26 Ocak 2014 Pazar

İslamî olana karşı siyasal İslamcılık

Artık iyice ortaya çıktı ki Türkiye’de insanların, toplumsal kesimlerin ve siyasî oluşumların İslam’la olan ilişkilerini anlamadan, Türk siyasetinin bugününü ve gelecekte nasıl şekil alacağını derli toplu anlayamayacağız. Öyleyse İslam ile siyaset/toplum/devlet ilişkisi konusunda son dönemde öne çıkan iki farklı anlayışın ayırt edici özelliklerinin altını çizmenin vakti geldi.
Türkiye’de genel anlamda İslam dinini referans alan iki ana akım olduğunu söyleyebiliriz. İlk olarak tamamıyla Anadolu toprakları üzerinde neşet etmiş, Osmanlı’nın mirası olan çok kültürlülük, kuşatıcılık ve farklılıklar arasında hoşgörü anlayışından  beslenmiş, dahası yüzlerce yıllık tarihin filtresinden süzülerek iyice özümsenmiş bir ılımlılığı esas almış, devlet ve benzeri topluma tahakküm unsurlarını değil sivil toplumu, bireyi ve evrensel ortak iyiliği esas almış yerli bir İslam anlayışının bugünkü temsilcilerinden bahsedebiliriz. Genel bir ifadeyle “İslamî (Islamic)” diyebileceğimiz bu toplumsal, sosyolojik dinamiklerin sufizmi de içerecek şekilde cemaatler, tarikatlar ve sivil toplum hareketleri şeklinde var olduklarının altını çizebiliriz.
İkinci kategoriyi ise, Batılı devletler tarafından işgal edilerek sömürgeleştirilen Hindistan, Pakistan, Mısır, Kuzey Afrika gibi İslam coğrafyalarında Batı’ya reaksiyon olarak ortaya çıkmış siyasal İslamcı hareketlerden beslenen Türkiye’deki İslamcı hareketler oluşturmaktadır. İdeolojik/entelektüel beslenme kaynakları ithal/tercüme olan ve genel bir ifadeyle “İslamcı (Islamist)” diyebileceğimiz bu hareketlerin kendilerini sosyal ve sivil birer hareket olarak değil, idealize ettikleri siyasal hedeflerle tanımladıkları görülmektedir. Siyasal İslamcı hareketler, sivil alanda birey ve toplumu hedef almaktan ziyade doğrudan devleti ele geçirmeyi hedeflemektedirler. Bu sayede devletin baskıcı gücünü kullanarak inandıkları değerleri tepeden inmeci bir şekilde topluma empoze etme arayışındadırlar. Siyasal İslamcılar için kendi anlayışları dışında bir anlayışın hakim olduğu bir devlet dünyada karşılaşılabilecek en büyük felaket, yok edilmesi gereken bir deccal ya da tağut iken, aynı zamanda aynı devlet, erişmek ve ele geçirmek istedikleri ve ele geçirdikten sonra da büyük kutsallık atfedecekleri en büyük idealleridir de.
Şu an Türkiye’de en geniş tabanlı temsilciliğini Hizmet Hareketi’nin yaptığı sivil, hoşgörülü ve kuşatıcı İslamî anlayışla, geleneksel olarak Milli Görüş’te karşılığını ve sosyo-politik görünürlüğünü bulan siyasal İslamcı anlayış, tarihleri boyunca hep birbirleriyle çakışmayan paralel rotalarda yol almışlardır. Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi, Has Parti ve son dönemde kısmen AKP bu siyasal İslamcı geleneği temsil eden siyasal oluşumlar olarak ortaya çıkmıştır. Yasal ve meşru zemin dışında siyasal İslamcı anlayışın şiddete eğilimli, devrimci, illegal, marjinal yapılanmaları da olmuştur. İBDA-C, Hizbullah ve benzeri radikal İslamcı örgütler yer yer teröre varan bu tarzın örneklerindendir. Siyasal İslamcı anlayışın tam tersine geleneksel ılımlı İslamî anlayışın en belirleyici özelliğini devrimcilikten, radikallikten, marjinallikten ve şiddetten hep uzak durması oluşturmuştur.
Bir ideoloji olarak ortaya çıkan siyasal İslamcılığın entelektüel beslenme kaynaklarının daha ziyade Türkiye dışındaki İslamcı hareketlerin önde gelenlerinin eserlerinin tercümesiyle oluşturulduğu görülmektedir. Elbette ki zaman içerisinde kendi özgün ve yerli fikrî kaynaklarını da oluşturmaya başlamış ya da geleneksel İslamî düşünürlerin bazı eserlerinden etkilenmişlerdir. Ancak siyasal İslamcı hareketler en çok Pakistan’da radikal fikir ve eylemleriyle tanınan Cemaat-i İslamiyye’nin kurucularından Seyyid Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî’den ya da Mısır’da kurulan İhvan-ı Müslimîn’in fikir önderlerinden Hasan el-Benna ve daha çok da Seyit Kutub’un eserlerinden etkilenmişlerdir.
Anadolu dışından taşınan bu siyasal İslamcı kaynaklara daha sonraları İran’ın devrimci kitapları da eklenmiş ve bu eklenme siyasal İslamcı hareketi daha devrimci ve radikal olma yönünde olumsuz etkilemiştir. Ali Şeriati, Ruhullah Musavi Humeyni, Hüseyin Ali Muntazeri ve benzeri İranlı fikir ve devrimci din adamlarının eserleri, 1979 İran Devrimi sonrasında Türkiye’deki siyasal İslamcı akımlar üzerinde büyük tesir icra etmiştir. Hatta bazı siyasal İslamcı hareketler tarafından İran Devrimi bir rol model olarak örnek alınmıştır.
Mevdudi, Kutub ve daha sonra devrimci İran mollalarının tercüme eserlerinin radikalleştirici etkisinin pan-zehiri ise, ne enteresandır ki Bediüzzaman Said-i Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan, Abdülhakîm Arvasi, Hüseyin Hilmi Işık, Mehmed Zahid Kotku gibi Anadolu’da neşet etmiş ve Mevlânâ, Yunus Emre geleneğini devam ettirmiş olan din alimlerinin ve fikir adamlarının fikirlerinden ve geleneksel tarikat ve sufizm ekollerinden beslenen sivil İslamî oluşumlar olmuştur. 1970’lerden itibaren ise fikren Anadolu dışından beslenen siyasal İslamcı hareketlere karşı geleneksel ve yerli İslamî yaklaşımın güçlü bir unsuru olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin öncülük ettiği, bugün adına Hizmet Hareketi dediğimiz, sosyal hareket görünürlük kazanmıştır.
Hizmet Hareketi, tıpkı geleneğini devam ettirdiği Bediüzzaman Said Nursi’nin yaptığı gibi radikal İslamcı hareketler kadar, siyasal İslamcı hareketlere de hep mesafeli durmuştur. Bu mesafeyi hasmane ve rekabetçi bir tutumdan ziyade, sadece uzak durma şeklinde tanımlamak doğru olacaktır. Bu anlamda Hizmet Hareketi, sosyal açıdan görünürlük kazandığı ilk günden itibaren, siyasal İslamcılığın Türkiye’deki temsilcisi durumundaki İslamcı-siyasî oluşumlara hep şüpheyle yaklaşmıştır. Mesela, siyasal İslamcılığın çatı yapısı niteliğindeki Necmettin Erbakan’ın sürekli kapatıldıkları için farklı isimlerle yeniden kurulan hiçbir partisine destek vermemiştir. Bunun yerine Gülen’in takipçileri, özgür iradeleriyle kendilerine uygun ve yakın buldukları merkez partilere oy ve destek vermeyi tercih etmişlerdir. Üstelik bu tercih hiçbir zaman partizanlık düzeyinde olmamıştır. Bu destekler daha ziyade demokratikleşme, sivilleşme, şeffaflık, hesap verebilirlik, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve istikrar vaat etme konusunda daha öne çıkan ve inandırıcı bulunan siyasal partilere politika bazlı verilen destekler niteliğinde olmuştur.
Siyasal İslamcılık ile hoşgörülü sivil İslamî anlayıştaki Hizmet Hareketi, kendi paralel rotalarında yol alırken yollarının 2000’li yılların başında, tarihlerinde ilk kez olmak üzere kesiştiğini görmekteyiz. Daha doğrusu Hizmet Hareketi o güne kadar olageldiği şekilde kendi rotasında devam ederken, siyasal İslamcı gelenekten gelmekle birlikte bu mirası reddettiğini, köklü şekilde değiştiğini ve hatta “Milli Görüş gömleğini çıkardığını” söyleyen AKP, merkeze ve doğal olarak Hizmet Hareketi’nin izlediği rotaya yaklaşmıştır. Hatta süreç içerisinde yer yer bu iki hareket arasında örtüşmeler bile olmuştur.
Sivil İslamî çizgisini aynen sürdüren Hizmet Hareketi, eski Milli Görüşçüler tarafından kurulduğu halde siyasal İslamcılıktan vazgeçtiği izlenimi veren AKP’nin büyük ihtiyaç duyduğu medya desteğinin yanı sıra sivil, akademik ve bürokratik insan sermayesini bu yeni yapılanmanın istifadesine sunmuştur. AKP’nin Hizmet Hareketi’nin rotasıyla buluşmasının oluşturduğu sinerjiyle Türkiye, AB üyelik süreci manivelasını da kullanarak, tarihi boyunca görmediği önemde büyük reform ve demokratikleşme hamleleri gerçekleştirmiş ve militarist vesayetçi yapıları geriletmeyi başarmıştır. Ancak bu süreç boyunca Hizmet Hareketi hiçbir zaman AKP partizanı olmamıştır. Sadece inandığı değerler ve demokratik ilkelerle örtüştüğü oranda AKP’nin reformlarına ve demokratikleştirici politikalarına destek vermekten çekinmemiştir.
Zaten ne olduysa AKP’nin ilk yola çıktığında hayal bile etmediği büyük bir başarıya ulaşmasıyla olmuştur. Önce 12 Eylül 2010 anayasa referandumu ile vesayetçi yapıların sökülüp atılması, arkasından yeni anayasa yapma vaadiyle gidilen 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde yüzde 50 gibi muazzam oy alması AKP’nin üst kadrolarını ve lideri etrafına kümelenen bir oligarşik zümreyi farklı bir beklentiye yöneltmiştir. Neticede, artık önlerinde dengeleyici ve frenleyici gücünü hesap etmek zorunda olacakları hiçbir dinamik kalmamıştı. Öyleyse yeniden kendi asıllarına ve kökenlerine neden dönmesinlerdi? Kökenleri itibarıyla yola çıktıkları siyasal İslamcılığın gereğini neden yapmasınlardı? Ele geçirdikleri devletin karşı konulamaz gücü ve imkânlarıyla inandıkları doğrular ve değerler çerçevesinde kapsamlı bir toplum mühendisliğine neden soyunmasınlardı?
2011’deki büyük seçim zaferinden hemen sonra öyle de yapmaya başladılar. Fikrî kökeni dışarıdan olan siyasal İslamcılık ne vaz’ediyorsa hepsini gerçekleştirmeye koyuldular. Öncelikle bu toplumu kafalarındaki ideal topluma dönüştüreceklerdi. Sonra da buradaki dayatmacı siyasal İslamcılık projesinin başarılarının verdiği güçle İslam dünyasının lideri olacaklardı. Hesapları buydu ve bunun için daha fazla demokrasiye, daha nitelikli bir hukuka ya da standartları yükseltilmiş hak ve özgürlüklere değil, sadece ve sadece daha fazla güce ve iktidara ihtiyaç vardı. Bu yüzden de AKP’nin ilk iki dönemindekinden çok farklı ve hatta tamamen o dönemdekilere ters politikalar izlenmeye başlandı. Topluma umut veren demokratikleşme ve reform süreçleri büyük ölçüde durduruldu. Bununla da yetinilmedi HSYK, Sayıştay ve diğer yüksek yargı alanlarında hızla geri adımlar atılmaya başlandı. Aynı şekilde basın, ifade ve toplanma özgürlükleri tırpanlanmaya, illegal fişlemelerle kendi anlayışlarına tehdit gördükleri her unsuru medyadan ve bürokrasiden tasfiyeye giriştiler.
Böylece sivil İslamî yaklaşımın en güçlü temsilcisi Hizmet Hareketi ile, geldiği siyasal İslamcı geleneğe ani bir geri dönüş yapan AKP’nin yolları yeniden ayrıldı. Aslında, siyasal İslamcı kökten gelmekle birlikte değiştiğini söyleyerek kendisine paralel bir rotada seyreden Hizmet Hareketi’ne yaklaşan AKP, yeniden siyasal İslamcılığa dönerek bu rotadan kendisi uzaklaştı. Kendi aslî yörüngesine hızla geri döndü. Hizmet Hareketi ise bugün, tıpkı eskiden beri olduğu gibi, hep inandığı ve savunageldiği hoşgörülü, kuşatıcı, özgürlükçü sivil İslamî anlayışa ve demokratik değerlere sımsıkı bağlı kalarak yoluna devam etme çabasında.
Evrensel demokratik değerler dünyasında karşılığı da olan Hizmet Hareketi’nin bu ahlakî ve değer merkezli bağımsız duruşunu büyük bir tehdit olarak gören AKP ise, hiçbir ilke ve değer tanımaksızın çılgınca ve hoyratça bir yıkıma girişmiş bulunuyor. Hukuk, demokrasi ve etik değerler açısından örneği görülmedik bu yıkımı, tüm dünyayla birlikte biz de, büyük bir şaşkınlık içerisinde izlemeye devam ediyoruz.



21 Ocak 2014 Salı

Başbakan Erdoğan’a zor sorular


Başbakan Erdoğan 5 yıllık aradan sonra ilk kez Avrupa Birliği üyelik müzakereleri gündemiyle Brüksel’de bulunuyor. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere yeniden ivme kazandırma amacıyla çok önceden planlanan bu ziyaret yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile başlayan operasyonlar ve yargıdaki anti-demokratik düzenlemelerin gölgesi altında gerçekleşiyor. Oysa vize muafiyeti sürecinin başlaması ve 22. faslın müzakerelere açılması ile hareketlenmeye başlayan Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılması umuluyordu.
Hiç şüpheniz olmasın ki, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin geleceğin konusunda,  son zamanlarda Avrupa’da temel hak ve özgürlüklere bağlılığı, demokrasiye inancı, hukuka saygısı ve AB perspektifine sadakati hakkında kendisiyle ilgili derin şüpheler oluşan Başbakan Erdoğan’ın Avrupalı muhataplarının sorularına vereceği cevapların ikna ediciliği belirleyici olacaktır.
Ben de bu yazıda Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği noktaya dair karamsar bir analiz yapmak yerine Avrupalı dostların da mutlaka Başbakan Erdoğan’ın ağzından cevabını duymalarını isteyebilecekleri bazı sorulara yer vereceğim. Başbakan Erdoğan’ın Brüksel’deki muhataplarının yerinde olsam şu soruları birbiri peşi sıra dile getirir, öfkelenmeden, kızmadan, tehdit ve hakaret etmeden kendisinden bu sorulara makul ve tutarlı cevaplar vermesini beklerdim. Mesela şunları sorardım:
Suriye’deki zulüm ve katliamdan kaçan yüzbinlerce mülteciye kapılarınızı açmanız ve elinizden geldiğince yardım etmeniz takdire şayan. Ancak, uluslararası ambargo altındaki İran’ın yarı-legal parasını aklama ve transfer etme suretiyle bu rejime “can suyu olmanız” yoluyla İran’ın Suriyeli muhaliflere yönelik katliamına verdiği desteğe yardımcı olduğunuzu düşünüyor musunuz? Öte yandan, Suriyeli muhaliflere her türlü desteği sağlama çabanız da takdire şayan. Ancak yaptığınız bu her türden yardımın doğru ellerde, meşru amaçlarla kullanıldığından ne kadar eminsiniz?
AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten bir ülkenin başbakanı olarak, yürütmenin bir unsuru olarak polisin yargı süreçlerinde doğal amiri durumundaki savcıların ve mahkemelerin talimatlarını yerine getirmeyi reddetmesini demokratik rejimlerin olmazsa olmazı hukuk devleti olma ve hukukun üstünlüğü prensibiyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
Yürütmenin başı olarak verdiğiniz hukuk dışı talimatlarınıza uymak yerine, hukukun kendilerine verdiği görevleri yerine getiren polis amirleri ve memurlarını hiçbir gerekçe göstermeden keyfi bir şekilde görevden almayı nasıl açıklıyorsunuz?
Savcılık tarafından rüşvet suçundan hakkında Meclis başkanlığına fezleke gönderilen eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in, yolsuzluk skandalının patlak vermesinden sonra görevde kaldığı 8 gün içerisinde oğlu Barış Güler ve kendisi hakkındaki delilleri toplayan bütün polis amirlerini ve polis memurlarını görevden almasının hukuka uygun olup olmadığı konusunda neler söylemek istersiniz?
Bağımsız mahkeme ve savcıların, yani yargının, talimatını yerine getirmeyi reddeden İstanbul Emniyet Müdürü hakkında HSYK Başkanı sıfatıyla Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın soruşturma izni vermemesini, tam tersine yolsuzluk operasyonu yapan savcılar hakkında soruşturma açılması talimatı vermesini hukuk ve demokrasi çerçevesinde nasıl yorumlarsınız?
Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının başladığı 17 Aralık 2013’ten bu yana, sürekli olarak bu operasyonların bir “paralel yapı”, “devlet içinde otonom yapı”, “çete”, “suç örgütü”, “Haşaşiler” gibi sıfatlarla itham ettiğiniz kişilerce yapıldığı iddiasında bulunuyorsunuz. Bu itham ve suçlamalar havalarda uçuşuyorken onlarca savcıyı, yüzlerce emniyet amirini, binlerce polis memurunu ve gene yüzlerce kamu görevlisini görevden alıyorsunuz. Bu görevden almaları hangi delillere dayanarak ve hangi hukuki gerekçeleri kullanarak yapıyorsunuz?
Yaptıkları yolsuzluklara ve aldıkları rüşvetlere dair ortaya çıkan somut delillere rağmen soruşturmada adı geçen şüphelilerin bile masum olabileceğine işaret eden “masuniyet karinesi”ne haklı olarak vurgu yapıyorsunuz. Ama öte yandan, sadece hukuktan kaynaklanan görevlerini yapmakta olan kamu görevlilerini, sert ve haşin üslubunuzla sürekli dillendirdiğiniz bu kadar vahim itham ve yakıştırmalar eşliğinde görevden almanız hiçbir suçu olmayan bu kişilerin hakkını ihlal anlamına gelmiyor mu?
Sanıklar için gözetilen “masuniyet karinesi” ilkesini sıra tek suçları görevlerini yapmak olan kamu görevlilerine gelince neden görmezden geliyorsunuz? Temelsiz zan, en onur kırıcı itham ve iftiralarınızın eşliğinde görevden aldığınız kamu görevlilerini hiçbir delile dayanmaksızın “paralel yapı” veya “çete”nin elemanları olmakla suçlamış ve yargısız bir infazda bulunmuş olmuyor musunuz? Gerçekten bu temelsiz suçlamaları ve görevden almaları hangi yargı kararına dayandırıyorsunuz? Anayasa’sında demokratik bir hukuk devleti olduğu yazan bir ülkenin başbakanı olarak yargı mensuplarını “militanlıkla suçlamaya dair hukuki dayanağınız nedir?
Kamuda çalışan binlerce kişinin anayasal bir suç olan yasadışı bir şekilde fişlenmesine paralel olarak, yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıların yurtdışı çıkış kayıtları, otel konaklamaları gibi tamamen kişisel ve özel sayılabilecek verilerini meydanlarda açıklıyorsunuz. Haklarında yasal bir soruşturma olmayan bu kişilere dair verileri nereden biliyorsunuz veya kimden alıyorsunuz? Kişisel bilgilerin açıklanmasının hem Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerine, hem de Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası hukuk metinlerine göre suç olduğunu bildiğiniz halde, hukuku ve insanların mahremiyetlerinin korunmasına dair haklarını neden bu kadar açık ve keyfi bir şekilde ihlal ediyorsunuz?
Yapılan ihbarlar üzerine, Suriye’ye yasadışı bir şekilde silah taşıdığı söylenen tırları durdurarak görevi gereği bu tırlarda arama yapmak isteyen savcıların, MİT nezaretinde “insani yardım” taşınıyor argümanıyla ve “devlet sırrı” gerekçesiyle görevlerini yapmalarını tüm kamuoyunun gözleri önünde engellediniz. Şayet söylendiği gibi bu tırlar insani yardım taşıyorlar ise aranmalarına neden engel oldunuz? Bununla da yetinmeyip arama yapmak isteyen savcıyı neden görevden aldınız? Operasyonda yer alan emniyet amirlerini neden tasfiye ettiniz?
Bir süre önce Van’da ilgili savcılık tarafından el-Kaide terör örgütüne yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Bu başarılı operasyonda el-Kaide’nin Türkiye sorumlusu ve Ortadoğu’daki 2 numaralı adamı da ele geçirildi. Sayın Başbakan hükümetiniz el-Kaide terör örgütüne yönelik bu başarılı operasyondan neden rahatsız oldu? Eğer “rahatsız olunmadı” diyorsanız bu başarılı operasyonda görev alan tüm polis amir ve memurları neden sürgün edildi?
En sıradan bir hukuk devleti olmanın bile gereği olan savcıların soruşturmasını kolaylaştırma zorunluluğunu hiçe saymakla kalmayıp, yürütme erki olarak yolsuzluk ve rüşvet iddialarını hukuk çerçevesinde soruşturan adli makamlara her türlü kolaylığı sağlamak yerine, soruşturmayı yürüten savcıların, polis amirlerinin ve memurlarının görev yerlerini neden keyfi bir şekilde sürekli değiştirme ihtiyacı duyuyorsunuz? Kamuoyundan saklanan nelerin ortaya çıkmasından bu kadar endişe ediyorsunuz? Bu endişelerinizi demokrasilerin şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik ilkeleriyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
            Soruşturmayı yöneten savcılarla yetinmeyip İstanbul Adliyesi’nde görev yapan tüm başsavcı vekillerinin görev yerini değiştirmek suretiyle, benzer yolsuzluk, usulsüzlük ve rüşvet dosyaların önüne gelme ihtimali bulunan diğer tüm savcılara da bir nevi gözdağı mı vermek istiyorsunuz?
            Son dönemde kullandığınız argümanlar, farklı grupları sürekli düşmanlaştırarak ötekileştiren hırçın ve sert retoriğiniz, daha önemlisi de icraatlarınız göz önüne alındığında, hak ve özgürlükleri, işleyen demokrasinin kurumlarını, kurallarını ve ilkelerini, hukukun üstünlüğünü esas alan Avrupa Birliği değerleriyle aranızdaki mesafenin çok hızlı bir şekilde açıldığı görülüyor. Sayın Başbakan, Türkiye’nin yönünün hala Batı ve AB üyeliği yönünde olduğunu açık yüreklilikle ve samimiyetle söyleyebilir misiniz? Şayet öyleyse neden tüm söylem ve eylemlerinizde bu tercihin özgürlükçü ve hukuka saygılı doğal tezahürleri yerine sürekli olarak tam tersini, yani keyfiliği, hak ve hukuk tanımazlığı ve baskıcı otoriterliği görüyoruz?
            Bir demokrat için cevabı zor, tam tersine otoriterleşme eğilimindeki bir lider için ise cevabı son derece kolay bu tarz soruları çoğaltmak elbette mümkün. Zaten daha basın ve ifade özgürlüğü konusuna, oldu-bitti yasalarına, kamu kaynaklarının keyfi kullanımına, Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üye olma iştihasına ve benzeri konulardaki pek çok soruya sıra gelmedi bile. Neyse ki önemli olan sorular değil. Önemli olan bu sorulara verilecek cevaplardır. Verilen cevapların da gerçek hayattaki ve sahadaki gelişmelerle ne kadar uyum ve tutarlılık içerisinde olduğudur.

16 Ocak 2014 Perşembe

Bu gazete

Perşembe günü Today’s Zaman 7. yaşına girdi. Tam 7 yıl önce yayına başlayan bu gazete, sanki 7 yıl değil de 50 yıllık bir yayın hayatına sahipmişçesine, acısıyla tatlısıyla, muazzam bir tecrübe biriktirdi. Alabildiğine canlı ve dinamik bu ülkede ve bölgede yaşananları bir taraftan tarihe not düşen bu gazete, bir taraftan da yaşayan bir organizma olarak kritik bir geçiş dönemindeki ülke ve bölge tarihinin şekillenmesinde rol alan bir aktöre dönüştü. Her iki rolünde de son derece başarılı olmalı ki bu gazete, çok mütevazi satış rakamlarına sahip olmasına rağmen 100 binlerce tirajı olan gazetelerden daha fazla ses getirir, daha fazla konuşulur, daha fazla takdir edilir ve özellikle son dönemde daha fazla hedefe konulur hale geldi.
Bu gazetenin hakkında bu kadar çok konuşulup, bu kadar çok takdir edilmesi ve belirli çevreler tarafından bu kadar fazla hedefe konulması elbette sadece kendi kabiliyetlerinden kaynaklanmıyor. Türkiye gibi bir gün içerisinde yaşananlarıyla belki bir başka ülkenin bir yıl boyunca ürettiğinden daha fazla gündem oluşturabilen bir ülkede yayın yapıyor olmasıdır bu gazeteyi bu kadar farklı ve fark edilir kılan. Belki de sürekli değişen siyasi, sosyal, diplomatik ve ekonomik şartlar ve tarih yapıcı ana aktörlerin sürekli değişen pozisyonlarına rağmen, inandığı ilke, değer ve prensiplerden asla taviz vermeyen duruşudur bu gazeteyi farklı ve önemli kılan; dahası bu gazeteyi farklı dönemlerde farklı anti-demokratik kesimlerin hedefi haline getiren.
7 yıl önce bu gazeteyi henüz yayına hazırlama safhasındayken, yayına başlamasından aşağı yukarı bir ay önce,  uluslararası bilinirliği, saygınlığı ve güvenilirliği yüksek olan çok değerli bir köşe yazarı dostum ziyaretime gelmişti. Bu dostum o dönemde yayınlanmakta olan iki İngilizce günlük gazeteden birinde köşe yazarlığı yapmaktaydı. Ziyareti sırasında nasıl bir gazete yapmayı planladığımı sordu. Ben de gerçekleştirmek için kafamda kurguladığım bu gazeteyi heyecanla anlattım.
Bu gazete, cesur olacaktı. Bu gazete, çok sesli olacaktı. Bu gazete, şartlar ne olursa olsun sonuna kadar radikal bir demokrat olacaktı. Bu gazete, hangi amaçla olursa olsun evirip çevirmeden gerçekleri olduğu gibi yansıtacaktı. Bu gazete, insanların hayatına daha az müdahaleci olan, insanların hayatını daha az olumsuz etkileyen ve kapladığı alan itibariyle daha küçük bir devletten yana olacaktı. Bu gazete, her türlü haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı olacaktı. Bu gazete, halkı ilgilendiren her konuda şeffaflıktan taraf olacak ve yönetimin attığı her adımda hesap verebilir olması için uğraşacaktı. Bu gazete, devlete karşı bireylerin hak ve özgürlüklerinden taraf olacaktı. Bu gazete, evrensel temel insan hak ve özgürlüklerinin yılmaz savunucusu olacak ve bu konuda uygulamadaki en iyi örnekleri sunan Avrupa Birliği norm ve standartlarının bu ülkeye kazandırılması için çaba harcayacaktı. Bu gazete, ekonomide teşebbüs hürriyetinden, piyasa ekonomisinden, refahın adil paylaşımından ve sürdürülebilir gelişmeden, sağlıklı şehirleşmeden yana olacak ve çevreye azami duyarlılık gösterecekti.
Tüm bunları dinledi o arkadaşım ve dedi ki “Madem bunları yapacaksınız öyleyse beni de bu gazetenin müstakbel yazarlar listesine ekleyiver.” Kendisini oluşmakta olan o listeye memnuniyetle ekledim. Her hafta kaleme aldığı o enfes yazılarıyla bu gazetenin okurlarının karşısına 7 yıldır kesintisiz çıkmaya devam ediyor.
İşte bu gazete, 7 yıl boyunca değerli köşe yazarı arkadaşıma söylediklerimi imkanları ölçüsünde gerçekleştirmek için çabalayıp durdu. Elbette ki bu gazetede, kasti olmayan bazı hatalar da yapılmış olabilir bu 7 yıl boyunca. Ama bu gazete, bile bile ve kasten asla ve asla yanlış yazmadı, okuyucusunu aldatmadı, yalan söylemedi. Bu gazete, kimseye iftira atmadı. Bu gazete, doğru bildiğini hep dosdoğru ve her koşulda cesaretle dile getirmeye çalıştı.
Zor bir 7 yıldı geride bıraktığımız. Yine zor bir dönemden geçiyor ülkemiz. Tıpkı geçtiğimiz son derece zorlu 7 yıl boyunca olduğu gibi, bu gazete içinden geçtiğimiz bu zor dönemde de aynı ilke ve değerlerin ışığında, korkmadan, sinmeden, yalpalamadan işini yapmaya çalışıyor. Hakkında atılan “uluslararası komplonun parçası”,  Türkiye’yi dünyaya şikayet eden gazete”, “CIA, MOSSAD, MI6 ve daha nice yabancı istihbarat örgütüyle birlikte hareket eden gazete” gibi insaf ve izanın almayacağı iftiralara ve ithamlara zerre pirim ve kıymet vermeden, korkmadan, yılmadan bu gazete doğru bildiği yolda yol almaya devam ediyor.
Elbette ki bu gazete, tüm yayınlarında Türkiye’nin milli çıkarlarını gözetiyor. Ama bu gazete, hırsları gem tanımayan bir oligarşik ve mafyatik siyasal zümrenin yolsuzluğa batmış çıkarlarıyla milli çıkarları da birbirine karıştırmıyor. Savunduğu ilkeler çerçevesinde bu gazete, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, temel insan hak ve özgürlüklerinin, şeffaflığın, hesap verebilirliğin, refahın adil paylaşımının, çevreye duyarlılığın bu ülkedeki standartlarının yükseltilmesi için tıpkı dün olduğu gibi bugün de var gücüyle çalışıyor. Ama cesaretle ortaya koyduğu söz konusu çabalarından dolayı bu gazete, tıpkı dünün hak-hukuk tanımaz muktedirleri gibi, bugünün hak-hukuk tanımaz muktedirlerinin de hedefi haline geliyor.
Sahi “tek adam-tek parti devleti” arayışındaki bugünün muktedirleri bu gazetenin ne yapmasını bekliyor? AB norm ve standartları çerçevesinde demokratikleşme reformlarına çok güçlü destek veren bu gazetenin yoksa şimdi tüm demokratik kazanımlardan tek tek atılan geri adımlara da destek vermesini mi bekliyorlar?
Yolsuzlukların önüne geçilmesi, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin temini için, başta Sayıştay yasası olmak üzere, hükümetin doğru yönde attığı tüm adımlara destek veren bu gazetenin, son dönemde Sayıştay’ın çalışamaz hale getirilmesine, tüm kamu denetim mekanizmalarının işlevsiz kılınmasına, kamu ihalelerindeki yolsuzluklarda ceza indirimine, ihale kanununun verilecek ihalelere göre sürekli değiştirilmesine, halka hesap vermekten kaçınılmasına ve şeffaflıktan ecel görmüş gibi kaçarak keyfi yönetim rotasında atılan akıl almaz adımlara da destek vermesini mi umuyorlar?
Kamu imkanlarının suistimal edilmeyeceği vaadiyle yola çıkanları bu vaatlerinden dolayı ayakta alkışlayan bu gazetenin, ortaya saçılan yüz milyonlarca dolarlık rüşvet, yolsuzluk, çıkar sağlama, kara para aklama iddiaları karşısında sus pus olmasını mı bekliyorlar?
Geçmişteki faili meçhul siyasi cinayetlerin üzerine gidilerek ortaya çıkarılması ve yargı önünde hesap sorulması için istikrarlı ve kararlı bir yayıncılık yapan bu gazetenin, bu iktidar döneminde meydana gelen Hrant Dink suikasti, Uludere katliamı, Doğu Akdeniz’de düşen askeri uçak ve benzeri karanlık olayların faili meçhul kalmasına ses çıkarmamasını mı istiyorlar?
Demokrasi ve hukuk devletinin yerleşmesi için askeri vesayet yapılarına, derin devlet çetelerine, Ergenekon Terör Örgütü’ne, ordu içerisindeki cunta yapılanmalarına karşı girişilen ve o dönem için sonu belirsiz olan mücadelelere tam destek veren bu gazetenin, tüm bu yapılara hükümetin yeniden hayat bahşetme girişimlerine de destek vermesini mi umuyorlar?
12 Eylül 2010 referandumunda halkın yüzde 58’inin oyuyla kabul edilen anayasa değişikliği sayesinde AB normlarına uygun olarak demokratik, bağımsız ve tarafsız bir yüksek yargı ile HSYK yapısının oluşmasına tam destek veren bu gazetenin, şimdi tüm bu olumlu gelişmeleri ve hukuki kazanımları çöp tenekesine atıp, son derece talihsiz bir girişimle yargıyı tamamen hükümete bağlama çabalarına da omuz vermesini mi bekliyorlar?
AB uyum reformları kapsamında toplantı özgürlüğü, inanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi hak ve özgürlükler alanında doğru yönde atılan pek çok adımın yılmaz savunucusu olan bu gazetenin, bugün başta basın özgürlüğü olmak üzere tüm bu özgürlük alanlarındaki atalete ya da geriye gidişe de destek olması mı bekleniyor. İfade ve basın özgürlüğü alanındaki baskılara, zulme, yeniden hortlatılmaya çalışılan sansürcülüğe göz yumması mı umuluyor?  
Son yolsuzluk olaylarından, Gezi Parkı protestolarına, kamudaki fişlemelerden, yargısız infaz yoluyla binlerce kamu görevlisinin tasfiyesine varıncaya kadar örnekleri çoğaltmak mümkün, ama gereksiz. Yalnız herkes şunu bilsin ki, bu gazete, son dönemde sıklıkla rastladığımız bu türden anti- demokratik, hukuk dışı ve özgürlüklerin hilafına her adıma karşı çıkacak ve yanlış beklentidekileri hep hayal kırıklığına uğratacaktır.
Muhabiriyle, editörüyle, copy editörü ve tasarımcısıyla bu gazete, inandığı evrensel demokratik ilkeler çerçevesinde doğru bildiklerini dosdoğru ve cesaretle savunmaya devam edecektir.  İlkeli yayıncılığını sürdürmeye devam edecek olan bu gazete, kendi pozisyonunu ve rotasını hangi amaçlarla olursa olsun siyasal iktidarın son dönemdeki konjontürel iniş çıkışlarına göre ayarlamaya azami çaba harcayan bazı yazarlarına ise inandığı demokrasi ve çoğulculuğun hatırı için tahammül göstermeye de devam edecektir.
Demokrasi, hak ve özgürlükler mücadelesi içerisinde geçen 7 yıllık yayın hayatı boyunca emeği geçen herkesle birlikte bu gazeteye inanan, güvenen ve destek olan tüm okurlarımıza da teşekkür ediyor ve hep birlikte daha nice 7 yıllar geçirmeyi ümit ediyorum.

14 Ocak 2014 Salı

Muhaberat devletinden büyük skandal



Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ile yapılan dört telefon görüşmesinin yasadışı dinleme kayıtları Pazartesi gecesi internette servis edildi. Malumunuz Hocaefendi ABD’de yaşıyor. Arayanlar ise Türkiye’den Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanların kurdukları bazı kurumlardan yöneticiler. Konuşmaların içeriğinde en ufak suç unsuru sayılabilecek herhangi bir şey bulunmuyor. Tam tersine bu yasadışı dinleme kayıtlarından biri Hizmet Hareketi’nin hükümet çevreleri tarafından nasıl bir komplonun hedefi haline getirildiğini tüm çıplaklığıyla deşifre etmiş bulunuyor.
Hizmet Hareketi’ne yakın işadamlarının kurduğu Bank Asya’nın nasıl bir hükümet operasyonuyla çökertilmeye çalışıldığını bu bankanın bir üst düzey yetkilisi ile Hocaefendi arasındaki telefon görüşmesi esnasında açıkça görebiliyorsunuz. Zaten görüşmenin sebebi de bu. Türkiye’nin en büyük katılım bankası durumundaki Bank Asya yetkilileri hükümetin batırma komplosuna karşı kendilerince bazı önlemler geliştirmişler ve Hizmet Hareketi’nin manevi öncüsü durumundaki Fethullah Gülen Hocaefendi ile de bu önlemleri istişare ediyorlar.
Konuşulanlarda da ne bir suç, ne de gayri meşru bir şey söz konusu. Tam tersine sıradan bir demokratik hukuk devletinde bile büyük bir suç oluşturacak hükümetin illegal bir girişimine karşı hukuk ve meşruiyet çerçevesinde bir meşru müdafaa söz konusu. Şunu hemen belirmeliyim ki, hak, hukuk, serbest piyasa ekonomisinin ilkeleri gibi evrensel değerleri hiçe sayarak hükümetin bir finans şirketini batırma girişiminden bugün olmazsa yarın, ama mutlaka, hukuk hesap soracaktır.
Türkiye ile yaptığı uluslararası görüşmeleri yasadışı bir şekilde dinlenen Hocaefendi’nin konuşmalarının içeriğinde herhangi bir suç yok ama, ortada dört başı mamur ve tam teşekküllü bir skandal var. Bu skandalın hiçbir delile ya da yargı soruşturmasına dayanmaksızın “paralel devlet” denilerek masum insanları suçlayan, aşağılayan, terör örgütü gibi gösteren ve binlerce kamu görevlisini keyfi bir şekilde tasfiye eden “gerçek paralel devletin” işi olduğundan da kimsenin şüphesi bulunmuyor. Neticede, meşru ve hukuki bir çerçevede hareket eden bir hükümetin sadece zanna dayanarak hukuksuz bir şekilde kitlesel görevden almalar yapması beklenemez. Hukuk çerçevesinde hareket eden bir hükümet bir anayasal suç olan iletişim özgürlüğünü ihlal edemez. Kendi vatandaşlarını yasadışı ve hukuksuz bir şekilde dinleyip, bunları servis edemez. Bu yasadışı dineleme skandalıyla hak, hukuk ve mahremiyet tanımayan “gerçek paralel devlet” tam bir suçüstü durumundayken yakalanmıştır. Daha doğrusu kendi kendisini ele vermiştir.
Yürütmenin, yasama ve yargı erklerini tamamen kontrol altına almaya çabalamasına paralel olarak, devlet yapısının çekirdeğini tıpkı Suriye ve eski Irak’ta olduğu gibi istihbarat (Muhaberat) teşkilatı üzerine oturtmasının sakıncalarından hep bahsediliyordu. Bu yasadışı dinleme “Tek Adam-Tek Parti yönetimi” hülyalarıyla ete kemiğe büründürülmeye çalışılan muhaberat devletinin ne menem bir şey olduğunu da açıkça gözler önüne sermektedir. Bu dinlemelerin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından gerçekleştirildiği ve Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı’ndaki (TİB) tasfiye sonrası servise konulduğuna dair yaygın bir kanaat oluşmuş durumdadır.
Bu durumda sormak lazım: Yasadışı dinlemeler her alanda mikro düzeyde yürüttüğü yönetim anlayışıyla bilinen Sayın Başbakan’ın bilgisi dahilinde mi yapılmış ve servis edilmiştir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın da bu konu hakkında herhangi bir bilgisi var mı? Şayet bilgileri varsa böyle bir şeye neden ihtiyaç duyduklarını kamuoyuna açık yüreklilikle anlatmalıdırlar. Yok eğer herhangi bir bilgileri veya talimatları yoksa bu yasadışı dinlemeleri yaparak anayasal suç işleyen ilgili devlet kurumlarının yetkililerini ve bu yasadışı dinleme kayıtlarını servis edenleri ortaya çıkarmaları, bu skandalın hukuki gereği neyse yapmaları gerekmez mi?
Öte yandan, organize ve koordineli bir şekilde yapıldığı görülen yasadışı dinleme kayıtlarının internette servise konmadan önce belirli çevrelere önceden ulaştırıldığı da anlaşılıyor. Erken baskı yaptığı için pek çok önemli son dakika haberini atlamakla bilinen Akit gazetesinin yasadışı dinleme kayıtlarını sürmanşetten vermiş olması bu şüpheyi güçlendirmektedir. Yasadışı telefon dinlemelerini yaparak, servis ettiğinden şüphelenilen MİT ile Akit gazetesi arasında belli ki çok sağlam bir iletişim ve işbirliği söz konusudur. Oldum olası en aşağılık şahsiyet cellatlığı örneklerine imza atmaklığıyla bilinen Akit gazetesinin MİT’in tetikçiliğine gönüllü olması doğrusu hiç de şaşırtıcı değildir.
Hocaefendi’nin telefon konuşmalarını yasadışı dinleyen ekipler, aslında uzunca bir zamandır Türkiye’de yasadışı dinlemeleri ve hedefe konan isimlerin gizli çekilmiş mahrem görüntüleri de kimlerin yaptığına dair güçlü bir fikir vermektedir. Başbakan Erdoğan ve çevresindekilerin bu konuda doğrudan ya da ima yoluyla sürekli Hizmet Hareketi’ni zan altında bırakacak şekilde yaptığı suçlamaların ve açık iftiraların içinin ne kadar boş olduğu da bu menfur vesileyle görülmüştür. Sahi CHP eski başkanı Sayın Deniz Baykal’la ilgili gizli çekilmiş mahrem görüntüleri seçim meydanlarında bile kullanmaktan çekinmeyen bir çevreden ne beklenebilir ki? Gerek Baykal’ın, gerekse MHP’li vekillerin servis edilen mahrem görüntülerinin faillerinin aradan geçen 3 yıla rağmen hala bulunamamış olması hükümeti zaten zan altında bırakmaktaydı. Hocaefendi’nin yasadışı dinlenen telefon görüşmelerinin servis edilmesi bu zannı şüphe bırakmayacak şekilde güçlendirmiştir. Üstelkik bundan sonra servis edilmesi muhtemel tüm yasadışı ses ve görüntü kayıtlarının da adresi artık tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.
Çıkarılan korumacı yasalarla dokunulmaz bir frekenştayna dönüştürülen MİT üzerinden dizayn edilen Muhaberat Devleti’nin ülkeyi getirdiği durum nereden bakılırsa bakılsın dehşet vericidir. Yaşananlar “acaba toplumun önde gelenlerinden ne kadarı MİT tarafından yasadışı şekilde dinlenmektedir?” sorusunu da akıllara getirmektedir. Belki binlerce masum insan gibi Hocaefendi’nin de telefon konuşmalarını hukuksuz bir şekilde takibe alan MİT’in 34 gencin öldürüldüğü Uludere katliamı, Başbakanlıktaki dinleme cihazları ve benzeri karanlık olaylardaki beceriksizliği de belli ki kasti bir beceriksizlik niteliğindedir. Ya da masum insanları yasadışı takibe o kadar büyük enerji harcıyor olmalı ki MİT, asıl işini yapmaya ne vakti ne de imkanı kalmaktadır.
Peki bu hukuksuzluk karşısında sorumluluk makamında olanlar ne yapmayı düşünüyor? Yetkisi olmadığı halde tüm telefon görüşmelerini yasadışı dinleyen ve aldıkları kayıtlardan hizmet ettikleri siyasi iradenin işine gelenleri manipülatif bir şekilde servis eden çevrelerin bu hukuksuzluğu karşısında Cumhurbaşkanı, Meclis ve ilgili devlet kurumları bir şeyler yapmayı düşünüyor mu? Bu güzel ülkenin keyfiliğin, kural bilmezliğin ve hukuk tanımazlığın yeni norm haline geldiği 5. sınıf bir kabile devleti görüntüsüne bürünmesine sessiz mi kalınacak? Herkesin gözleri önünde yapılanların bir anayasal suç olduğu görmezden mi gelinecek?
En temel hak ve hukuk ilkelerinin yanı sıra açık bir anayasa ihlali olan bu suç karşısında hak ve hukuka saygılı olan hiçbir çevre ve otorite sessiz kalamaz, sessiz kalmaları kabul edilemez. Çünkü Anayasa’nın 20. Maddesi’nde geçen “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz;” Anayasa’nın 22. Maddesi’nde yer alan “Herkes haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır;” ve Anayasa’nın 25. Maddesi’ndeki “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz,” ifadeleri yasadışı dinlemelerin ve bu kayıtların servis edilmesinin açık bir anayasal suç olduğunu ortaya koymaktadır.
Unutulmamalı ki, kimsenin mahreminin güvence altında olmadığı, siyasi emellerle kişi mahremiyetinin en hoyrat bir şekilde ihlal edildiği bir ülke belki hoş olmayan pek çok şekilde tanımlanabilir, ama özgürlükçü bir demokrasi ve hukuk devleti olarak asla tanımlanamaz.


12 Ocak 2014 Pazar

Sakın unutmayın! Asıl gündem yolsuzluklar ve hırsızlıklar



Türkiye’de bu işler hep böyle oluyor. Ne zaman aylarca, yıllarca konuşulacak bir skandal patlak verse, hemen daha büyük bir gündemmiş görüntüsü verilen bir konu üzerinden o skandalın üstü örtülmeye, kamuoyunun dikkatleri başka yerlere çekilmeye çalışılıyor. Yolsuzluk, hırsızlık, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet ve komisyonculuk gibi yüz kızartıcı suçlar el çabukluğu marifetiyle unutturulmaya çalışılırken, algı yönetimi için akla hayale gelmedik yöntemlere, izana sığmayan argümanlara ve yalanlara sığınılabiliyor. Şark kurnazlıklarıyla kurgulanan dezenformasyon çabalarının, hedeflenen toplumsal algı deformasyonlarının ve dini ya da dünyevi her türden yalan ve hileye başvurulan karartma girişimlerinin kurbanı olmamak için yapılması gereken ise belli: Derin bir nefes almak ve asıl neyi tartışıyorduk en başından yeniden hatırlamak.
Öyleyse hemen hatırlayalım: Meselenin özü ne AKP hükümeti ile Hizmet Hareketi arasındaki sözümona bir “güç mücadelesi”dir, ne de Hizmet Hareketi sempatizanlarının kamu sektöründeki doğal varlığına atfen propagandası yapılan muhayyel bir “paralel devlet”tir. Bütün çarpıtma ve yönlendirme çabalarına rağmen tartışmalarımız boyunca unutmamamız gereken konu iddia edilen hırsızlıklardır, yolsuzluklardır ve haksız kazanç temini için komisyonculuk suçlamalarıdır. Dahası, normal bir demokratik hukuk devletinde hükümetleri anında istifaya zorlayacak vahim iddialara yönelik soruşturmaları, Türkiye sanki ilkel bir kabile devletiymiş gibi, akıl almaz hoyratlıktaki yöntemlerle engelleme ve karartma girişimleridir. Sırf güçlü kanıtları ortalığa saçılan yolsuzlukların üzerini örtmek için, tek suçları kamu yararını korumak amacıyla hukuk çerçevesinde görevini yapmak olan binlerce polisin ve konuyla hiç ilgisi bulunmayan yüzlerce kamu görevlisinin hükümetin görülmedik yargısız infazıyla tasfiye edilmesidir. Konu, on binlerce kamu görevlisinin ve vatandaşların fişlenmesi, McCarthyism’i aratmayan bir cadı avcılığıyla insanların görevlerinden alınmaları, masum insanların insafsız ve ahlaksız şahsiyet cellatlığına maruz bırakılmalarıdır.
Aslında tüm bunların üzerindeki asıl konu, demokratik meşru yollardan iktidara gelmiş olmasına rağmen bir hükümetin ceberut devletin tüm imkanlarını kullanarak bir “tek adam – tek parti yönetimi” kurma girişimidir. Konu yürütmenin, yani hükümetin, diğer erkleri tamamen hiçe sayarak tüm gücü gasp etme ve erkler ayrılığını yok etme cüretidir. İsterseniz adını da yerli yerince koyalım: Yaşadığımız bu süreç güçler ayrılığı ve kontrol-denge ilkelerini ortadan kaldırmaya çalışan yürütmenin yargıya yönelik tam teşekküllü bir darbe girişimidir.
Her türlü gayri meşru yolu deneyerek yargının işleyişine müdahale etmekle kalmayan yürütmenin, tasfiyeler ve yeni atamalar yoluyla devletin işleyen mekanizmalarını devre dışı bırakma teşebbüsüdür.  Yani asıl tartışmamız gereken konu, hükümetin Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasının üstünü örtme telaşıyla yargının taleplerine karşı gelmesidir ve elindeki tüm imkanları seferber ederek bir sivil darbe gerçekleştirme çabasıdır. Hükümetin, inşasına giriştiği sivil darbe yapısının kalıcılığını temin için, 2010 referandumunda yüzde 58’lik oy desteğiyle reforme edilen yüksek yargıda ve HSYK’da anti-demokratik değişiklikler yapmak suretiyle yargıyı tamamen yürütmenin kontrolüne alma gayretidir.
Sınır ve kural tanımaz mevcut gücünün verdiği sarhoşlukla ve daha fazla güç/iktidara ulaşma arzusuyla hükümet demokrasinin, demokratik kurumların ve hukuk devletinin canına ot tıkarken, kamuoyunun dikkatleri tam da amaçlandığı gibi başka yönlere odaklanırsa, yarın iş işten geçmiş ve çok geç kalmış olunur. Öte yandan, AKP hükümetinin hak, hukuk, ahlak ve insaf kaidelerini ayaklar altına alarak yalanlar ve sahtekarlıklarla yürüttüğü kara propagandanın toplumu esir alması halinde, bunun sonuçlarının bu ülkenin sadece bugününü etkileyeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bugünkü muvakkat toplumsal körlüğün sonuçları maalesef bu ülkenin bugününü olduğu kadar geleceğini, bugünkü nesli olduğu kadar çocuklarımızı ve torunlarımızı da etkileyeceğini asla unutmamak gerekir. Çünkü, ele geçirdiği güçlü medyatik imkanlarla kara propaganda yöntemlerini pervasızca kullanan hükümetin sürdürdüğü bu kritik algı savaşını kazanması sonrasında kurulacak olan Türkiye’nin hak ve özgürlüklere duyarlı demokratik bir hukuk devleti olmayacağının tüm delilleri şimdiden belirmiştir. Şu son süreçte hükümetin gayri meşru bir çerçevede yapıp ettikleri, gelecekte muhtemelen yapıp edeceklerinin de birer habercisi ve kanıtı niteliğindedir.
Sadece “masuniyet karinesi” ilkesi çerçevesinde olup bitenlere bakmak bile ne demek istediğimizi fazlasıyla anlatmaya yetecektir. Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasında adı geçen zanlıların kişilik haklarının korunması amacıyla herkes, haklı olarak, “masuniyet karinesi” ilkesine sığınırken, aynı ilke hiçbir suçun zanlısı olmayan milyonlarca insanla ilgili olarak nedense bir türlü akla getirilmiyor. Ortada hiçbir delil, bulgu, soruşturma sonuçları ya da yargı kararı olmaksızın milyonlarca insan, sırf belirli bir sosyal harekete yakınlıklarından dolayı bizzat başbakan ve diğer bakanlar tarafından durmaksızın ne idüğü belirsiz bir “paralel devlet”in unsurları olmakla itham edilebiliyor. Milyonlarca takipçisi olan ve daha çok eğitim ve hayır işleriyle bilinen bir sivil toplum hareketi adeta bir terör ya da organize suç örgütüymüş gibi insafsızca yaftalanıyor ve bugüne kadar hiçbir suça karışmamış bu insanlarla ilgili “çete”, “provokatör”, “hain”, “uluslararası komploların taşeronu”, “yabancı güçlerin işbirlikçisi” gibi akıl ve vicdanların kabul etmeyeceği onlarca çirkin sıfat kullanılabiliyor.
Peki onlarca güçlü delilin eşliğinde yolsuzluk ve rüşvetle suçlananlar için üzerinde titizlikle durulan masuniyet karinesi neden bu masum insanlar için akıllara bir türlü gelmiyor? Aynı ilke, doğrudan meydan meydan, kanal kanal dolaşan başbakanın ağzından tüm bu “paralel devlet”, “devlet içinde çete”, “in”, “suç örgütü” ve benzeri çirkin suçlamalar havalarda uçuşturulurken, bütün ülke geneline yayılan haksız ve yargısız görevden almalar esnasında neden uygulanmıyor? Bu kadar vahim iftiralar dolaşıma sokulurken, hangi delile dayanılarak yüzlerce emniyet müdürünün, polisin ve diğer kamu görevlilerinin peşinen bu türden yapıların parçası oldukları sonucuna varılıyor ve bu sonuç üzerinden görevden alınıyorlar?
Sırf hükümete yakın isimlerin yolsuzluklarını örtmek, soruşturmayı engellemek ve delilleri karartmak maksadıyla masum binlerce insan neye dayanılarak akıl almaz suçlamaların hedefi haline getiriliyor? Eşi görülmedik bir kıyıma maruz bırakılıyorlar? Yoksa masuniyet karinesi ilkesi sadece vahim delilleri ortalığa saçılan hükümet çevresinden muhtemel şüpheliler için mi geçerli? Tek suçu sadece hukuk çerçevesinde görevini yapmak olan ya da bu olaylarla hiçbir ilgisi bulunmayan binlerce, milyonlarca insan hangi kanıta dayanılarak adeta suçlularmış gibi bir kara propagandanın hedefi yapılıyor?
Özetle mevzumuz hayali “paralel devlet” ve benzeri temelsiz argümanlarla toplumsal algı yönetimini, daha doğrusu algının saptırılmasını hedefleyen kara propaganda amaçlı tartışmalar değil. Mevzumuz yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve giderek mafyatik bir tarz alan mevcut yönetimin hukuk ve evrensel demokratik normları hiçe sayarak devleti tamamen bir tek adam-tek parti aygıtına dönüştürme girişimidir. 

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_336431_dont-forget-the-real-agenda-is-corruption-theft.html