ve vergi denetimi yer yer bir imtiyaz, yer yer ise bir cezalandırma metodu olarak kullanılabiliyor. Böyle ülkelerde onlarca yıl imtiyazlı bir statü verilerek denetlenmeyen veya vergi usulsüzlükleri sürekli tolere edilen kocaman şirketlerin bitirilmesinde siyasallaşmış denetim ve vergilendirme bir cezalandırma aracına dönüştürülebiliyor. Hatta hedefe konan bir şirkette suç teşkil edebilecek bir vergi kaçağı yoksa bile maniple edilen vergi denetimi sayesinde o şirkete kısa sürede diz çöktürülebiliyor. Sözkonusu şirkete diz çöktürülemese bile haksız suç isnatları ile en azından şöhreti kolayca zedelenebiliyor. Özellikle son dönemde vergi denetiminde tamamen siyasi iktidarın isteği doğrultusunda sergilenen seçmeci tavır bu işin ne kadar siyasallaştığının bir somut kanıtını oluşturuyor.
Öte yandan, malum olduğu üzere vergi mükellefliğinin tabana yayılması ile demokrasinin konsolidasyonu arasında doğrusal bir korelasyon bulunuyor. Vergisini vererek kamu hizmetlerini finanse eden vatandaşlar devlet ya da kamu kurumlarından aldıkları hizmetlerin kamu otoritesinin kendilerine bir lütfu olmadığını, tam tersine bu hizmetlerin kamu yöneticilerinin vatandaşlarına karşı vazifesi olduğunun bilinciyle hareket ediyor. Kendisine demokrasi ve hukuk devleti diyebilen ülkelerde bu vazifenin yerli yerince gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini denetlemek de vergisini ödeyen vatandaşların en doğal hakkını oluşturuyor. Vatandaşlar bu doğal ve demokratik hakkını yine devlet içerisinde oluşturdukları Sayıştay gibi denetim kurumları aracılığıyla kullanıyor.
Kamu bütçesinin doğru kullanılıp kullanılmadığını denetlemekle görevlendirilen denetim kurumlarının neredeyse tamamen işlevsiz hale getirilmesi ise vergiler yoluyla devlete verdiği paranın kim tarafından, nerede ve hangi amaçla kullanıldığına dair vatandaşların denetleme hakkının elinden alınması anlamına geliyor. Şeffaflık, denetlenebilirlik ve halka hesap verebilirlik ilkelerinin temelden ihlali anlamına gelecek böyle bir durumun  demokrasilerde yeri bulunmuyor. Oysa bugün Türkiye’de kamu harcamalarının malî denetiminde ciddi aksaklıklar var. Vatandaşların ödediği vergilerden oluşan kamu bütçesinin usulüne uygun kullanılıp kullanılmadığını gösteren raporları hazırlamakla sorumlu Sayıştay son iki yıldır neredeyse tamamen iş yapamaz hale getirilmiş durumda.
151 yıllık köklü bir kuruluş olan Sayıştay, ne hikmetse tarihi boyunca ilk kez, demokrasi kavramını dilinden düşürmeyen AKP hükümeti döneminde işlevsiz hale getirilmiş bulunuyor. Oysa Anayasa’nın 160. Maddesi, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını, mahallî idarelerin de hesap ve işlemlerini inceleme vazifesini Meclis adına Sayıştay’a tevdi etmiştir. Salı günü Zaman gazetesinden Turhan Bozkurt’un da ifade ettiği gibi, Sayıştay’ın vazifesini icra ederken yürütme organından talimat alması veya onun düzenleyici işlemleri ile sınırlandırılması uluslararası denetim standartlarına temelden aykırıdır. Buna rağmen, hükümetin sürekli olarak Sayıştay’ın etkinliğini azaltacak girişimlerine şahit oluyoruz. Dahası kendisi demokratik denetimden azade hareket eden hükümetin devlet gücünü kullanarak tüm toplumu denetim altına alma çabasını görüyoruz.
2012’de çıkarılan 6353 sayılı kanunun bazı hükümleri Sayıştay’ı denetleyeceği kurumlardan izin almak gibi çelişkili bir durumla karşı karşıya getirmişti. Ne iyi ki, bu yanlış hesap Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Mahkemeye göre, yasama erki olan Meclis’in yürütme erkine bağlı kurumları bütçelendirme ve bu bütçeyi denetleme hak ve sorumluluğu büyük ölçüde Sayıştay denetimi ve bu denetim sonrasında Meclis’e sunulan raporlar üzerinden gerçekleşiyordu. Dolayısıyla Sayıştay’ın faaliyetleri ve denetim raporları yürütmenin halka ve yasama organına hesap verme sorumluluğunun en önemli araçlarındandı. Anayasa Mahkemesi’nin frenleyici kararına rağmen hükümet elbette boş durmadı ve adım adım devlet kurumlarını Sayıştay denetiminden çıkarmakta epey yol aldı.
Askerî harcamalarla başlayıp Başbakanlık, MİT ve bakanlıklarla kapsamı hükümet tarafından iyice genişletilen ‘teftiş/denetim dokunulmazlığı’na yönelik bugün her kesimden haklı itirazlar yükseliyor. Buna rağmen AKP hükümeti, yolu ve yörüngesi demokrasiden sapan her hükümetin yapageldiği gibi, ‘gizlilik’ ve ‘devlet sırrı’ gibi esrarengiz kavramların arkasına sığınarak halkın ödediği vergilerin nasıl ve ne amaçla harcandığını gözlerden kaçırmaya çalışıyor.
Oysa kamu idaresi her şeyden daha fazla vatandaşların alın terinden alınan vergilerle oluşan kamu bütçesinin nasıl kullanıldığıyla ilgili bir konudur. Bir hükümetin tüm diğer alanlardaki demokrasi, özgürlükler ve hukuk karnesi çok olumlu olsa dahi sadece ve sadece kamu bütçesinin nasıl kullanıldığına dair Meclis’e ve halka hesap vermekten kaçıyor olması demokratlığını ve hukukun üstünlüğü ilkesine sadakatini tartışmalı hale getirir. Tıpkı Sayıştay’ı ve kamu denetimi mekanizmalarını devre dışı bırakan AKP hükümetinin demokratlığını ve hukuk devleti prensibine bağlılığını tartışmalı hale getirdiği gibi.  
            Salı günü itibariyle Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmeye başlanan 2014 bütçesi, tıpkı geçen yıl olduğu gibi, bir önceki yılın bütçesinin nasıl kullanıldığına dair elde somut veriler olmadan yapılacak. Oysa, başta petrol ürünleri olmak üzere bazı alanlarda yüzde 70’lere varan vergilendirmelere maruz kalan vatandaşların, ödedikleri her kuruşun nerede, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığını bilmeye hakkı vardır. Vergisini düzenli ödeyen vatandaşları bu en doğal, en temel ve en demokratik haklarından mahrum bırakanlara, velev ki dünyanın en namuslu insanları olsunlar, gırtlaklarına kadar yolsuzluklara ve usulsüzlüklere batmış “potansiyel hırsızlar” gözüyle bakılması ise kaçınılmazdır.
Kamu bütçesini ödedikleri vergilerle oluşturan halkın, kamu harcamalarında şeffaflık ve demokratik denetim beklemesi en tabii hakkı olduğu gibi, sözkonusu bu denetim kamu yöneticilerini haklı/haksız istifhamlardan koruyacak güçlü bir kalkan niteliğindedir de. Doğrusunu isterseniz AKP hükümetinin, türlü istifhamlardan kendilerini kurtaracak bu koruyucu kalkanı kullanmakta neden bu kadar isteksiz olduğu anlaşılır gibi değildir.

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333661_main-priority-should-be-transparency-and-auditing.html
 

8 Aralık 2013 Pazar

Hangi normalleşme!


  Gerçeklikle hiç bir bağı olmayan “ileri demokrasi” söyleminden umulan gerçekleşmemiş olmalı ki, son dönemde Türkiye’de bir “normalleşme” propagandasıdır gidiyor. Nasıl bir mantıksa ve ne hikmetse Türkiye basit bir hukuk devleti olmaktan bile koşar adım uzaklaştıkça, demokrasinin en temel ilkeleri bile artık tartışılır hale geldikçe, evrensel temel hak ve özgürlüklerin olmazsa olmazı olan basın ve ifade özgürlüğü baskı altına alınıp hiç olmadığı kadar ihlal edildikçe, kamu harcamaları ve işlemleri neredeyse tamamen denetim dışı bırakıldıkça hükümetin dev propaganda makinasının “normalleşme” söylemi de güç kazanıyor.
   Malumunuz Türkiye’deki medya grupları ya vergi cezaları başta olmak üzere türlü baskı yöntemleriyle sindiriliyor ya da bu medya organları bağlı bulundukları şirketlerin diğer sektörlerdeki çıkarları manipule edilerek bir şekilde yola getiriliyor. Bazen de medya şirketlerinin diğer sektörlerdeki borçları bahane edilerek tüm medya varlıklarına hükümet tarafından doğrudan el konuluyor. Öte yandan milyarlarca dolarlık büyük kamu ihaleleri verilen şirketlerin önüne hükümet lehine yayın yapacak medya organları kurma şartı konarak kelimenin tam anlamıyla bir “medya mühendisliği” yapılıyor. Hükümetin baskı, yıldırma, el koyma, kurdurtma yoluyla oluşturduğu güdümlü medya yapısı artık sınır tanımıyor.
   Türkiye’de şu anda öyle büyük bir propaganda mekanizması devredeki, bizi demokratik dünyanın bir parçası yapan tüm değerlerden uzaklaşıldığı oranda “normalleşme” propagandası  söz konusu güdümlü medyada daha da bir hız kazanabiliyor. Üstelik bu kesif propaganda hergün bazı gazeteciler susturulup bazı gazeteciler türlü haysiyet cellatlığına maruz kalırken, kimi gazeteciler ise sadece işlerini doğru dürüst yapmaya çalıştıkları için bizzat Başbakan tarafından “vatan hainliği” ile itham edilip haklarında onlarca yıllık hapis cezaları istenirken yapılıyor.
   Sahi bu nasıl bir normalleşme? 2011 seçimlerinden önce meydanlarda bağıra bağıra halka vaad edilen demokratik sivil bir anayasa yapıldı mı ki bugün gönül rahatlığıyla bir normalleşmeden bahsedelim?  Hadi yeni bir sivil ve demokratik anayasadan vazgeçtim, mevcut hükümetin bazı eylem ve söylemleri itibariyle 1982 darbe anayasasının bile çok gerisine düştüğü görülmüyor mu? Mesela, hükümetin sırf Hizmet Hareketi’ne zarar verme motivasyonuyla, arz-talep ilişkisinin ve teşebbüs hürriyetinin doğal ve meşru sonucu olan dershaneleri kapatmayı iflah olmaz bir saplantı haline getirmesine karşı 1982 Anayasası’nın koruyuculuğuna sığınılmak durumunda kalınması Hükümet için büyük bir ayıp değil mi?
   Asker-sivil ilişkileri, görüntüdeki askerin sivil yönetime itaati dışında, demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde kurumsallaştırıldı mı ki bir normalleşmeden bahsedelim? Bugün hakiki anlamda ordunun sivil denetiminden kim söz edebilir?
   Kapladığı alan ve müdahaleci yapısı itibariyle mevcut ve geçmiş sorunlarımızın pek çoğuna kaynaklık eden devletin ve kamu sektörünün küçültülmesi hedefiyle yola çıkan AKP kadrolarının devleti ve kamu sektörünün kapladığı alanı küçülttüğüne dair ortada herhangi bir karine var mı? Böyle bir karine olmadığı gibi, tam tersine, o ceberrut devleti daha da büyütüp devleştirdiklerine dair her türlü emare ortadayken kim hangi cüretle normalleşmeden bahsedebilir?
   Gerçek bir demokrasinin ilkeleriyle uyuşması mümkün olmayan seçim yasası ve siyasal partiler yasası yerli yerinde duruyorken, parti içi siyaset istisnasız her partide tek-adam sultası görüntüsü veriyorken sahi nasıl bir normalleşmedir sizin bahsettiğiniz? Öyle ya da böyle seçilmişlerce oluşturulan kabinenin ve parlamentonun üyelerinin, tamamen şahsi sadakatleri gözetilerek bizzat Başbakan tarafından atanmış genç ve ateşli danışmanlar kadar bile etkisinin olmadığı apaçık ortadayken, üstelik tek adam tahakkümü ve çevresindeki dar zümre vesayeti her kuruma  çöreklenirken yalandan bile olsa bir normalleşmeden bahsetmek mümkün olabilir mi? Sakın “normalleşme” ile “Özbekistanlaşma”yı karıştırıyor olmayasanız!..
   En ilkel demokrasilerin bile vazgeçilmezleri durumundaki güçler ayrılığı sistemini, kontrol ve dengeleme (check and balances) mekanizmalarını tamamen işlevsiz hale getirmek midir normalleşme? Yürütmenin hem yasama organı, hem de yargı organları üzerindeki tahakkümcü ağırlığının bir benzeri hangi demokratik hukuk devletinde var ki hiç sıkılmadan normalleşmeden bahsedebiliyorsunuz?
   Sözünü ettiğiniz normalleşmeyi, bütçesi ve harcamaları kamunun demokratik denetiminden muaf tutulan orduya, şefaflık, hesap verebilirlik ve denetimden muaf tutulan onlarca yeni kurumu ekleyerek mi gerçekleştirdiğinize inandıracaksınız bizi? Söyleyin bakalım Türk sporunu dünyaya rezil eden şike skandallarının üstünü örtecek yasalar yapmak bu normalleşmenin neresine düşüyor? Ya peki, kamu ihalelerinde yaşanan yolsuzluk ve usulsüzlüklere dair yasalardaki radikal ceza indirimlerini de mi bu kıymeti kendinden menkul normalleşmenin bir parçası olarak görmeliyiz? Ya da zaten kolu kanadı budanan Sayıştay’ın son iki yıldır tamamen işlevsiz hale getirilmesi midir normalleşme dediğiniz şey? Bir taraftan 2001 ekonomik krizinin ana sebeplerinden olan özel bankaların bağlı oldukları şirketlere kontrolsuz fon aktarımının önünü yeniden açıp, öte taraftan yerli ya da yabancı hiçbir bankanın asla kredi açmayacağı projeleri kamu bankaları üzerinden finanse etmek midir normalleşme?
   Tüm özgürlükçü demokrasilerde devletin kapladığı alan küçültülürken, sivil toplum ve özel sektörün faaliyetleri teşvik edilerek daha da gelişmeleri için zemin hazırlanırken, Türkiye’nin son dönemde örneklerine ancak eski komunist dünyada rastlanabilecek devletleştirme politikaları izlemesi midir normalleşme? Serbest piyasanın meşru sektörlerini ve sivil toplumun meşru aktörlerini devlete alternatif gibi görme ve bütün devlet gücünü seferber ederek üzerlerine giderek yok etme hastallıklı psikolojisi ve durumunun normalleşme olduğuna inanmamızı mı bekliyorsunuz gerçekten?
   Ya peki bir toplumsal kesime dair MGK toplantılarında “bitirme” kararlarının altına imza atmak mıdır bahsettiğiniz bu normalleşme? Ya da 2013 yılında ve belki de halen vatandaşları fişlemek midir bu normalleşme dediğiniz şey?
   Yoksa sizin “norm” olarak kabul ettiğiniz şeyler yolsuzluk, hukuksuzluk, şike, haksız kazanç, denetimsizlik, şeffaflığa karşı olmak, hesap vermemek, belirlediğiniz hizaya girmeyen ve size boyun eğip biat etmeyen toplumsal kesimlerin en tabii haklarını ihal etmek, parlamentoyu ve yargıyı işlevsiz kılmak, otoriterleşmek, özgürlükçü sivil toplumu yok etmek, basını susturmak, farklı görüştekileri sindirmek, kişiye özel kanun çıkarmak, vatandaşları inançlarından ve yaşam tarzlarından dolayı fişlemek, devleti putlaştırmak mıdır? Sizin inandığınız ve benimsediğiniz “normlar” şayet bunlarsa bakın o zaman “Türkiye normalleşiyor!” demekte son derece haklısınız.
     

English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333464_what-normalization.html 

5 Aralık 2013 Perşembe

İç politikada otoriterleştikçe dış politikamız sapıyor

İlk iki iktidar döneminde demokratikleşme ve insan hakları konusunda son derece başarılı adımlar atan AKP hükümeti uzunca bir süredir bu performansının tersine bir yöne sapmış durumda. Zor zamanlarında demokratikleşme adımlarına destek vermiş olan farklı toplumsal kesimleri uzunca bir süredir tek tek kendisinden uzaklaştıran AKP, maalesef bunu,  ancak “siyasal İslamcılık” diye tanımlayabileceğimiz bir siyasal projenin bilinçli adımları olarak gerçekleştiriyor.
Aslında şaşırılacak bir durum yok. Neticede, AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu partisinin uzunca bir süredir benimsediği bu yeni gidişatı Nisan 2013 başlarında katıldığı bir toplantıda açık açık ifade de etmişti: “10 yıllık iktidar dönemimizde şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da, diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte paydaş oldular. Ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.” Aynı konuşmasında Babuşçu, demokrasinin ruhunu aykırı bir şekilde “AK Parti daha çok uzun süre iktidarda olmak durumundadır” diyerek, önemli olanın demokrasi olmayıp, iktidarda kalmak olduğunun da altını çizmişti.
Babuşçu’nun bu sözleri, aslında bir süredir tam da söylediği şekilde yaşanmakta olan sürecin açık bir itirafından ibaretti. Çünkü 2011 seçimlerinden bu yana o eski demokratikleşmeci, sivilleşmeci, reformist, paylaşımcı, katılımcı, çoğulcu, uzlaşmacı ve şeffaflaşmadan yana olan AKP adeta gitmiş, yerine farklı bir içerikle de olsa, eski devlet refleksleriyle hareket eden bir iktidar partisi gelmiştir. AKP bir süredir basın özgürlüğüne saygısız, farklı yaşam tarzlarına ve farklı düşünce sahiplerinin hak ve özgürlüklerine duyarsız, medya mühendisliğine oldukça hevesli, toplum mühendisliğine iştihası ise alabildiğine kabarmış bir iktidara dönüşmüştür. Aylarca Türkiye’yi kilitleyen Gezi Parkı protestoları da, kızlı-erkekli öğrenci evleri tartışması da, son olarak tepeden inmeci ve oldu-bittici bir yaklaşımla dershanelerin devlet zoruyla kapatılması kararı ve buna benzer tüm dayatmacı politikalar hep bu çerçevede ele alınabilir.
İç siyasette sosyal barışı dinamitleyen bu “biz biliriz”ci, “ben yaptım-oldu”cu yaklaşımın maalesef Türkiye’ye büyük bedeller ödetme potansiyeli olan yansımalarını dış politikada da görmeye başladık. Hükümet içeride farklı düşünce, teklif ve yaklaşımları susturduğu, bastırdığı oranda Türkiye, yakın geçmişte dış politikadaki göz kamaştırıcı başarılarını da giderek mumla arar hale geldi. Kıymeti kendinden menkul bir “büyük devlet” söylemi ve böbürlenmesi neticesinde Türkiye’nin Ortadoğu politikası neredeyse tamamen çöktü. Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler uzunca bir süre adeta durma noktasına geldi. Balkanlarda “büyük devlet” söyleminin şehvetiyle ifade edilen bazı sözler yüzünden üzerinde yıllardır çalışılan bölgesel istikrar mekanizmaları tarumar edildi.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, askeri ve stratejik açıdan resmen bir evlilik ilişkisi içerisinde olduğumuz NATO üyeliğimize, uzatmalı bir nişanlılık ilişkisi içerisinde bulunduğumuz AB ile yürüttüğümüz üyelik sürecine rağmen, AKP hükümeti dış politikada büyük alt-üst oluşlara yol açabilecek türlü jeo-politik hovardalıklara soyundu. Kâh “Ortadoğu’nun abisi de, sahibi de biziz denildi”, kâh Ortadoğu’nun yegane düzen kurucusuymuşuz gibi aşırı özgüvenli bir tavır takınıldı. Yetmedi, halen sınırlarımızı NATO ülkelerinden yalvar yakar aldığımız Patriot füze savunma sistemleri korurken, Çin’le füze anlaşmaları yapıldı. Türkiye’nin dış politik yönelimine dair Batı’da derin şüphelerin artmasına yol açan, öte yandan Rusya’nın bile ancak kötü bir şaka olarak değerlendirdiği ciddiyetsiz bir üslupla Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye alınmamız konusu sürekli ve yerli yersiz gündeme getirildi. Üye ülkelerinin demokrasi, hukuk, hak ve özgürlüklere dair performansının tüm indekslerde yerlerde süründüğü ŞİÖ’ya girmek için çırpınan bir Türkiye fotoğrafı verir hale gelmiş olmak bile aslında fazlaca söze ihtiyaç bırakmıyor.
İçerideki otoriterleşmeye, demokratik hassasiyetlerden, şeffaflıktan, hesap verebilirlikten, demokratik denetimden uzaklaşmaya uygun düşecek şekilde dış politikada yeni arayışlara sapmanın Türkiye için bedeli doğal olarak ağır oldu. İçinde bulunduğumuz hafta içerisinde hem TESEV’in hem de Kadir Has Üniversitesi’nin izlenen dış politika konusunda oluşan algılara dair yayınladığı raporlar geldiğimiz durumu açıkça gözler önüne seriyor. İç siyasette demokrasiden uzaklaştırıcı bir yanlış istikamete girmenin, dış politikada bu istikamete uygun tuhaf arayışlar sergilemenin daha ağır bedellerini belli ki millet olarak hep birlikte ödeyeceğiz.
TESEV’in hazırladığı “Ortadoğu’da Türkiye Algısı 2013 Raporu”, Türkiye’nin son yıllarda bütün diplomatik ve politik sermayesini yatırdığı Ortadoğu’da, son iki yılda izlediği politikalar yüzünden popülaritesini ve olumlu algısını hızla kaybettiğini ortaya koydu. Rapor Mısır ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki politik tercihleri nedeniyle Türkiye’nin bölgenin en sevilen ülkesi olma özelliğini maalesef kaybettiğini gösterdi. Araştırmanın gerçekleştirildiği Ortadoğu’nun 16 ülkesinde Türkiye’ye yönelik olumlu yaklaşım 2011 yılında yüzde 78, 2012 yılında yüzde 69 iken, bu yıl bu oran yüzde 59’a gerilemiş durumda. Türkiye’nin imajının geldiği noktadan daha endişe verici olan ise bu trendin iyice aşağıya doğru gitme ihtimalinin yüksek olması.
Bölge genelinde en sevilen ülkenin geçtiğimiz yıllarda olduğunun aksine artık Türkiye değil, sırasıyla Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olması üzerinde ciddiyetle düşünmek gerekir. Açıkça anlaşılan o ki, demokratikleşme, sivilleşme, özgürlükler rotasından ve tevazudan sapıp kendisini tekebbüre ve otoriterleşmeye saldığı oranda Türkiye’nin olumlu imajı sadece Batılı başkentlerde zora girmiyor, Türkiye son derece iddialı olduğu Ortadoğu sokaklarında bile o eski cazibesini hızla yitiriyor.
Hükümetin içerideki demokratik yönelimden sapmaya paralel şekilde izlediği yanlış dış politikalara dair Türk halkının algısında da önemli değişiklikler yaşanıyor. Kadir Has Üniversitesi tarafından, Türkiye halkının dış politikaya bakışını ortaya koymak için yapılan kamuoyu araştırmasına göre, hükümetin izlediği dış politikayı başarılı bulan vatandaşların oranı 2012’de yüzde 34,7 iken 2013 yılında yüzde 25’e gerilemiş durumda. Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönük politikasını başarılı bulanların oranı ise iki sene önce yüzde 37 iken bu oran bugün yüzde 26’ya ancak ulaşıyor.
Avrupa Birliği üyeliğine desteğin yüzde 47,5 olarak çıktığı ankette, AB üyeliğine alternatif olarak öne çıkan oluşumlar ise şöyle sıralanıyor: Türk Birliği yüzde 26, NATO-ABD ile işbirliği yüzde 12,8, İslam İşbirliği Örgütü’nün rolünün artırılması yüzde 12,6, Rusya ile stratejik işbirliği yüzde 12,3, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik yüzde 9.
Şimdi bütün bu tabloya baktığımızda herkesin gözleri önünde cereyan eden içerideki otoriterleşme eğiliminin tüm olumsuz sonuçlarının sadece iç siyaseti ilgilendirdiğini kim iddia edebilir ki?

For English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333241_turkish-foreign-policy-falters-as-govt-grows-authoritarian-in-domestic-policy.html