16 Aralık 2013 Pazartesi

Devlet, AKP, Diyanet ve Aleviler


Devletin insanların yaşamında kapladığı alanı daraltmak, bürokrasiyi azaltmak ve kamu sektörünü küçültmek üzere yola çıkan AKP, ilk yıllarında bu yönde hareket etmiş, ancak iktidarının ilerleyen yıllarında devlete hakim oldukça devleti merkeze alan klasik Türk iktidar partileri gibi davranır hale gelmiştir.
            Bugün Türk siyaset alanında faaliyet gösteren tüm partiler pek çok alanda birbirinin zıttı görüşlere sahip olsa da sadece devletin kapladığı alanı büyütmek ve devlete atfedilen kutsiyeti yüceltmek konusunda birbirleriyle yarışmaktadırlar. Oldum olası halkı temsilden ziyade bir “devlet partisi” gibi hareket eden CHP, ne tesadüf ki liderinin ilk ismi bile “Devlet” olan MHP’nin tüm söylem ve eylemlerinin devlet odaklı olması yetmiyormuş gibi, sadece halktan aldığı demokratik destekle iktidara gelmesine ve ilk yıllarında demokratikleşmeye hız vererek tüm gücüyle iktidara tutunmaya çalışmasına rağmen, AKP de gücünü konsolide ettiği oranda bu iki devlet odaklı partiyle benzeşmeye başlamıştır. İlk dönemlerinde devletin kurumları kendisine adeta bir muhalefet hatta düşman gibi yaklaşmasına rağmen AKP bugün devlet fetişizmi konusunda bu iki sistem partisini bile çoktan geçmiştir.
            Dindar ve muhafazakar yaşam tarzından gelen bugünkü iktidar sahiplerinin devlet eliyle hayatın pek çok sahasında toplumun farklı kesimlerine yaşatılan onca acı tecrübeye rağmen, bugün görülmedik ölçüde devlete kutsiyet atfetmeleri son derece düşündürücüdür. Dahası tıpkı Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki “Tek Adam” sultası yıllarında olduğu gibi devleti yeniden ve hiç olmadığı kadar hayatın odağına yerleştirmeye çalışan AKP hükümeti, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda sivil ya da yarı-sivil tüm oluşum ve yapıları devletleştirmeye can atar bir görüntü sergilemektedir.
            Devletin merkezi konumunun güçlendirildiği alanlardan birini de hiç şüphesiz ki dini alan oluşturmaktadır. AKP hükümeti 11 yıllık iktidarı sürecinde gücünü konsolide edip, devlete iyice yerleşip devletleştikçe, dini alanı da hiç olmadığı kadar devletleştirmenin arayışına girmiştir. Bu açıdan Diyanet İşleri Başkanlığı’na, dini alanın kontrol edilmesi açısından örneğine ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tek Adam”, İsmet İnönü’nün faşistik “Milli Şef” dönemlerinde rastlanabilecek bir işlevsellik kazandırılmıştır. Malum olduğu üzere Atatürk ve İnönü, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devlet tekeline aldıkları dinin toplumdan tamamen silinmesinin etkin bir aracı olarak kullanmışlardır. AKP hükümeti ise tam tersine bu kurumu hiç olmadığı kadar güçlendirerek devlet eliyle tepeden aşağı topluma bir dini anlayış dayatmanın güçlü bir aracı haline dönüştürmüştür.
            3 Mart 1924 gibi çok erken bir tarihte bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı’da izafi olarak özerklik içinde hareket eden ulema, ilmiye sınıfının tasfiyesinden ve dini hizmet üreten tüm sivil kurumların kaldırılmasından sonra kurulmuş olan bir devlet aygıtıdır. “Laiklik” konusunda rejimin tüm güçlü iddialarına rağmen dini alanın devlet tekeline girmesini temin için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı bile aslında sistemin laiklik iddiaları ile taban tabana zıttır ve evrensel laiklik uygulamalarına aykırıdır. Din adamlarını, özgür ve vicdani yaklaşımlarıyla hareket etmekten men edecek şekilde, devlet memurlarına dönüştüren bu kurumun bir benzerine herhangi bir Batılı laik demokraside rastlamak mümkün değildir.
            Hele hele ayrım gözetmeksizin her inançtan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından toplanan vergilerle oluşturulan bütçeden pay alan ve bu bütçeden maaşları ödenen din adamlarının birer devlet memuru olarak sadece ve sadece Sünni-Hanefi Müslümanlara hizmet vermesinin açıklanabilir bir tarafı bulunmamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İslam’ın emrettiği adalet prensibiyle uyuşmayan bu yapısı hem Türkiye’deki diğer din ve farklı mezhep mensuplarının, hem de devletin din işlerinden tamamen elini çekmesini talep eden gerçek laiklerin sert eleştirilerine hedef olmaktadır.
            Her dönemde devlete hakim olan siyasal düşünceye uygun olarak araçsallaştırılan Diyanet İşleri Başkanlığı varlığı ve mevcut yapısıyla İslam dininin ruhuyla bağdaşmayacak bir adaletsizliğin vücut bulmuş halidir. Toplumsal, sosyal ve ekonomik alanlarda kökü bir türlü kazınamayan adaletsizliklerin özü ahlak ve etik olması gereken dini alanda da, üstelik belki diğer alanlardan çok daha güçlü bir şekilde bizzat devlet eliyle, yaşatılıyor olmasının dinle ve dindarlıkla açıklanabilir tarafı bulunmamaktadır.
            Türkiye ve dünyayı ilgilendiren değişik konularda gündem oluşturacak toplantılara imza atan, Onursal Başkanlığını Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na bağlı Abant Platformu tarafından hafta sonu düzenlenen “Aleviler ve Sünniler: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlıklı toplantıda da temel eleştiriler ve taleplerin çoğu dönüp dolaşıp Diyanet İşleri Başkanlığı’na dair oldu hep. Özellikle, toplantıda çok etkili bir konuşma yapan Today’s Zaman yazarlarından Cafer Solgun’un isyan derecesindeki çıkışının hükümetin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve devlet memuru din adamlarının kulaklarına küpe olması gerekir. 
            Çarpık laiklik anlayışı konusunda devletin Alevilere yüklediği figüran rolüne sert eleştiriler yönelten Solgun, Alevilerin sorunlarına dair şu çarpıcı görüşleri dile getirdi: “-Türkiye laiktir laik kalacak!- sloganını en yüksek sesle atması istenen hep biz Aleviler olduk ama gerçek laikliği de hiçbir zaman göremedik. Oysa devlet Alevilerin eşit vatandaşlık talebini kabul etmek ve haklarını tanımak zorundadır. Üstelik bu haklar bir pazarlığın konusu yapılamaz! İnsanların ibadet etme haklarının tanınması geciktirilebilecek bir konu olamaktan çıkmıştır.”
            Alevilerin haklarının gaspının toplumdan değil devletten kaynaklandığına da vurgu yapan Solgun, “Bugün Alevilerin ibadet yerleri olarak cemevleri var ve cenazelerimizi oradan kaldırıyoruz. Bugüne kadar hiçbir Sünni vatandaşı ‘cenazelerinizi neden cemevlerinden kaldırıyorsunuz?’ diye ayaklanırken de görmedik,” dedi.
            Yapılan yedi Alevi çalıştayının ve hükümetin başlattığı Alevi açılımı sürecinin resmen sokağa terkedildiğini söyleyen Solgun, bu durumun Alevi kitlelerde büyük bir hayal kırıklığına yol açtığının altını çizdi. Siyasi mitinglerde söylenen bazı ayrımcı sözlere de sert eleştiriler yönelten Solgun, özellikle son dönemlerde “Gezi protestocuları Alevidir” şeklinde bir algı oluşturularak toplumun kutuplaştırılmaya çalışıldığına dikkat çekti. Solgun, AKP liderlerine yönelik “Kutuplaşmadan dönemsel bir siyasi kazanç elde etme uğruna birlikte yaşama imkanını ortadan kaldırmayın. ‘Aleviler Gezicidir” diyerek yeni bir kutuplaşma yaratabilir ve bundan siyasi açıdan kazançlı çıkabilirsiniz. Ama çok kötü bir duruma da yol açarsınız” uyarılarında bulundu.
            Solgun’un eleştirilerinden en büyük payı ise haklı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı aldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın nasıl araçsallaştırıldığını 1960, 1971 ve 1982 askeri müdahalelerinden sonra devlet memuru müftü ve imamlara gönderilen talimatları örnek göstererek anlatan Solgun, 28 Şubat post-modern askeri darbe sürecinde de Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde oluşturdukları birimlerle TSK’ya bağlı Psikolojik Harp Dairesi’nin yaptığı çalışmalara atıfta bulundu. Alevilerin ve Kürtlerin sisteme yönelik duygusal kopuşlarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talimatla okunmasını talep ettiği ayrıştırıcı hutbelerin büyük etkisinin olduğunu ileri süren Solgun, 2008 yılına kadar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunun tartışılması gerektiğini savunan AKP’nin bugün bu teşkilatın temsilcilerinin protokoldeki yerini yukarı çekmekle ve Atatürk  dönemindeki konumuna getirmekle uğraşmalarına da sert eleştiriler yöneltti.
            Cafer Solgun’un bu söyledikleri elbette ki çok önemli. Ama bana göre Solgun’un bu çıkışını daha da önemli kılan Diyanet İşleri Teşkilatı’nın finansmanına dair sözleriydi: “Aleviler olarak biz ödediğimiz vergileri Diyanet’e helal etmiyoruz. Sizler nasıl Müslümansınız! Bu sizi rahatsız etmiyor mu?..”
            Sahi dini anlatma ve İslam ahlakına göre dindar nesiller yetiştirme amacıyla faaliyet gösteren devlet memuru din adamları ücret aldıkları bütçenin oluşmasında Alevilerin kendi paylarına düşen katkılarını helal etmemelerinden hiç mi rahatsızlık duymuyorlar? Farklı inanç sahiplerinden rızaları dışında alınan vergilerle finanse edilen din hizmetlerinde hiç mi sorun görmüyorlar? Adaletsizlikle, toplumun bir kesiminin hak ve hukukunun ihlaliyle ve kul hakkına girmekle mukaddes İslam dinini nasıl bağdaştırıyorlar?
            Samimiyetle söylemek gerekirse bir Sünni-Hanefi Türk olarak devlet memuru imamların yerinde asla olmak istemezdim. Haklı bir feryat niteliğindeki Cafer Solgun’un sözlerinin altına imzamı atıyorum. 

 English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_334076_the-state-akp-religious-affairs-directorate-alevis-and-rights.html

10 Aralık 2013 Salı

Asıl konuşmamız gereken konu şeffaflık ve denetim

Tüm vergi dairelerinin duvarlarında büyük harflerle yazılıdır: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır”.  Hatta bu slogan zaman zaman vergi daireleri dışına taşarak reklam ve toplumu bilinçlendirme kampanyalarında da kendisine yer bulabiliyor. Elbette ki meşru dairede kazanılmış ve bir vatandaşlık vazifesinin ifası olarak vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Bunun aksini kim iddia edebilir? Ya peki halkın vergilerinden elde edilen kamu bütçesinin yerli yerinde kullanılması, gereğince harcanması vazifesi de kutsal bir vazife değil midir?
Demokratik hukuk devletlerinde vatandaşlar veya işletmeler mükellef kılındıkları vergilerini ödemediklerinde olacaklar bellidir. Vergi kaçıranların yakalarını eninde sonunda maliye müfettişlerine kaptırmamalarının imkanı yoktur. İyi işleyen bir denetim mekanizması sayesinde en mahir vergi kaçakçıları bile yakalarını ele vermekten kurtulamaz. Buna rağmen kayıt dışı ekonominin Türkiye’de bugün hala yüzde 38 civarında seyretmesi aslında kamu otoritesi durumundaki mercilerin görevlerini gereğince yerine getirmediklerinin bir göstergesidir. Oysa herkes biliyor ki, devleti yönetenler istedikleri takdirde istedikleri sektörde vergi kaçaklarına sıfır tolerans göstererek vergileri kuruşu kuruşuna tahsil edebiliyorlar.
Ancak tıpkı bizim ülkemizde olduğu gibi demokratik kemale ve tam teşekküllü hukuk devleti olma vasfına  henüz erişememiş ülkelerde vergilendirme ve vergi denetimi yer yer bir imtiyaz, yer yer ise bir cezalandırma metodu olarak kullanılabiliyor. Böyle ülkelerde onlarca yıl imtiyazlı bir statü verilerek denetlenmeyen veya vergi usulsüzlükleri sürekli tolere edilen kocaman şirketlerin bitirilmesinde siyasallaşmış denetim ve vergilendirme bir cezalandırma aracına dönüştürülebiliyor. Hatta hedefe konan bir şirkette suç teşkil edebilecek bir vergi kaçağı yoksa bile maniple edilen vergi denetimi sayesinde o şirkete kısa sürede diz çöktürülebiliyor. Sözkonusu şirkete diz çöktürülemese bile haksız suç isnatları ile en azından şöhreti kolayca zedelenebiliyor. Özellikle son dönemde vergi denetiminde tamamen siyasi iktidarın isteği doğrultusunda sergilenen seçmeci tavır bu işin ne kadar siyasallaştığının bir somut kanıtını oluşturuyor.
Öte yandan, malum olduğu üzere vergi mükellefliğinin tabana yayılması ile demokrasinin konsolidasyonu arasında doğrusal bir korelasyon bulunuyor. Vergisini vererek kamu hizmetlerini finanse eden vatandaşlar devlet ya da kamu kurumlarından aldıkları hizmetlerin kamu otoritesinin kendilerine bir lütfu olmadığını, tam tersine bu hizmetlerin kamu yöneticilerinin vatandaşlarına karşı vazifesi olduğunun bilinciyle hareket ediyor. Kendisine demokrasi ve hukuk devleti diyebilen ülkelerde bu vazifenin yerli yerince gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini denetlemek de vergisini ödeyen vatandaşların en doğal hakkını oluşturuyor. Vatandaşlar bu doğal ve demokratik hakkını yine devlet içerisinde oluşturdukları Sayıştay gibi denetim kurumları aracılığıyla kullanıyor.
Kamu bütçesinin doğru kullanılıp kullanılmadığını denetlemekle görevlendirilen denetim kurumlarının neredeyse tamamen işlevsiz hale getirilmesi ise vergiler yoluyla devlete verdiği paranın kim tarafından, nerede ve hangi amaçla kullanıldığına dair vatandaşların denetleme hakkının elinden alınması anlamına geliyor. Şeffaflık, denetlenebilirlik ve halka hesap verebilirlik ilkelerinin temelden ihlali anlamına gelecek böyle bir durumun  demokrasilerde yeri bulunmuyor. Oysa bugün Türkiye’de kamu harcamalarının malî denetiminde ciddi aksaklıklar var. Vatandaşların ödediği vergilerden oluşan kamu bütçesinin usulüne uygun kullanılıp kullanılmadığını gösteren raporları hazırlamakla sorumlu Sayıştay son iki yıldır neredeyse tamamen iş yapamaz hale getirilmiş durumda.
151 yıllık köklü bir kuruluş olan Sayıştay, ne hikmetse tarihi boyunca ilk kez, demokrasi kavramını dilinden düşürmeyen AKP hükümeti döneminde işlevsiz hale getirilmiş bulunuyor. Oysa Anayasa’nın 160. Maddesi, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını, mahallî idarelerin de hesap ve işlemlerini inceleme vazifesini Meclis adına Sayıştay’a tevdi etmiştir. Salı günü Zaman gazetesinden Turhan Bozkurt’un da ifade ettiği gibi, Sayıştay’ın vazifesini icra ederken yürütme organından talimat alması veya onun düzenleyici işlemleri ile sınırlandırılması uluslararası denetim standartlarına temelden aykırıdır. Buna rağmen, hükümetin sürekli olarak Sayıştay’ın etkinliğini azaltacak girişimlerine şahit oluyoruz. Dahası kendisi demokratik denetimden azade hareket eden hükümetin devlet gücünü kullanarak tüm toplumu denetim altına alma çabasını görüyoruz.
2012’de çıkarılan 6353 sayılı kanunun bazı hükümleri Sayıştay’ı denetleyeceği kurumlardan izin almak gibi çelişkili bir durumla karşı karşıya getirmişti. Ne iyi ki, bu yanlış hesap Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Mahkemeye göre, yasama erki olan Meclis’in yürütme erkine bağlı kurumları bütçelendirme ve bu bütçeyi denetleme hak ve sorumluluğu büyük ölçüde Sayıştay denetimi ve bu denetim sonrasında Meclis’e sunulan raporlar üzerinden gerçekleşiyordu. Dolayısıyla Sayıştay’ın faaliyetleri ve denetim raporları yürütmenin halka ve yasama organına hesap verme sorumluluğunun en önemli araçlarındandı. Anayasa Mahkemesi’nin frenleyici kararına rağmen hükümet elbette boş durmadı ve adım adım devlet kurumlarını Sayıştay denetiminden çıkarmakta epey yol aldı.
Askerî harcamalarla başlayıp Başbakanlık, MİT ve bakanlıklarla kapsamı hükümet tarafından iyice genişletilen ‘teftiş/denetim dokunulmazlığı’na yönelik bugün her kesimden haklı itirazlar yükseliyor. Buna rağmen AKP hükümeti, yolu ve yörüngesi demokrasiden sapan her hükümetin yapageldiği gibi, ‘gizlilik’ ve ‘devlet sırrı’ gibi esrarengiz kavramların arkasına sığınarak halkın ödediği vergilerin nasıl ve ne amaçla harcandığını gözlerden kaçırmaya çalışıyor.
Oysa kamu idaresi her şeyden daha fazla vatandaşların alın terinden alınan vergilerle oluşan kamu bütçesinin nasıl kullanıldığıyla ilgili bir konudur. Bir hükümetin tüm diğer alanlardaki demokrasi, özgürlükler ve hukuk karnesi çok olumlu olsa dahi sadece ve sadece kamu bütçesinin nasıl kullanıldığına dair Meclis’e ve halka hesap vermekten kaçıyor olması demokratlığını ve hukukun üstünlüğü ilkesine sadakatini tartışmalı hale getirir. Tıpkı Sayıştay’ı ve kamu denetimi mekanizmalarını devre dışı bırakan AKP hükümetinin demokratlığını ve hukuk devleti prensibine bağlılığını tartışmalı hale getirdiği gibi.  
            Salı günü itibariyle Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmeye başlanan 2014 bütçesi, tıpkı geçen yıl olduğu gibi, bir önceki yılın bütçesinin nasıl kullanıldığına dair elde somut veriler olmadan yapılacak. Oysa, başta petrol ürünleri olmak üzere bazı alanlarda yüzde 70’lere varan vergilendirmelere maruz kalan vatandaşların, ödedikleri her kuruşun nerede, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığını bilmeye hakkı vardır. Vergisini düzenli ödeyen vatandaşları bu en doğal, en temel ve en demokratik haklarından mahrum bırakanlara, velev ki dünyanın en namuslu insanları olsunlar, gırtlaklarına kadar yolsuzluklara ve usulsüzlüklere batmış “potansiyel hırsızlar” gözüyle bakılması ise kaçınılmazdır.
Kamu bütçesini ödedikleri vergilerle oluşturan halkın, kamu harcamalarında şeffaflık ve demokratik denetim beklemesi en tabii hakkı olduğu gibi, sözkonusu bu denetim kamu yöneticilerini haklı/haksız istifhamlardan koruyacak güçlü bir kalkan niteliğindedir de. Doğrusunu isterseniz AKP hükümetinin, türlü istifhamlardan kendilerini kurtaracak bu koruyucu kalkanı kullanmakta neden bu kadar isteksiz olduğu anlaşılır gibi değildir.

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333661_main-priority-should-be-transparency-and-auditing.html
 

8 Aralık 2013 Pazar

Hangi normalleşme!


  Gerçeklikle hiç bir bağı olmayan “ileri demokrasi” söyleminden umulan gerçekleşmemiş olmalı ki, son dönemde Türkiye’de bir “normalleşme” propagandasıdır gidiyor. Nasıl bir mantıksa ve ne hikmetse Türkiye basit bir hukuk devleti olmaktan bile koşar adım uzaklaştıkça, demokrasinin en temel ilkeleri bile artık tartışılır hale geldikçe, evrensel temel hak ve özgürlüklerin olmazsa olmazı olan basın ve ifade özgürlüğü baskı altına alınıp hiç olmadığı kadar ihlal edildikçe, kamu harcamaları ve işlemleri neredeyse tamamen denetim dışı bırakıldıkça hükümetin dev propaganda makinasının “normalleşme” söylemi de güç kazanıyor.
   Malumunuz Türkiye’deki medya grupları ya vergi cezaları başta olmak üzere türlü baskı yöntemleriyle sindiriliyor ya da bu medya organları bağlı bulundukları şirketlerin diğer sektörlerdeki çıkarları manipule edilerek bir şekilde yola getiriliyor. Bazen de medya şirketlerinin diğer sektörlerdeki borçları bahane edilerek tüm medya varlıklarına hükümet tarafından doğrudan el konuluyor. Öte yandan milyarlarca dolarlık büyük kamu ihaleleri verilen şirketlerin önüne hükümet lehine yayın yapacak medya organları kurma şartı konarak kelimenin tam anlamıyla bir “medya mühendisliği” yapılıyor. Hükümetin baskı, yıldırma, el koyma, kurdurtma yoluyla oluşturduğu güdümlü medya yapısı artık sınır tanımıyor.
   Türkiye’de şu anda öyle büyük bir propaganda mekanizması devredeki, bizi demokratik dünyanın bir parçası yapan tüm değerlerden uzaklaşıldığı oranda “normalleşme” propagandası  söz konusu güdümlü medyada daha da bir hız kazanabiliyor. Üstelik bu kesif propaganda hergün bazı gazeteciler susturulup bazı gazeteciler türlü haysiyet cellatlığına maruz kalırken, kimi gazeteciler ise sadece işlerini doğru dürüst yapmaya çalıştıkları için bizzat Başbakan tarafından “vatan hainliği” ile itham edilip haklarında onlarca yıllık hapis cezaları istenirken yapılıyor.
   Sahi bu nasıl bir normalleşme? 2011 seçimlerinden önce meydanlarda bağıra bağıra halka vaad edilen demokratik sivil bir anayasa yapıldı mı ki bugün gönül rahatlığıyla bir normalleşmeden bahsedelim?  Hadi yeni bir sivil ve demokratik anayasadan vazgeçtim, mevcut hükümetin bazı eylem ve söylemleri itibariyle 1982 darbe anayasasının bile çok gerisine düştüğü görülmüyor mu? Mesela, hükümetin sırf Hizmet Hareketi’ne zarar verme motivasyonuyla, arz-talep ilişkisinin ve teşebbüs hürriyetinin doğal ve meşru sonucu olan dershaneleri kapatmayı iflah olmaz bir saplantı haline getirmesine karşı 1982 Anayasası’nın koruyuculuğuna sığınılmak durumunda kalınması Hükümet için büyük bir ayıp değil mi?
   Asker-sivil ilişkileri, görüntüdeki askerin sivil yönetime itaati dışında, demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde kurumsallaştırıldı mı ki bir normalleşmeden bahsedelim? Bugün hakiki anlamda ordunun sivil denetiminden kim söz edebilir?
   Kapladığı alan ve müdahaleci yapısı itibariyle mevcut ve geçmiş sorunlarımızın pek çoğuna kaynaklık eden devletin ve kamu sektörünün küçültülmesi hedefiyle yola çıkan AKP kadrolarının devleti ve kamu sektörünün kapladığı alanı küçülttüğüne dair ortada herhangi bir karine var mı? Böyle bir karine olmadığı gibi, tam tersine, o ceberrut devleti daha da büyütüp devleştirdiklerine dair her türlü emare ortadayken kim hangi cüretle normalleşmeden bahsedebilir?
   Gerçek bir demokrasinin ilkeleriyle uyuşması mümkün olmayan seçim yasası ve siyasal partiler yasası yerli yerinde duruyorken, parti içi siyaset istisnasız her partide tek-adam sultası görüntüsü veriyorken sahi nasıl bir normalleşmedir sizin bahsettiğiniz? Öyle ya da böyle seçilmişlerce oluşturulan kabinenin ve parlamentonun üyelerinin, tamamen şahsi sadakatleri gözetilerek bizzat Başbakan tarafından atanmış genç ve ateşli danışmanlar kadar bile etkisinin olmadığı apaçık ortadayken, üstelik tek adam tahakkümü ve çevresindeki dar zümre vesayeti her kuruma  çöreklenirken yalandan bile olsa bir normalleşmeden bahsetmek mümkün olabilir mi? Sakın “normalleşme” ile “Özbekistanlaşma”yı karıştırıyor olmayasanız!..
   En ilkel demokrasilerin bile vazgeçilmezleri durumundaki güçler ayrılığı sistemini, kontrol ve dengeleme (check and balances) mekanizmalarını tamamen işlevsiz hale getirmek midir normalleşme? Yürütmenin hem yasama organı, hem de yargı organları üzerindeki tahakkümcü ağırlığının bir benzeri hangi demokratik hukuk devletinde var ki hiç sıkılmadan normalleşmeden bahsedebiliyorsunuz?
   Sözünü ettiğiniz normalleşmeyi, bütçesi ve harcamaları kamunun demokratik denetiminden muaf tutulan orduya, şefaflık, hesap verebilirlik ve denetimden muaf tutulan onlarca yeni kurumu ekleyerek mi gerçekleştirdiğinize inandıracaksınız bizi? Söyleyin bakalım Türk sporunu dünyaya rezil eden şike skandallarının üstünü örtecek yasalar yapmak bu normalleşmenin neresine düşüyor? Ya peki, kamu ihalelerinde yaşanan yolsuzluk ve usulsüzlüklere dair yasalardaki radikal ceza indirimlerini de mi bu kıymeti kendinden menkul normalleşmenin bir parçası olarak görmeliyiz? Ya da zaten kolu kanadı budanan Sayıştay’ın son iki yıldır tamamen işlevsiz hale getirilmesi midir normalleşme dediğiniz şey? Bir taraftan 2001 ekonomik krizinin ana sebeplerinden olan özel bankaların bağlı oldukları şirketlere kontrolsuz fon aktarımının önünü yeniden açıp, öte taraftan yerli ya da yabancı hiçbir bankanın asla kredi açmayacağı projeleri kamu bankaları üzerinden finanse etmek midir normalleşme?
   Tüm özgürlükçü demokrasilerde devletin kapladığı alan küçültülürken, sivil toplum ve özel sektörün faaliyetleri teşvik edilerek daha da gelişmeleri için zemin hazırlanırken, Türkiye’nin son dönemde örneklerine ancak eski komunist dünyada rastlanabilecek devletleştirme politikaları izlemesi midir normalleşme? Serbest piyasanın meşru sektörlerini ve sivil toplumun meşru aktörlerini devlete alternatif gibi görme ve bütün devlet gücünü seferber ederek üzerlerine giderek yok etme hastallıklı psikolojisi ve durumunun normalleşme olduğuna inanmamızı mı bekliyorsunuz gerçekten?
   Ya peki bir toplumsal kesime dair MGK toplantılarında “bitirme” kararlarının altına imza atmak mıdır bahsettiğiniz bu normalleşme? Ya da 2013 yılında ve belki de halen vatandaşları fişlemek midir bu normalleşme dediğiniz şey?
   Yoksa sizin “norm” olarak kabul ettiğiniz şeyler yolsuzluk, hukuksuzluk, şike, haksız kazanç, denetimsizlik, şeffaflığa karşı olmak, hesap vermemek, belirlediğiniz hizaya girmeyen ve size boyun eğip biat etmeyen toplumsal kesimlerin en tabii haklarını ihal etmek, parlamentoyu ve yargıyı işlevsiz kılmak, otoriterleşmek, özgürlükçü sivil toplumu yok etmek, basını susturmak, farklı görüştekileri sindirmek, kişiye özel kanun çıkarmak, vatandaşları inançlarından ve yaşam tarzlarından dolayı fişlemek, devleti putlaştırmak mıdır? Sizin inandığınız ve benimsediğiniz “normlar” şayet bunlarsa bakın o zaman “Türkiye normalleşiyor!” demekte son derece haklısınız.
     

English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333464_what-normalization.html 

5 Aralık 2013 Perşembe

İç politikada otoriterleştikçe dış politikamız sapıyor

İlk iki iktidar döneminde demokratikleşme ve insan hakları konusunda son derece başarılı adımlar atan AKP hükümeti uzunca bir süredir bu performansının tersine bir yöne sapmış durumda. Zor zamanlarında demokratikleşme adımlarına destek vermiş olan farklı toplumsal kesimleri uzunca bir süredir tek tek kendisinden uzaklaştıran AKP, maalesef bunu,  ancak “siyasal İslamcılık” diye tanımlayabileceğimiz bir siyasal projenin bilinçli adımları olarak gerçekleştiriyor.
Aslında şaşırılacak bir durum yok. Neticede, AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu partisinin uzunca bir süredir benimsediği bu yeni gidişatı Nisan 2013 başlarında katıldığı bir toplantıda açık açık ifade de etmişti: “10 yıllık iktidar dönemimizde şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da, diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte paydaş oldular. Ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.” Aynı konuşmasında Babuşçu, demokrasinin ruhunu aykırı bir şekilde “AK Parti daha çok uzun süre iktidarda olmak durumundadır” diyerek, önemli olanın demokrasi olmayıp, iktidarda kalmak olduğunun da altını çizmişti.
Babuşçu’nun bu sözleri, aslında bir süredir tam da söylediği şekilde yaşanmakta olan sürecin açık bir itirafından ibaretti. Çünkü 2011 seçimlerinden bu yana o eski demokratikleşmeci, sivilleşmeci, reformist, paylaşımcı, katılımcı, çoğulcu, uzlaşmacı ve şeffaflaşmadan yana olan AKP adeta gitmiş, yerine farklı bir içerikle de olsa, eski devlet refleksleriyle hareket eden bir iktidar partisi gelmiştir. AKP bir süredir basın özgürlüğüne saygısız, farklı yaşam tarzlarına ve farklı düşünce sahiplerinin hak ve özgürlüklerine duyarsız, medya mühendisliğine oldukça hevesli, toplum mühendisliğine iştihası ise alabildiğine kabarmış bir iktidara dönüşmüştür. Aylarca Türkiye’yi kilitleyen Gezi Parkı protestoları da, kızlı-erkekli öğrenci evleri tartışması da, son olarak tepeden inmeci ve oldu-bittici bir yaklaşımla dershanelerin devlet zoruyla kapatılması kararı ve buna benzer tüm dayatmacı politikalar hep bu çerçevede ele alınabilir.
İç siyasette sosyal barışı dinamitleyen bu “biz biliriz”ci, “ben yaptım-oldu”cu yaklaşımın maalesef Türkiye’ye büyük bedeller ödetme potansiyeli olan yansımalarını dış politikada da görmeye başladık. Hükümet içeride farklı düşünce, teklif ve yaklaşımları susturduğu, bastırdığı oranda Türkiye, yakın geçmişte dış politikadaki göz kamaştırıcı başarılarını da giderek mumla arar hale geldi. Kıymeti kendinden menkul bir “büyük devlet” söylemi ve böbürlenmesi neticesinde Türkiye’nin Ortadoğu politikası neredeyse tamamen çöktü. Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler uzunca bir süre adeta durma noktasına geldi. Balkanlarda “büyük devlet” söyleminin şehvetiyle ifade edilen bazı sözler yüzünden üzerinde yıllardır çalışılan bölgesel istikrar mekanizmaları tarumar edildi.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, askeri ve stratejik açıdan resmen bir evlilik ilişkisi içerisinde olduğumuz NATO üyeliğimize, uzatmalı bir nişanlılık ilişkisi içerisinde bulunduğumuz AB ile yürüttüğümüz üyelik sürecine rağmen, AKP hükümeti dış politikada büyük alt-üst oluşlara yol açabilecek türlü jeo-politik hovardalıklara soyundu. Kâh “Ortadoğu’nun abisi de, sahibi de biziz denildi”, kâh Ortadoğu’nun yegane düzen kurucusuymuşuz gibi aşırı özgüvenli bir tavır takınıldı. Yetmedi, halen sınırlarımızı NATO ülkelerinden yalvar yakar aldığımız Patriot füze savunma sistemleri korurken, Çin’le füze anlaşmaları yapıldı. Türkiye’nin dış politik yönelimine dair Batı’da derin şüphelerin artmasına yol açan, öte yandan Rusya’nın bile ancak kötü bir şaka olarak değerlendirdiği ciddiyetsiz bir üslupla Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye alınmamız konusu sürekli ve yerli yersiz gündeme getirildi. Üye ülkelerinin demokrasi, hukuk, hak ve özgürlüklere dair performansının tüm indekslerde yerlerde süründüğü ŞİÖ’ya girmek için çırpınan bir Türkiye fotoğrafı verir hale gelmiş olmak bile aslında fazlaca söze ihtiyaç bırakmıyor.
İçerideki otoriterleşmeye, demokratik hassasiyetlerden, şeffaflıktan, hesap verebilirlikten, demokratik denetimden uzaklaşmaya uygun düşecek şekilde dış politikada yeni arayışlara sapmanın Türkiye için bedeli doğal olarak ağır oldu. İçinde bulunduğumuz hafta içerisinde hem TESEV’in hem de Kadir Has Üniversitesi’nin izlenen dış politika konusunda oluşan algılara dair yayınladığı raporlar geldiğimiz durumu açıkça gözler önüne seriyor. İç siyasette demokrasiden uzaklaştırıcı bir yanlış istikamete girmenin, dış politikada bu istikamete uygun tuhaf arayışlar sergilemenin daha ağır bedellerini belli ki millet olarak hep birlikte ödeyeceğiz.
TESEV’in hazırladığı “Ortadoğu’da Türkiye Algısı 2013 Raporu”, Türkiye’nin son yıllarda bütün diplomatik ve politik sermayesini yatırdığı Ortadoğu’da, son iki yılda izlediği politikalar yüzünden popülaritesini ve olumlu algısını hızla kaybettiğini ortaya koydu. Rapor Mısır ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki politik tercihleri nedeniyle Türkiye’nin bölgenin en sevilen ülkesi olma özelliğini maalesef kaybettiğini gösterdi. Araştırmanın gerçekleştirildiği Ortadoğu’nun 16 ülkesinde Türkiye’ye yönelik olumlu yaklaşım 2011 yılında yüzde 78, 2012 yılında yüzde 69 iken, bu yıl bu oran yüzde 59’a gerilemiş durumda. Türkiye’nin imajının geldiği noktadan daha endişe verici olan ise bu trendin iyice aşağıya doğru gitme ihtimalinin yüksek olması.
Bölge genelinde en sevilen ülkenin geçtiğimiz yıllarda olduğunun aksine artık Türkiye değil, sırasıyla Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olması üzerinde ciddiyetle düşünmek gerekir. Açıkça anlaşılan o ki, demokratikleşme, sivilleşme, özgürlükler rotasından ve tevazudan sapıp kendisini tekebbüre ve otoriterleşmeye saldığı oranda Türkiye’nin olumlu imajı sadece Batılı başkentlerde zora girmiyor, Türkiye son derece iddialı olduğu Ortadoğu sokaklarında bile o eski cazibesini hızla yitiriyor.
Hükümetin içerideki demokratik yönelimden sapmaya paralel şekilde izlediği yanlış dış politikalara dair Türk halkının algısında da önemli değişiklikler yaşanıyor. Kadir Has Üniversitesi tarafından, Türkiye halkının dış politikaya bakışını ortaya koymak için yapılan kamuoyu araştırmasına göre, hükümetin izlediği dış politikayı başarılı bulan vatandaşların oranı 2012’de yüzde 34,7 iken 2013 yılında yüzde 25’e gerilemiş durumda. Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönük politikasını başarılı bulanların oranı ise iki sene önce yüzde 37 iken bu oran bugün yüzde 26’ya ancak ulaşıyor.
Avrupa Birliği üyeliğine desteğin yüzde 47,5 olarak çıktığı ankette, AB üyeliğine alternatif olarak öne çıkan oluşumlar ise şöyle sıralanıyor: Türk Birliği yüzde 26, NATO-ABD ile işbirliği yüzde 12,8, İslam İşbirliği Örgütü’nün rolünün artırılması yüzde 12,6, Rusya ile stratejik işbirliği yüzde 12,3, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik yüzde 9.
Şimdi bütün bu tabloya baktığımızda herkesin gözleri önünde cereyan eden içerideki otoriterleşme eğiliminin tüm olumsuz sonuçlarının sadece iç siyaseti ilgilendirdiğini kim iddia edebilir ki?

For English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_333241_turkish-foreign-policy-falters-as-govt-grows-authoritarian-in-domestic-policy.html 

28 Kasım 2013 Perşembe

Medyaradar.com'da yayınlanan söyleşi

http://medyaradar.com/cemaatin-hedefteki-ismi-medyaradara-konustu-sayin-basbakan-sizden-ne-istedik-de-verdiniz-haberi-109295

Son günlerde kaleme aldığı sert yazılarla dikkatleri üzerine çekenToday's Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş Medyaradar’dan Alev Gürsoy Cimin’e çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Dershaneler ve medya konusunda ilginç cümleler kurdu…
“Cemaat” denilmesinden rahatsız oluyor. “Cemaat değil hizmet hareketi” diyor... Hizmet Hareketi’ni çok önemsiyor ama “Benim Hizmet içinde bir önemim söz konusu değil” diye de ekliyor…Son günlerde çok sert yazılar kaleme alıyordu, sosyal paylaşım sitesi twitter’da adeta istenmeyen adam ilan edildi. Görevden alınması için çağrılar bile yapıldı... Ama tüm bunlar umurunda bile değil, “Bedel ödemeyi göze aldım ben” diyor. Başbakan Erdoğan'ın kötü bir liderlik sergilediğini düşünüyor. “AK Parti artık benim için AKP” diyor, oy verdiği için pişman değil ama bir dahaki seçimlerde belli ki rotayı başka yere çevirecek, “Çünkü kafam karışık” diyor. Dershaneler konusunda kızgın, kırgın... Diyor ki “Tepkimin tek nedeni dershaneler değil, bu iktidar kendini devlet sanıyor. Eski devletin refleksleriyle hareket ediyor.”
Today's Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş'le çok çarpıcı bir röportaja imza attım. Cesur bir isim ne düşünüyorsa onu söylüyor.  Zaman Gazetesi’nden ayrılırken kafamda hiç soru işareti yoktu çünkü tüm sorularım yanıtını buldu. Tam da gündem dershanelerken denk gelen bu röportaj eminim aklınızdaki pek çok soru işaretine de ilaç gibi gelecek... Medyanın son durumunu “rezalet” olarak nitelendiriyor Bülent Bey, tıpkı Hasan Cemal gibi düşünüyor, “Bu ülkede- Beyefendi rahatsız olur gazeteciliği- arttı” diyor. Tüm dikkatler üzerindeyken ve herkes onunla röportaj yapmayı isterken beni kırmadığı için Bülent Keneş’e teşekkürü borç bilir, size de her zamanki gibi keyifli okumalar dilerim. Sevgiyle kalın, hep umutlu olun.
******************************************************
RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN
Twitter:gazetecilaev
Gmail: Alevgursoy2008@gmail.com


Gündem malumunuz dershaneler... Hükümet ve cemaat arasında büyüyüp giden bir tartışma var, ama bu konuya girmeden önce şunu sormak istiyorum: Siz son günlerin kelle koltukta gezen adamı mısınız? Çünkü twitterdan günlerdir süren bir linç kampanyası var... Sert eleştiriler alıyorsunuz.
“Hamama giren terler” diye bir laf vardır, bizimki de biraz öyle. Açıkçası ben çok da öyle “kelle koltukta gezen bir adam” olduğum düşüncesinde değilim. Ama öyle hiç de “tedirgin değilim” dersem yalan olur. Memlekette gazetecilik yapmanın, doğruları söylemenin çok kolay olmadığını ilk söyleyen sanırım ben değilim...Bu ülkede, maalesef, ilkeli gazetecilik yapmak çok zorlaştı. İçinden geçtiğimiz şu son süreçte,şayet ilke gazeteciliği yapıyorsanız bazı bedelleri ödemeyi göze almanız gerekiyor.

"İLKE GAZETECİLİĞİ YAPAN BEDEL ÖDEMEYİ DE GÖZE ALIR"
İlke gazeteciliğinden kastınız nedir?
Today's Zaman kurulduğundan beri biz ilke gazeteciliği yapıyoruz. Sadece burada değil gazetecilik hayatım boyunca da aslında bunu yaptım ve halen de yapmaya devam ediyorum. Bizim için kimin yönettiği değil daha çok nasıl yönettiği, kim olduğu değil ne yaptığı önemli ve biz bu bağlamda gazetenin kurulduğu 2007 Ocak ayından bu yana Türkiye'de demokrasinin standartlarının yükseltilmesi, şeffaflığın ve denetimin artması, hesap verilebilirliğin bir kaide haline gelmesi, temel insan hak ve özgürlüklerinin alanının genişletilmesi, Avrupa Birliği'ni Avrupa Birliği yapan temel norm ve standartların bizim ülkemiz için de siyasi, hukuki ve ekonomik genel normlar olması konusunda hiç aralık vermeksizin çaba harcadık. Bu çabalarımızdan dolayı yakın tarihe, yani özellikle askeri vesayetin geriletildiği ana kadar, devlet içindeki derin yapıların ve ordu içerisindeki cuntaların hedefindeydik. Yani ilk kez hedef olmuyoruz .
Şu anda da hedef olduğunuzu kabul ediyor musunuz?
Elbette kabul ediyorum...
"AYLARDIR HAYSİYET CELLÂTLARININ HEDEFİNDEYİZ"
Sosyal paylaşım sitesi twitter'da sizin için sert eleştiriler yapılırken Cemaate "görevden al" çağrısı da yapıldı. Cemaat bunu ne kadar ciddiye aldı ya da alır?
Biliyorsunuz bu örgütlü ve sistematik kampanyalar aylardır devam ediyor... İlk kez olmuyor. Öyle ki bu yıpratma, ötekileştirme, düşmanlaştırma, şeytanlaştırma ve bir nefret objesine dönüştürme kampanyaları hayatımızın bir normali haline geldi maalesef. Oysa hiç olmaması gereken bir şey... “Haysiyet cellatlığı” dediğimiz ve hiç kimsenin başına gelmesinden, hedef seçilmesinden haz etmeyeceği bir durum artık nerdeyse gün aşırı başımıza geliyor. Gerek Today's Zaman olarak, gerek yazarlarımız bağlamında ve gerekse bizatihi kendim hedef haline getiriliyorum.
"CEMAAT DEĞİL HİZMET HAREKETİ"
Peki, Cemaat denilmesinden rahatsız mısınız?
İlhamını Fethullah Gülen Hocaefendi’den alan Hizmet Hareketi bu toplumun da artık dünyanın da bir gerçeği. Biliyorsunuz biz “cemaat” demiyoruz zaten. Bu hareket inanç temelli bir sosyal hareket. Hizmet Hareketi benim nazarımda kendi kültürünü üreten, kendi davranış kalıplarını üreten, kendi insan profilini yetiştiren ve bunu da kültürler ötesi,hatta medeniyetler ötesi bir şekilde yapan bir sosyal hareket. Eğer ki biz buna “cemaat” dersek, bu cihanşümul hareketi çok dar kodlarla tanımlamış oluruz. Oysaki bu hareketin dünyadan çok geniş bir takipçi kitlesi var. Farklı inançlardan insanların bile desteği, emeği, gönüllü katkısı var.
Mesela Alevilerden destekçiniz var mı?
Var tabii... Alevi derken Aleviler biliyorsunuz çok fragmante bir topluluk… Kendini Alevi olarak tanımlayan çok farklı gruplar var. İşte o gruplardan bazıları doğrudan Hizmet Hareketi’nin gönüldaşı diyebileceğimiz bir yakınlık içerisindeler. Bir iki ay önce Ankara'da kurulan cami- cemevi külliyesi bu durumun bir tezahürüdür.
"HİZMET HAREKETİ HERKESİ OLDUĞU GİBİ KABUL EDİYOR"
Alevileri asimile etmeye yönelik bir hareket miydi bu, böyle eleştiriler vardı?

Hayır tabii ki. Asla böyle düşünmemek lazım. Çünkü böyle düşünmeye başlarsanız o zaman gayrimüslim vatandaşlarla temasa geçtiğimizde onların  da "Bizi Müslümanlaştırıyor musunuz" diye tepki göstermesi gerekir. Böyle bir şey olabilir mi!!! Elbette ki hüsnü kabul gören hal ve hareketlerinizden etkilenip benimsediğiniz dine veya yaşam tarzına sempati duyanlar ve buna dâhil olmak isteyenler olabilir. Oluyor da. Nasıl ki özünde gayrimüslimlere karşı böyle bir çaba mevzubahis değilse Alevi kardeşlerimiz, vatandaşlarımız için de öyle bir durum söz konusu değil. Böyle bir şey olsa zaten ilk reaksiyonu onlar gösterirler. Hizmet Hareketi’ni Hizmet Hareketi yapan şey herkesi olduğu gibi kabul etmesi ve saygı göstermesi.
İktidarı da olduğu gibi kabul ediyor musunuz ?
İktidarı olduğu gibi kabul etme durumu tabii yaptıklarıyla, icraatlarıyla ilintili. Çünkü İktidar herhangi bir toplumsal kesim değil. Özellikle haklarını savunabileceğimiz,özgürlük alanlarının genişletilmesine çabalayabileceğimiz bir toplumsal grup ya da sektör değil. İktidar alanı tam tersine diğer insanların yaşam tarzlarının,farklı inanç sahiplerinin, farklı düşünce sahiplerinin hak alanlarını ihlal edebilme potansiyeline ve riskine sahip olan bir unsur. Dolayısıyla iktidarı olduğu gibi kabul etmektense iktidarın olması gerektiği gibi bir hale gelmesi için çaba harcıyoruz.
İktidar tarafından kellenizin istenildiği doğru mu?
Bana ulaşan bir şey yok. Ama milletin ağzı torba değil ki büzesin, böyle şeyler konuşuluyor…
Peki cemaat nasıl bakar bu görevden al çağrısına?
“Cemaat” dediğiniz şey,bakın o yanlış anlaşılıyor: Hizmet Hareketi…
Hizmet Hareketi nasıl bakar diye sorayım o halde?
Sanıldığının aksine Hizmet Hareketi’nde emir komuta ile işleyen öyle bir hiyerarşik yapı yok. Faraza bir mercie şikâyet ediyorsunuz, o merci bir karar veriyor ve ondan sonra herşey olduğundan farklı bir şekil alıyor…Böyle bir şey yok. Bunun yerine belirli istişari süreçler var. O istişari süreçler içerisinde kararlar çıkıyor ortaya ve o kararlar sonra hayat buluyor.
Sizi ne bekliyor bu süreçte peki?

Yani ben çok önemli bir mevzu değilim. Bunu konuşmak bile istemem. Çok matah bir iş yaptığımızı da söyleyemem. Vazgeçilmez işler, sorumluluklar, yetkiler de değil bu işler. Özelden değil, genelden gitmeliyiz.
HİZMET HAREKETİ (CEMAAT) BENİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ
Hizmet hareketi için önemli değil misiniz? Sonuçta onlar için savaş vermiyor musunuz?
Hizmet Hareketi için herhangi bir önem taşıyıp taşımadığımı söylemek bana düşmez. Böyle bir şey söyleyemem ve asla söylemem. Ama şunu gönül rahatlığı içerisinde söyleyebilirim, Hizmet Hareketi benim için çok ama çok önemli...
"BEDELLER ÖDEMEYİ GÖZE ALARAK YAZDIM, YAZIYORUM"
Çok sert yazılar yazdınız son dönemde hiç korkmadınız mı, çekinmediniz mi?
Çok sert yazılar olduğu kanaatinde değilim. Ben sadece Türkiye’nin genel gidişatına dair fotoğraflar çektim. O fotoğraflar birilerinin hoşuna gidebilir, birilerinin ise hoşuna gitmeyebilir. Bu benim sorunum değildir. Ama bu fotoğrafları çeken birinin, siz de takdir edersiniz ki,Türkiye’de belirli bedeller ödemeyi göze alması gerekir... Evet, ben bahsini ettiğiniz yazıları yazmadan önce tüm muhtemel bedelleri göze aldım. Gerek bu yazdıklarımın Hizmet Hareketi içerisinden yanlış anlamalara yol açabileceğini, gerekse hükümetin ve çevresindeki grupların bütün ağırlıklarıyla üzerime geleceğini elbette düşünerek hareket ettim.
“BİR YERDEN SONRA DOLUYOR İNSAN”
Peki demediler mi size Hizmet Hareketi’nden, "Bülent sen biraz dur ya da bu kadar yazma" diye?

Dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan, kardeşlerimizden bunu iyi niyetle söyleyenler elbette oldu ve var. Ama bir yerden sonra doluyorsunuz, taşıyorsunuz.
Peki Sayın Gülen'le görüşmeniz oldu mu?
Hocaefendi’yle çok sık görüşen biri değilim.
“HOCAEFENDİ İLE ÇOK SIK GÖRÜŞMÜYORUZ”
Son zamanlarda?
Son zamanlarda da görüşmedim. En son geçtiğimiz Mayıs ayında bir Amerika seyahati sırasında uğramıştım. Ondan sonra şahsen görüşmedim. Ama ben Hocaefendi'nin kendi mecrası üzerinden yapmış olduğu bütün sohbetlerinin hiçbirini kaçırmadan dinlemeye çalışıyorum. Ve oradan kendime bir yol belirliyorum.
Gazetenin yayın politikasına bir müdahalesi söz konusu mu Gülen'in?
Hayır yok. Yani uzun vadeli 6 ayda 8 ayda bir gidiyorsam, yolum düşüyorsa gündeme biz getiriyorsak spesifik olarak gazeteye dair birkaç cümle söylüyor. Hocaefendi'nin işi başından aşkın. Bu kadar yoğunluğu arasında Today 's Zaman ya da Sunday Zaman'a sıra gelmez.
"HİZMET İÇİN ÖNEMLİ BİRİ OLMAYABİLİRİM"
Tüm Türkiye’nin kilitlendiği bu dershaneler mevzusuna girmek istiyorum. İktidarla Cemaat ilk kez bu kadar açık şekilde karşı karşıya geldi. Siz neden dershanelerin kapatılmasına bu kadar karşısınız ve hükümet sizce neden bu kadar ısrarlı bu konuda?
Ben dershane konusundaki tartışmayı bir eğitim tartışması olarak görmüyorum. Bu benim şahsi görüşüm. Burada konuştuklarımızın hepsi de benim şahsi görüşümdür. “Biz” diye konuşmam aldığımız terbiye ve tevazuu gereği. Yani Hizmet adına konuşamam, hareketi temsil edemem. Hizmet Hareketi elbette benim için çok önemlidir. Ama belirttiğim gibi ben Hizmet için hiç de önemli biri olmayabilirim. Öyle de olması gerekir zaten.
  "ASIL SORUN DERSHANELER DEĞİL"
Siz neresindesiniz bu dershaneler meselesinin?

Şöyle söyleyeyim, dershane sorununu çok daha büyük bir sorunun küçük bir parçası olarak görüyorum. Bu da sadece Hizmet Hareketi’ni ilgilendiren bir sorun değil, Türkiye'nin nereye gittiğiyle ilintili bir sorun…
"HİZMETLE HÜKÜMET ARASINDAKİ SORUN YENİ DEĞİL"
Nereye gidiyor Türkiye?

Maalesef iyi bir yere gitmiyoruz. Nasıl ki kızlı-erkekli evler tartışması başlatılabiliyorsa; nasıl ki ülkenin farklı yaşam tarzlarına sahip kesimleri yahut farklı düşüncelere sahip kesimleri tek tek hizaya getirilip bir şekle, bir forma sokuluyor ya da susturuluyorsa, burada da öyle bir sorun var. “Neden Hizmet Hareketi bu kadar net bir tavır aldı?” diye soracak olursanız malumunuz Hizmetle Hükümet arasındaki sorun ve gerilim yeni değil. Daha uzun bir tarihe dayanıyor.
"HÜKÜMETİN BU ALANA GİRMEYE HAKKI YOKTUR"
Ama önceden bunu kabul etmiyorlardı. Böyle bir çatışmanın ya da anlaşmazlığın olduğunu söyleyenler fitne fesat yapmakla suçlanıyordu...

Daha önce bürokratik kadrolarda, değişik devlet kuruluşunda Hizmet Hareketi’ne yakın olduğu düşünülen insanlar tasfiye ediliyordu. O tasfiyeler de zaten ayyuka çıkmıştı.Ama Hizmet Hareketi’nin ne medyasında, ne sosyal mecralarda, ne de Hizmet Hareketi’nin kurumları üzerinden bunlara yönelik hiçbir itiraz dillendirilmedi. Belki itiraz sayılabilecek bir şeyler varsa Hocaefendi’nin üstü kapalı da olsa, ima yolluyla da olsa, yapmış olduğu bazı açıklamalar oldu. Bunları da anlayan anladı anlamayan anlamadı.13 Ağustos'ta ise Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın 11 maddelik bir bildirisi geldi ve bu durum kamulaştırıldı. Neden o konularda o güne dek bir gündem oluşturulmadı? Çünkü seçilmiş iktidarın bürokratik kesimlerde her türü icraatı ve her türlü tasarrufta bulunma hakkı vardır. Ve sivil bir hareket olarak Hizmet Hareketi de buna saygı gösterir. İktidar bir bürokratı ister tasfiye eder, isterse atar. Zaten hükümet, yıllarca dişiyle, tırnağıyla emeğiyle hukuk çerçevesinde böyle bir pozisyona gelmiş insanları bürokratik pozisyonlardan, emniyetten, yargı kurumlarından ve benzeri yerlerden tasfiye etti. Yine de her şey buraya kadar normaldi. Bunlar neticede hükümetin icraat alanına dahil konular olduğu için ses çıkarılmadı. Ama dershaneler konusunda ilk kez kamunun ve hükümetin alanının dışına çıkıldı.Doğrudan özel teşebbüs, insanların özel teşebbüs hakkından kaynaklanan ve bir sorunun sonucunda ortaya çıkmış olan bir alana girdi hükümet. Bu kadar da olmaz! Herhangi bir hükümetin seçilmişte olsa veya hangi yoldan gelmiş olursa olsun bunu yapmaya hakkı yoktur.
"DERSHANELER HÜKÜMETİN MÜDAHALE EDEMEYECEĞİ BİR ALAN"
Hükümetin eğitim reformu kapsamında değerlendirmiyor musunuz bu dershaneler konusunu?
Alakası yok. Bence dershaneler çok büyük bir problemin küçük bir parçası...
"KAMUDAN DA SOSYAL HAYATTAN DA TASFİYE"
Başbakan'ın hiç mi haklılık payı yok peki bu dershaneler olayında, maddi durumu olmayan aileleri düşünürsek?
Öyle pazarlanıyor ama, değil. Dershaneler kapanınca eğitimde fırsat eşitliği yakalanacak mı sanıyorsunuz? Nasıl dönüştürecekler bunları? Bu ülkedeki özel okul sayısından ve fiyatlarından haberleri yok galiba? Bu iş neye benziyor biliyor musunuz tıpkı Başbakan'ın kızlı-erkekli öğrenci evleri çıkışına... Ben de asla oğlum ya da kızımın böyle bir yaşam şeklini tercih etmesine izin vermem. Ama buna Başbakan değil, ben karar veririm. Başbakan da olsa benim mahremime giremez. Çünkü devletin, hükümetin böyle bir yetkisi yok. Nasıl ki bu konuya,-iktidar özel hayatıma müdahale edemez- gözüyle bakıyorsam; dershane konusuna da böyle bakıyorum... Dershaneleri hükümetin müdahale edemeyeceği bir alan olarak görüyorum. Çünkü bu ülkede piyasa ekonomisi var ve ortaya çıkan bir talep sonucu bir  arz oluşmuş. Bunu denetleyebilirsiniz ama talebi ortadan kaldırmadan arzı ortadan kaldıramazsınız.Kamu sektöründe Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanları tek tek tasfiye ettiler. Hadi onu anladık, seçilmiş iktidar istediğiyle çalışır istediğiyle çalışmaz. Ama aynı iktidarın Hizmet Hareketi’nin birinci faaliyet alanlarından biri olan eğitim sektöründe zücaciyedükkânına girmiş fil gibi ve üstelik hiç bir açıklama yapma ihtiyacı duymadan, sektörün muhataplarıyla görüşmeden bir şeyler yapması, karar alması söz konusu olunca buradan başka bir şey çıkıyor. Kamudan tasfiye artı sosyal hayattan da tasfiye anlamı çıkıyor... Hizmet Hareketi’nin kendi faaliyetlerinin odaklandığı alan açısından da, Türkiye’nin genel gidişatı açısından da bakıldığında bu dershaneler mevzuunda bir yanlışlık var.
"BAŞBAKAN ERDOĞAN KENDİNİ DEVLET GİBİ GÖRÜYOR"
İktidar cemaati neden tasfiye ediyor, sebebi ne?
Ediyor değil ettiler... Bunu Cem Küçük dâhil birçok yazar da zaten kaleme aldı. Çünkü Sayın Başbakan artık kendisini devlet olarak düşünüyor. Devlete de şirk kabul etmiyor. Hiçbir itiraz, hiçbir farklı görüş olsun istemiyor... Herkes önünde eğilsin adeta kendisini kutsasın istiyor, hiçbir alternatif bakış istemiyor.
"GİDİŞAT HAYRA ALAMET DEĞİL"
Bunun adı nedir, bir nevi faşizm ya da diktatörlük mü?

Ben bir şey demek istemiyorum siz koyun adını... Ama bu gidişat hayra alamet bir gidişat değil... Bu otoriterleşme eğiliminin artması toplumun birçok kesimini rahatsız ettiği gibi Hizmet Hareketi’nden insanları da rahatsız ediyor.
Yol arkadaşlığı bitti mi?
Biz hiç bir zaman AKP'li olmadık ki...
"AKP ESKİ KEMALİST MİLİTARİST DEVLET GİBİ"
Dikkatimi çekti, sürekli AKP diyorsunuz AK Parti demiyorsunuz?
Evet, şike yasasından sonra yani Aralık 2011’den bu yana AKP diyorum. Çünkü bir pisliğin üzerini örtüyorsanız her türlü pisliğin üzerini örtebilirsiniz. Bir yolsuzluğu kapatıyorsanız ve onun için özel yasa çıkarıyorsanız her türlü pisliğin üstünü kapatan yasalar da yapabilirsiniz. Ben kuruluşundan bu yana AKP'ye oy vermiş, bu partinin demokratikleşme politikalarını desteklemiş biri olarak bunları konuşuyorum. Benim verdiğim destek AKP'nin kurumsal kimliğine ya da Başbakan Erdoğan'ın şahsına verdiğim bir destek değildi. AKP'nin izlemiş olduğu veya vaat etmiş olduğu demokratikleşme politikalarına vermiş olduğum destekti. Ama velakin 2010 referandumu ve 2011 seçimlerinden sonra askeri vesayet iyice geriletildi, medya belli bir kıvama getirildi. “Tamamen devlet benim oldu" düşüncesine kapıldılar... Tıpkı eski Kemalist-militarist devlet gibi farklılıkları bastırmaya, susturmaya, sindirmeye yöneldiler...
"HÜKÜMET YANDAŞI OLMADIĞIMIZ GİBİ KARŞITI DA DEĞİLİZ"
Başbakan için ne zaman "karşı taraf" oldunuz?
Bunu bana değil Sayın Başbakan'a sormak lazım. Benim için hükümetin kim olduğu, ne olduğu değil hükümetin ne yaptığı önemli. Bakın bugün itibariyle çok reformist işler yapmaya başlansın biz gene sanki AKP'liymişiz gibi bir görüntü verebiliriz. Ama biz hükümet yanlısı değiliz. Sadece hükümetin demokratikleşme politikalarına destek veriyoruz, antidemokratik gördüğümüz politika ve adımlarına da karşı çıkıyoruz. Demokratikleşme konusunda atılan adımlar daha baskın olunca bizim de desteğimiz eleştirilerimize daha baskın oluyordu. Ve biz sanki hükümet yandaşıymışız gibi bir algı oluşuyordu. Bugün ise yanlışlar çok fazla öne çıkıyorsa ve bizde bunu eleştiriyorsak, bu bizim suçumuz değil. Yani ne yandaşız, ne de AKP hükümeti karşıtı.

"KİM DOKUNMUŞ DA KÜL OLMUŞ?"
Cemaate dokunan yanar mı?

(Bir gazete kupürü getiriyor arşivden Bülent Bey ve bu soruya onun üzerinden yanıt veriyor:) Kim yanmış şimdiye kadar? Bakın Cumhuriyet'ten Hikmet Çetinkaya yıllarca bu ülkede Fethullah Gülen hakkında yazılar yazdı, ne oldu yandı mı? Nuh Mete Yüksel'e bir şey oldu mu? Birçok isim sayabilirim ve bu insanların hepsi hala piyasada... Gülen hakkında onlarca kitaba imza atan bir yayınevi sahibi diyor ki, "Gülen'e dokunan yansaydı ben şimdiye dek kül olmuştum. " Farklı ilişkileri, bağlantıları olan kişiler deşifre olunca hemen topu Gülen'e atıyor. “Her şeyi Gülen yaptı” oluyor. Çünkü,sistematik bir şekilde öyle bir algı yaratıldı.
"MESELE DERSHANE YA DA EĞİTİM MESELESİ DEĞİL"
Kapanır mı dershaneler, süreç nerde biter?
Bakın ben bunu çok hayati bir mesele olarak görmüyorum. Dershanelerin kaderinden ziyade Hizmet Hareketi’ne yönelik açıktan bir düşmanlık ve bir tasfiye girişimi olarak algılanıyor bu durum. Ben büyük fotoğrafa bakıyorum. 80'li 90'lı yıllarda memlekette 3 bin 700 tane köy boşaltıldı, yüzbinlerce insan evinden yurdundan oldu. O yıllarla mukayese edildiğinde dershaneler yanında çerez kalır. Peki şimdi yaşananlar ne anlama geliyor? Bir sormak lazım: Biz yeniden o 80'li, 90’lı yıllardaki despotik devlete mi dönüyoruz? İşte gelinen bu süreç bir kaygı oluşturuyor. Hizmet Hareketi’ne gönül verenlerce kurulmuş dershane oranı yüzde 25'lerde. Yüzde 75'lik kesim ne olacak? Çok kaygılılar: Bazı dershaneler diyor ki: "Yüzde 25’lik kesim için bizi de yakıyorsunuz." Bu bir dershane, eğitim meselesi değil. Bu bence demokrasi meselesi. Bu Türkiye'de rejimin, sistemin nereye gittiğiyle ilgili bir mesele. Yani o kadar vahim bir durum. Hiçbir zaman peşin hükümlü AKP düşmanı olmayan bizlerin yapmaya çalıştığı bu vahim gidişata “hayır!” demekten ibaret. Yaptığımız bir kahramanlık değil, sadece ilkesel bir duruş.

“BİZ TASFİYELERE KARŞIYIZ”
İktidarın bu dershaneler ısrarı sürerse Hizmet Hareketi içinden yeni bir Gezi çıkma olasılığı var mıdır?
(Gülüyor) Sosyal medya biraz öyle gibi ama, biz tabii buna öyle diyemeyiz. Biliyorsunuz günlerdir dershaneler konusu twitter’ı sallıyor. Trend Topic listesinden 24 saat düşmüyor. Bu hareketi anlamamız lazım. Twitter’da bir espri vardı: "Hükümet twitter’ın patronuyla anlaşmış cemaatten olanların twitter hesaplarını kapatın demiş " şeklinde. Cevap olarak "140 ülkedede mi?" denilmiş. Bu Hareketi iyi anlamalı. Dershaneler elbette ki önemli. Ama asıl biz büyük tasfiye süreçlerine karşıyız. Özel sektöre niye karışıyorsun kardeşim sen ya? Madem ki dershanelerin yararına inanmıyorsunuz, toplumun yüzde ellisi size oy veriyor. Çağrı yapın o insanlara çocuklarını dershaneler göndermesinler...

“BİRİLERİ DÜDÜK ÇALIYOR DİYE HERKES HİZAYA GİREMEZ”
Dediniz ya AKP düşmanı olmadık. Ben şunu merak ediyorum, dershaneler kapatılırsa ne olur tepkiniz?

Biz CHP ve MHP düşmanı da olmadık hiç bir zaman. Sadece politikalarını eleştirdik. Bugün ise AKP'nin politikalarını çok arkaik bulduğumuzdan onları eleştiriyoruz. Sorunuza gelecek olursak,Hizmet Hareketi’nde “birileri düdük çalıyor, herkes hizaya giriyor” diye bir durum yok.
“BU MEMLEKET YAŞANMAZ HALE GELİR”
AK Parti’den Elitaş dedi ki "Dershanelerin kapanması hükümete oy kaybettirmez." Cemaate gönül veren büyük bir oranı düşünürsek siz ne dersiniz?
Ben zaten bunu anlamıyorum. Vicdan, adalet, hak, hukuk ile güç dengelerini karıştırmamak lazım. Bakın bu ülkede yüzde 50 de destek alabilirsiniz, yüzde 60 da… Ama bu ülkeyi toplumun sadece yüzde1’lik bir kesimini bile huzurlu yaşatamaz hale getirirseniz, bu memleketin tamamı da yaşanmaz hale gelir. Asla yanlış anlaşılmasın Hizmet Hareketi bunu bu hale getirecek diye söylemiyorum. Ama ister Aleviler, ister Kürtler deyin, bu toplumun yüzde 100'ünü kucaklamak zorundasınız . Eğer kucaklamazsanız hem onların huzurunu kaçırırsınız, hem kendi huzurunuzu. Gezi Parkı eylemlerine katılanların toplam Türkiye nüfusuna oranı nedir? Var mıdır yüzde 1, yüzde 2… Zannetmiyorum.Ama ülkeyi iki ay 3 ay kilitlediler. İnsanları sokaklara dökmek bu mudur istediğiniz, burası çıkar yol değil. Hizmet Hareketi toplumda huzur olsun, barış olsun istiyor. Farklılıkların toplumda birarada yaşayabilme becerisini kazanabilmesini istiyor. Kendi yaşam alanının tehdit altına girmesini istemediği gibi kendisi ile taban tabana zıt insanların da yaşam tarzına saygı duyulmasını istiyor.
“ÜLKE ADETA GİZLİ KABİNE İLE YÖNETİLİYOR”
Bülent Arınç dershaneler konusunda Başbakan'dan daha ılımlı konuşmuş "Rasyonel olmak zorundayız" demişti ama Başbakan yaptığı açıklama ile bir kez daha Arınç'ı açığa düşürdü. Arınç cemaate daha yakın bir isim mi?
“O yakın, öteki uzak” diye bakmıyorum ben meseleye. Bunlar o insanların bileceği iş. Ama şuna iyi bakmak lazım: AKP'de bugün 327 milletvekili var. Gidin bunların çocuklarına bir bakın, acaba kaç tanesi dershaneye gitmiyor ya da gitmemiş? Ancak AKP milletvekillerinin ve hatta kabinenin artık hiç bir önemi yok. Çünkü bir avuç insanla ülke adeta gizli bir kabine tarafından yönetiliyor.
Bakın ben kendi hayatımı anlatayım size. Ben hizmetin dershanelerine gitmedim. Meslek lisesinde torna tesviye okudum. İki yıl çiftçilik yaptım, ondan sonra okumaya karar verdim. Birazcık dershaneye gittim, kendi alanımda ilk 60’a girdim ve Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandım. Meslek lisesinde doğru dürüst ders görmedim ki sınavda bana herhangi bir faydası olsun.Şimdi dershaneler yasaklanırsa meslek lisesinde okuyanlar ne olacak? Meslek lisesine kim gidiyor; fakir fukara çocuğu. Annesinin babasının kendisi için ön gördüğü bir yaşamı, bir kaderi yaşamak için gidiyor. Aileler çocuğunun tez elden meslek sahibi olmasını istiyor. Çünkü okutmaya gücü yok ve yahut kendi vizyonu o kadar. Ama o çocuk ben neden üniversite okumayayım demeyecek mi? O noktaya geldiğinde dershaneler olmadan nasıl üniversiteyi kazanacak? Meslek lisesinden alamadığı bilgilerle mi? Neden siz bu gençlerin elinden bu imkânı alıyorsunuz kardeşim!
Dershanelerde bu eğitim sisteminin başarısız yanından beslenmiyor mu?
Beslenebilir…
“BUGÜN REFERANDUM OLSA YİNE EVET DERİZ”
Peki hala “yetmez ama evet”çi misiniz? Kendinizde hiç suç aramıyor musunuz, “mezardakiler bile gerekirse oy kullansın”dan buralara gelmek tek taraflı olmasa gerek?

Bunu bize çok söylüyorlar.“Biz size söyledik dinlemediniz” diye eleştiriler alıyoruz. Ama asla pişman değiliz. Referandum konusu Türkiye için çok tarihi bir konuydu. Bugün yine benzer bir referandum olsa biz yine” evet” deriz. Biz demokrasi konusunda atılan her adıma destek verdik, vermeye de devam ediyoruz.
“FAŞİSTİK BİR EĞİLİM BAŞ GÖSTERDİ”
Peki bu “yetmez ama evet”çilikle iktidarın elini güçlendirmediniz mi, birazda siz iktidarı şikayet ettiğiniz bu durumlara getirmediniz mi?

Referandum iktidarın elini güçlendirmedi, çok başka birşeydi.Biz iktidarın her dediğine “evet” demedik. Bilakis 2008 sonlarına doğru iktidarda yine bir rahatlık ve gevşeme oldu. Tırnak içinde söylüyorum “faşistik bir eğilim” baş gösterdi. “Tek millet, tek devlet, tek dil” vs.sloganları atıldığı bir dönemdi. Aşırı dışlayıcı, aşırı tepeden bakan o Kemalist zihniyeti çağrıştıracak bir söylem sadır oldu Başbakan’ın ağzından ve bu bir süre devam etti. Her ay yayınladığımız MetroPoll anketinde halka “eski Tayyip mi, yeni Tayyip mi? diye soruldu. Halk enteresan bir şekilde “eski Tayyip, yeni Tayyip” söylemini yadırgamadı. Halkın yüzde 68’i “Eski Tayyip’i özlüyoruz” dedi. Biz bunu 2008’in sonunda Today’s Zaman’ın manşeti yaptık, bize kimse “Ya kardeşim daha düne kadar kolkolaydınız” demesin. Bunu diyorlar ama yanlış söylüyorlar. Biz o zamanda yanlış olarak ne gördüysek onu eleştirdik. Diyorum ya bizim ilklerimiz var.
“MESELE HAKAN FİDAN DEĞİL, O SADECE BİR BÜROKRAT”
Asıl kriz 7 Şubat’la, Hakan Fidan ile mi başladı?
Şaşıracaksınız ama benim tanıdığım tek bir savcı yok. Tek bir savcı ile tanıştım, o da oğlumun sınıfındaki bir çocuğun velisiydi. Herhangi bir polis şefi de tanımıyorum ve bu işlerden hiç anlamam. Today’s Zaman MİT olayına gene ilkeler çerçevesinde bir tepki verdi. İlkeler üzerinden hareket ettiğimizde Genelkurmay Başkanı’nı sorgulayan, koca koca ordu komutanlarını sorgulayan,yargılayan, yüksek bürokratik görevlerde bulunmuş insanları sorgulayan yargılayabilen bir hukuk sisteminin önünde herkesin eşit olması gerekir. Bir savcı haklı ya da haksız sebeplerden dolayı herhangi bir bürokratla ilgili soruşturma yapıyorsa hükümetin üzerine düşen görev bunu kolaylaştırmaktır ki gerçek ortaya çıksın. Bunu farklı bir komplonun parçası olarak görmek doğru değildir. Hakan Fidan değildir mevzu. Sayın Fidan bir bürokrat. Onun yerinde başka biri de olabilirdi.
Mesela aynı dönemde David Cameron gitti Meclis’te sorgulandı. İsrail’de Cumhurbaşkanı mahkûm oldu. Başka ülkelerde buna benzer farklı şeyler oldu. Siz eğer hukuk devleti olma iddiasındaysanız hiç kimsenin hukuk karşısında dokunulmazlığı olmaz, olamaz. Bakın orada da farklı bir oyun oynandı. Yasalar gereği bir Başbakan’ın Yüce Divan dışında herhangi bir mahkemede yargılanması söz konusu değil. Ama kamuoyunda bunu “savcı esas Başbakan’ı hedef alıyor” diye yansıttılar. Bunlar palavra. Dediğim gibi ben ne bir savcı tanırım, ne bir polis şefi. Demokratik hukuk devletinin gerekleri çerçevesinde bir tepki koyuyorum. Bugün yine 7 Şubat gibi bir durum olsa yine aynı tepkiyi koyarım.Çünkü hukuk önünde herkes eşittir. “Hukuk önünde herkes eşit değil”diyenlere de iyi gözle bakmam, saygı duymam.
İktidar ve cemaat arasındaki asıl sorunu hala anlayamadım madem dershane değilse ne, şu an neyin mücadelesi veriliyor, taraflar neyi tam olarak bölüşemiyor?
Mücadele yok, neyin mücadelesinden bahsediyorsunuz?
Tüm Türkiye’nin günlerdir izlediği bir atışma, bir mücadele var, bunu inkâr etmeyeceksiniz sanırım?
Mücadele yok, hak savunusu var. Bir irade birilerinin hakkına tecavüz ediyor. Birileri de o hakka sahip çıkıyor. Hakkını savunmaya çalışıyor.
“BİR İRADE BİRİLERİNİN HAKKINA TECAVÜZ EDİYOR”
Başbakan dershaneler “kapanacak “diyor, Fethullah Gülen ise“kapanmayacak” diyor, tartışma ise her iki tarafa yakın insanların da müdahilliğiyle alevleniyor. Ve bunlar Türkiye’nin gözü önünde yaşanıyor, bunlar artık gizlenmiyor. Neden?
Diyelim ben sizi öldürmek istiyorum, siz de “hayır beni öldüremezsiniz” deyip mücadele ediyorsunuz. Tüm bu yaşananlarda işte böyle bir şey. Gerilimin gizlenmemesinin nedeni şu, çünkü bunun öncesi de var. 13 Ağustos 2012 tarihli Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 11 maddelik bildirgesinde Hizmet Hareketi açıkça bu gerilimi ortaya koydu. Aradaki ayrılık sebebi olan ve uzlaşılmayan sorunlar olduğu da o bildiride belirtildi. Hükümet bazı iddiaları kendi medya organları ya da kendi yetkilileri tarafından ortaya atıyor. Mesela Başbakan’ın dinlenilmesi ya da Erdoğan’ın koruma ekibinin tasfiye edilmesi gibi.O bildiride deniliyor ki madem öyle bir iddianız var üzerine gidin, yargının işini kolaylaştırın. Bu iddiayı ortaya atıyorsunuz, zan oluşturuyorsunuz ama üzerine gitmiyorsunuz. Peki, niye gitmiyorsunuz?
Tüm bunlarda cemaati mi işaret ettiler, şüpheler o yönde miydi?
Ettiler tabii. Bu sır değil ki. Herkesin diline dolandı…
Neden hep bu dinlenme vb. iddialarda hemen cemaatin ismi geçiyor?
Çünkü böyle bir algı oluşturuldu. Oluşturulmaya da devam ediyor. Ergenekon, Balyoz konusunda sanki hükümet hiç bu konuya dâhil değilmiş de Hizmet yaptırmış gibi bir algı yaratılmadı mı? Bunu Hocaefendi söyledi. Ben ise bu işlerden anlamam. Gazeteciyim, sadece analiz yaparım.
AK Parti’ye oy veren ve destekleyen bir isimdiniz ama son dönemde epey şikâyetçisiniz bu partinin icraatlarından, peki yerel seçimlerde cemaat kimi destekler?
Bakın iyi bir AKP’li değildim. Sadece AKP’ye oy verdim. Ben partiye değil partinin vaatleri ve programına oy verdim. Bu saatten sonrasını da bilemem.
  Yani yerel seçimlerde oyunuz kime?
(Gülüyor) Bilemiyorum kafam karışık…
Ama yine de vazgeçemiyorsunuz AK Parti’den gibi geldi bana. Acaba yine mi kol kırılıp yen içinde kalacak?
Şu yaşananlar yen içerisinde mi kalıyor? Benim neticede bir oyum var, o da benim şahsi oyumdur. Bunu yeri zamanı gelince düşünür ve ona göre tavır alırım.
“AKP HİZMETE GÖNÜL VERENLERİ HAFİFE ALMASIN”
Peki, cemaat ne yapar yerel seçimlerde, CHP ve Sarıgül’den bahsediliyor?
Hizmet Hareketi’nin desteklemesi diye bir durum söz konusu olamaz. Ben 1988’den bu yana Hizmet Hareketi’ni tanıyorum. Bugüne kadar bana şu partiye ya da falanca adaya oy vereceksiniz diye bir şey denilmedi. Ama velakin bir duygudaşlık elbette var. Bakın yüzbinlerce insan birkaç akşamdır twitter’da dershaneler için toplandı. Bunlar AKP’nin 6000 tane tuttuğu ücretli insanlar gibi değil. Anneler var içlerinde, babalar var, çocuklar var, gençler var. İnandıkları bir şey için gece yarısı kalkıyor tweet atıyor. Bunu zorla yapmıyor, burada bir gönüldaşlık, bir ülküdaşlık, bir inanmışlık var. Elbette ki bunların hepsinin siyasete yansıması olacaktır. AKP bunu asla kulak ardı etmesin. Hiç de hafife almasın. Kaldı ki Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş olan insanların ağırlıklı kısmı kendi çevrelerinde fikir, kanaat önderleri durumda. Bunun oluşturacağı etkiyi hiç yabana atmasınlar. Bu büyük bir hata olur.


“BAŞBAKAN’IN LİDERLİĞİNİ ÇOK KÖTÜ BULUYORUM”
Başbakan Erdoğan’ın liderliğini şu günlerde nasıl buluyorsunuz?

Çok kötü buluyorum. Hiç iyi bir liderlik sergilemiyor. Memleketin demokratikleşmesi, insan hakları ve özgürlüklerinin yüceltilmesi için kendisine verilen yetkiyi o kadar kötü kullanıyor ki, Kemalist-militarist devlet anlayışının yeniden hortlaması gibi görünüyor. Ha bunları söylerken iyi şeylerde olmuyor değil. Mesela Kürt sorununda büyük yol kat edildi, ama tabii ki yöntem ve muhataplar tartışılır. Ancak yanlışlar da çok fazla. Gezi’den başlıyor bu yanlışlar, kızlı-erkekli öğrenci evi çıkışı, medyaya yönelik baskı. Veya medyaya yönelik baskıya gerek bırakmayacak ölçüde medya mühendisliği… Onun ötesinde eğitim imkânları, kamu imkânları kullanılarak toplumun yeniden dizayn edilmeye çalışılması. Bunlar geldiğimiz noktada yüzde 50’nin verdiği oyun neticesi olmamalıydı.
Bence Başbakan 2011’deki büyük zaferin ardından o sonuçları değerlendirdi ve yeniden bir analize tabii tuttu. “Madem ki artık devlet biziz, neden aslımıza dönmeyelim “ dedi. Bana öyle geliyor ki Sayın Başbakan benimde içinde var olduğum yüzde 50’nin desteğine dayanarak yüzde 5’in ideolojisini toplumun yüzde 100’üne dayatmaya çalışıyor. Bir nevi çıkardığı gömlekleri yeniden giydi. Belki de o gömleği hiç çıkarmadı. Sadece rengârenk yeni gömlekler geçirdi üzerine. Hangi kitleyi arkasına almak istiyorsa ona göre gömlek  giydi. Ama şimdi o gömlekleri teker teker çıkarıyor, geriye ne kalıyor teni. O tende ne var rahmetli Erbakan’ın hayatı boyunca giymekten gurur duyduğu Milli Görüş gömleğinden başka bir şey değil. Onun için yüzde 50’nin verdiği oyu istismar ederek yüzde 5’in ideolojisini yüzde 100’e dayatmak istiyor. Bu Milli Görüşçülüktür. Bu siyasal İslamcılıktır. Bu demokratlık değildir. Bu muhafazakâr demokratlık hiç değildir.
“BAŞBAKAN MİLLİ GÖRÜŞ GÖMLEĞİNİ YENİDEN GİYDİ”
Yerel seçimlerde AK Parti en büyük kalelerinden biri olan İstanbul’u kaybedebilir mi?

Allah bilir orasını. Ama işlerinin kolay olmayacağını rahatlıkla söyleyebilirim.
“AKP YİNE KAZANIRSA MEMLEKET YAŞANMAZ HALE GELİR”
Sarıgül’ü nasıl buluyorsunuz, şansı var mı İstanbul’da?
Ben Sarıgül’ü tanımıyorum, bunu Şişli’deki insanlara sormalı. Sarıgül’ün başarı ya da başarısızlıktan kaynaklanan bir şansı belki mevzu bahis olmayabilir. Kadir Topbaş’ın da başarıları ya da başarısızlıktan kaynaklanan bir riski de olmayabilir. Ama hükümetin hükümet etme tarzından kaynaklı oluşacak tepkiler yerel seçimlerde çok farklı sonuçlara neden olabilir. Bunun neticesinde Sarıgül de kazanabilir, Topbaş da... Yerel seçimlerin yerel seçimler kıvamında kalmayacağından adım gibi eminim. Hatta Türk siyaseti üzerinde muazzam etkileri olacak diye düşünüyorum. Şayet yerel seçimlerde mevcut iktidarın güç temerküzünü teyit eden bir sonuç çıkarsa bunun Başbakan Erdoğan’ın son 2-2,5 yıldır izlediği hükümet etme tarzını daha da güçlendireceğini ve memleketin yaşanmaz bir yer haline geleceğini düşünüyorum.
“10 BİN OKUYUCUMUZ VAR”
Gelelim medyaya. Bu memlekette malumunuz çok fazla gazete okunmuyor. Okumayı çok seven bir toplum değiliz. En çok okunan gazetenin tirajı ortada. O da abonelik ve dağıtımla… Ya Today’s Zaman’a ne demeli, bir de İngilizce çıkıyor. İngilizce bilen oranı da ortada… Kimdir kitlesi ne kadar okunur, neden çıkar?
Herkes İngilizce okuyor onu anladık. (Gülüyor)…Bizimkisi şuyu vukuundan beter durum vallahi. 10-11 bin civarında satıyoruz. Ama internet sitemizden on binlerce insan takip ediyor. Aslında tüm gazetelerin isteyip, arzu edebileceği nitelikte bir okuyucumuz var... Hiçbir dünya başkentinde es geçilmeyecek bir gazete yapıyoruz.
“OTOSANSÜR YAPIYORUZ, İSTEDİĞİMİZ MANŞETLERİ ATAMIYORUZ”
Hiç oto sansür uyguluyor musunuz, malum yeni medya düzeni?
Daha bugün yaptık. Cennet’te bir gazete çıkarmıyoruz. Yani La Gazetta Paradiso’yu yapmıyoruz maalesef. Türkiye koşullarında gazetecilik yapıyoruz ve ödeyeceğimiz bedellerden, ödeyebileceğimiz kadarını göze alıp bu mesleği yapıyoruz. Manşetleri belirlerken de içimizden geldiği gibi manşetler atamıyoruz. Medyanın geldiği durum maalesef bu... Farkındaysanız Today’s Zaman’dasınız ve iyi manşetler atabilen cesur bir genel yayın yönetmeni ile konuşuyorsunuz.Ve bunları ben söylüyorum. Diğerlerine oranla iyi manşetler atsak da, vaziyet bu maalesef.
“SAYIN BAŞBAKAN SİZDEN NE İSTEDİK DE VERDİNİZ?”
Peki ya diğer gazeteleri nasıl buluyorsunuz?
(Röportajı Pazar günü yaptık ve o günün gazete manşetlerini gösteriyor Bülent Bey) Bakın gazete manşetlerine bugün hafta sonu ve Türkiye’de yayınlanan 40’a yakın gazetenin manşeti Başbakan’ın gerçeklikle alakası olmayan bir lafı üzerinden oluşturulmuş: “NE İSTEDİLER DE VERMEDİK.” Ben soruyorum buradan, Sayın Başbakan ne istedik de verdin? Müteahhitlik mi istemişiz, ihale mi istemişiz? Bu Hizmet Hareketi, benim bilgim dâhilinde olan kısmı itibariyle söylüyorum, memleket hayrına olacak talepler dışında hiçbir şey istemez hükümetten. Kim, neyi istemiş bunu bir açıklasın. Memlekette daha iyi bir demokrasi olsun, AB standartlarında normlara, şartlara kavuşsun bu ülke demek yanlış mı?
“SANSÜR DE VAR OTOSANSÜR DE”
Bu ülkede gazetecilik yapılıyor mu sizce, oto sansür uyguladığını itiraf eden bir Genel Yayın Yönetmeni olarak yanıtlamanızı istiyorum?
(Gülüyor) Sansür de var, oto sansürde. Ve bakın yazabilen bir gazete olarak “oto sansür yapmıyoruz” diyemiyorum. Oto sansür yapmıyorum diyen yalan söyler. Bu ülkenin bir gerçeği haline geldi artık. Elbette ki oto sansürün dereceleri var. Ben olabildiğince liberal davranmaya çalışıyorum. Daha tek bir yazarımın yazısına müdahale etmişliğim yok.
“MEDYANIN DURUMU REZALET”
Medyanın genel gidişatını nasıl buluyorsunuz?
Rezalet… Türk medyası çok kötü bir sınav veriyor. Medya çok sesliliğini, farklılığını, rengini, çeşitliliğini korumak konusunda sıfır performansa sahip…Önemli bir bölümü korktuğu için sinmiş, susmuş durumda. Özellikle anaakım medya “aman başımıza bela almayalım” derdinde. Hasan Cemal’in dediği gibi “Beyefendi rahatsız olmasın gazeteciliği” arttı ve her yere sindi.
“BEYEFENDİ RAHATSIZ OLMASIN GAZETECİLİĞİ” HER YERE SİNDİ
Siz de mi “Beyefendi” rahatsız olmasın diye uğraşıyorsunuz?
Asla… Biz yeni medya düzenine uymadığımız için üzerimize geliniyor. Sabah-akşam linç kampanyaları yapılıyor. Hedef gösteriliyoruz. Haysiyet cellatlığı yapılıyor. Tıpkı askeri vesayet döneminde Genelkurmay tarafından kurulan internet siteleri gibi kara propaganda siteleri kuruluyor. Benim ağlama duvarı önünde fotomontajlı fotoğraflarım yayınlanıyor. Söylemediğim sözler söylemişim gibi gösteriliyor. CIA ajanı, MOSSAD ajanı, İsrail uşağı, uluslararası komplonun yerli işbirlikçisi olduğum söyleniyor.
“CEMAATİN OMURGALI DİK DURUŞUNU HERKES GÖRMELİ”
“Daha ne kadar dayanırız bu baskılara bilemiyorum” demiştiniz bir yazınızda, ne kadar dayanabileceksiniz?
Mide bulandırıcı itibarsızlaştırma çalışmaları sürdürülüyor. Bakın Hizmet Hareketi’nin bu konuda omurgalı dik duruşunu herkes görmeli. Diyorlar ki “Cemaat orası demokrasi orada ne gezer?” Bakın Türkiye’de medyada en fazla yazar çeşidi Zaman Grubu’nda. Her görüşten insan var, düşünce çeşitliliği var… Kimseye müdahale yok. Herkesin yazmaya çekindiği dönemlerde çok farklı etnik, kültürel, ideolojik birikimler burada var olabiliyor, yazabiliyor. Burada ülkücü geçmişi olan da, İslamcı geçmişi olan da, Maocu geçmişi olan meslek büyüklerimiz de yazabiliyor. Bu özgür ortamı sağlayan anlayış Hizmet Hareketi’nin anlayışı.
“YILMAZ ÖZDİL AKP DÜŞMANI”
Madem bu kadar çeşitlilik var peki, Yılmaz Özdil gibi bir yazarınız olabilir mi?

Yılmaz Özdil’in tarzını doğru bulmuyorum. AKP düşmanı Yılmaz Özdil… Ama bunu da yadırgamıyorum çünkü demokrasi varsa isteyen istediğini yazar düşünür. Ben sadece onun görüşünü benimsemiyorum. Ama şu da var; Özdil, AKP kurulduğu günden bu yana hiç bonus vermeden yaylım ateşi açmış ve devam ediyor. On binlerce okuyucusu var saygı duymak lazım belki ama bizim gazetede olamaz. Çünkü ben o tarzı benimsemiyorum. Ama bir insanla da gazetede yazması için el sıkışmışsak o kişiye ben asla müdahalede bulunamam.
“ŞAKİRT MİYİM BİLEMİYORUM”
Siz şakirt misiniz?
Ben de bilmiyorum bunu… Hocaefendi’nin söylemlerini, görüşlerini benimsiyor, destekliyorum. O söylenenlerin gerçekleşmesine bir nebze katkım olursa bundan mutluluk duyarım. Ama asla “Ben iyi bir Hizmet adamıyım. Hizmet adamı dediğin de benim gibi olur” diyemem. Bazen, hatta çoğunlukla Hizmet’e büyük bir yük olduğumu bile düşünüyorum.
Bazen öyle o sert yazılar kaleme aldığınızda cemaatten hiç mi uyarı almaz bu Bülent Bey diye düşünüyorum?
“Hizmet Hareketi tarafından uyarı almak” diye bir şey yok. Ama bir kurumda çalışıyoruz. Kurum içinde arkadaşlarımız iyi niyetle uyarıyor. Bunları da kaale alıyorum.

“ARTIK GAZETELERE BAKMA GEREĞİ BİLE DUYMUYORUM”
Medyadaki dershaneler üzerinden manşet savaşlarına ne diyorsunuz?
Bu Türk medyasında ilk kez olmuyor. Gönül istemese de olmaya devam edecektir. Kızılcahamam’da da yaşadık bunu. Manşetimize kara propaganda dediler. Ama kara propaganda dedikleri her şeyi de doğruladılar. Öteki gazetelere ise artık bakmaya gerek bile duymuyorum. Sadece yazarlarına bir göz atıyorum. Kim olağan dışı süreçlerde nerede durmuş, bu çok önemli. Çünkü insanların gerçek karakterlerini istisnai ya da olağan dışı durumlar ortaya çıkarır. Demokratik süreçlerde, her şeyin süt liman olduğu dönemlerde herkes çok iyidir, herkes düzgündür, herkes dosttur ve ilkelidir. Ama kimin gerçekten ilkeli, ahlaklı, namuslu, karakterli ya da ahlaksız, yalaka olduğu asıl bu zor dönemlerde ortaya çıkar. Hizmet Hareketi’nin hükümetle ilişkisini de bu bağlamda düşünebiliriz. Hizmet Hareketi menfaatperest olsa, niye zor zamanlarında, demokrasinin standartlarının zayıf olduğu dönemlerde hükümetle aynı kaderi paylaşsın da, nimetlerin paylaşılacağı bir dönemde bir ayrılığa düşsün? Bunun bir cevabı var mı? Neden? Çünkü ilkeli bir davranış sergiliyor. Durduğu yerde duruyor Hizmet Hareketi… Dün neyi savunuyorsa, bugün yine onu savunuyor.
“DÜN GENERALLERİN HEDEFİNDEYDİK BUGÜN BAŞKA AKTÖRLERİN”
Dün iktidarı savunuyordu ama bugün savunmuyor!
İktidarı veya herhangi bir partiyi hiçbir zaman savunmadı. Sadece belirli politikaları savunuyor. 2005 yılında terörle mücadele kanun tasarısında Zaman Gazetesi dershanelerdekinden çok daha sert bir muhalefet yaptı. Bunu kimse hatırlamıyor. Biz dün de yine ilkeli yayıncılık yapıyorduk ve generallerin hedefi oluyorduk. Bugün yine o ilkeli yayıncılığı yapıyoruz ve bu kez farklı aktörlerin hedefi oluyoruz. Bizde bir değişiklik yok. Yine şeffaflık, yine mahremiyete saygı ve yine bireysel özgürlükler diyoruz. Sayıştay kanununu ben mi yaptım, Sayıştay’ı çalışamaz hale getiren bir iktidarı nasıl desteklerim ben. Kürt meselesini bütün Kürtleri muhatap almayarak, insanların en temel hak ve özgürlüklerini bir terör örgütü ile pazarlık yapanları destekleyemem. Çünkü Kürt hakları doğal haklardır bunu teröristlerle pazarlık konusu yapamazsınız. Alevilerin haklarını onlara lütuf gibi sunup siyaset malzemesi yapamazsınız. Ben bunları yazıyorum. Bunlar birilerine dokunuyorsa da umurumda değil. Bir bedeli varsa da öderim.
“HAREKETE ZARAR VERİYORSAM KİMSE BANA MECBUR DEĞİL BENİ YÖNETİM BİR DAKİKADA DEĞİŞTİREBİLİR AMA KARAKTERİMİ ASLA”
Sizin arkanızda koskoca bir hizmet hareketi var ve çok rahat konuşabilirsiniz ama diğer gazetelerin böyle bir güvencesi yok ki onlar elbette korkar, yarın bir TV kanalını vergi memurlarının bastığını düşünün.
Neden? Biz en küçük manşetimizde bile hedef haline gelmiyor muyuz? Ama yine de ödün vermiyoruz. Tabii ki Hizmet Hareketi’nin oluşturduğu bu ortam olmasa bunları nerede yazacağız? Yine de benim şahsi duruşumla Hizmet’in genel duruşu arasında bir makas da olabilir. Ben bu Hareket’e zarar veriyorsam şayet, kimse bana mecbur değil. Hatta mecbur da bırakmam ben ayrılırım görevden böyle bir durumda. Zaten inanmadığım şeyi bana kimse yaptıramaz. Ne Hizmet, ne de iktidar?En azından bağlı bulunduğum medya şirketinin yönetim kurulu benim pozisyonumu çok kolay değiştirebilir. Ama beni değiştiremez. Ben burada olduğum sürece inandığım, ülkenin ve milletin yararına olduğunu düşündüğüm gibi manşetler atarım. İnandığım gibi gazetecilik yaparım. İnandığım şekilde yazılar yazarım. Neticede kimse bana mecbur değil. Bende illa buralarda olmaya mecbur değilim. Mesela, yönetim kurulu pozisyonumu bir dakikada değiştirebilirler. Ama düşüncelerimi, karakterimi asla değiştiremez. Ama öyle bir sorunları da yok zaten.

Böyle yoğun bir gündemde bana vakit ayırdığınız için çok ama çok teşekkür ediyorum..