21 Kasım 2013 Perşembe

Konu dershane değil


Konuya en başından yanlış yaklaşıldı. Oysa asıl tartışılması gereken konu dershaneler mevzuu olmamalıydı. Ne olup, ne olmayacakları açısından dershanelerin kaderi de olmamalıydı. Hatta konu sadece eğitim konusu bile olmamalıydı. Çünkü her vatandaşın asıl tartışması gereken konu sürekli “Yeni Türkiye” diye propagandası yapılan yeni devletin nasıl bir devlet olacağı olmalıydı. Tartıştığımız, özgürlükler sorunu olmalıydı. Demokrasi sorunu olmalıydı. Hukuk devletinde olmaması gereken bir adalet sorunu olmalıydı. Konu yeniden dizayn edilmekte olan devletin özel hayat, özel mülkiyet, hür teşebbüs konusunda yanlış yöne savrulması olmalıydı. Tartıştığımız konu sıra insanların tercihlerine geldiğinde devlet denen o ceberut aygıtın nasıl dizginleneceği ve insanların tercihlerine nasıl müdahale etmekten alıkonacağı olmalıydı.
Yani asıl mesele eğitim değil. Dershaneler hiç değil. Enine boyuna tartışmamız gereken asıl mesele, hiç ummadığımız ellerde yeniden hortlayan, geçmiş tecrübelerimizden bildiğimiz o ne varsa devletleştirme eğilimindeki devletin müdahaleciliğinin daha nerelere varabileceğine dair endişelerimiz olmalıydı. Olayı sadece bazı eğitim kurumlarının devlet zoruyla kapatılmasına indirgeyecek olursak sorunu küçültmüş oluruz. Hele bu ülkenin yaşadığı diğer sorunlarla mukayese edildiğinde de tartıştığımız bu konu çok ufak kalır.
Neticede askeri vesayetin güçlü olduğu dönemlerde bu ülkenin Güneydoğusunda devlet eliyle 3000’den fazla köy boşaltıldı. Köyler tek tek yakıldı. İnsanların evleri yerle bir edildi. Yüzbinlerce insan evlerinden yurtlarında söküldü. Huzurları kaçırıldı. Gelecek umutları ve hayatları karartıldı. Bugün AKP hükümetinin elinde benzer refleksler vermeye başlayan devlet aygıtının eğitimde rekabet ve fırsat eşitliği adına milyonlarca insana hizmet veren,  on binlerce insana ekmek kapısı olan hür teşebbüs ürünü dershaneleri kapatması 1980’li, 1990’lı yıllarda yaşanan köy yakmalarıyla mukayese bile edilemeyecek bir zulüm niteliğinde. Çok büyük bir zulüm ama köyler yakmak, evler yıkmak kadar da büyük bir zulüm değil elbette.
Ama asıl tartışmamız gereken konu bu da değil. Esas konu, demokratikleşme ve sivilleşme diye yola çıkan bir siyasal kadronun nasıl olup da bugün o bilindik eski Kemalist devletin reflekslerini sergilemeye başladığıdır. Dahası asıl tartışmamız gereken konu, baskıcı devletle hep sorunlar yaşamış muhafazakar kadroların, nasıl olup da bugün, ellerine geçirdikleri devlet gücünü daha düne kadar  mücadele ettikleri Kemalist-Militarist devletten çok daha hoyratça ve sınırsızca kullanma eğilimine girdikleridir.
Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı bir televizyon programında dershanelerin kapatılması konusunun 1980’den beri gündemde olduğu söylüyor. Doğru 1982’de 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ürünü olan ara rejim hükümetinin gündeminde bu konu yer almış. Ondan sonra ise devasa eğitim sorunlarının arasında, tüm bu sorunların bir sonucu ve bir nebze olsun çözümü olan dershaneler, bir daha da gündeme getirilmemiş. Belli ki elindeki devlet gücünün kendisine verdiği pervasızlıkla Başbakan Erdoğan, askeri darbe hükümetinin bile kapatamadığı dershaneleri bugün kapatmayı iyice kafasına koymuş.
Peki, kafasına koymuşsa kapatır mı? Neden kapatmasın! Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, pazartesi günü kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada hükümetin konunun paydaşlarıyla bir kez daha görüşeceğini söyleyerek “içinizi ferah tutun” dese de, Arınç’ı bir kez daha “yalancı” durumuna düşürmek pahasına Başbakan Erdoğan’ın “kapatacağız” açıklaması bu konudaki kararlığını göstermeye yetmez mi?
Elbette demokrasinin asgari vasatının olduğu herhangi bir ülkede bu kararlılığın, değil milyonlarca insanı yakından ilgilendiren bir konuda, en ufak bir toplumsal meselede bile yetmemesi lazım gelir. Bizdeyse durum farklı, sonucun ne olacağını hep birlikte bekleyip göreceğiz. Bu vesileyle Bakanlar Kurulu’nun tek tek her üyesinin o kuruldaki gerçek konumunu da görmüş olacağız. Meclis’teki her vekilin gerçekten hala halkın vekilleri mi olduklarının, yoksa halkı temsil kabiliyetlerinden tamamen soyunup birer emir kullarına mı dönüştüklerinin tarihi bir testi de olacak bu süreç.
Hiç şüpheniz olmasın ki, arz-talep ilişkisi içerisinde ortaya çıkmış olsa da, topluma ve eğitime faydalı işlere imza atan dershaneleri kapatma inadını anlamakta ve anlamlandırmakta güçlük çekenler sadece sıradan halk değil. Azıcık vicdanı olan hiç kimse bu dayatmada ne adalet, ne de mantık görebiliyor. Geçtiğimiz günlerde dershaneler konusunu ele alan CNN Türk televizyonundaki 5N1K programında programın ev sahibi Cüneyt Özdemir’in, dershanelerin kapatılmasını savunacak siyasi ya da sivil bir konuk bulamadıklarını söylemesi Başbakan Erdoğan’ın şahsen aldığı pozisyonun haksızlığını gözler önüne sermeye fazlasıyla yeter. Ama kim bilir belki önümüzdeki günlerde, ikna odalarından geçirilerek medyanın kullanımına amade hale getirilen bazı siyasilerle de karşılaşabiliriz.
Eğitim açısından, pedagoji açısından, ekonominin arz-talep ilişkisi ve demokrasilerin hür teşebbüs ilkeleri açısından ve topluma total fayda-zarar denklemindeki yeri açısından dershanelerin kapatılmasının gerçekten de savunulacak mantıklı ve vicdani bir yolu olduğunu sanmıyorum. Türkiye’nin onca köklü sorunu yerli yerinde duruyorken, dershanelerin var olmasına da yol açan devasa eğitim sorunları gençlerin hayatını karartmaya devam ederken Başbakan Erdoğan’ın dershanelerin kapatılması konusundaki ısrarını makul gerekçelerle savunabilmek gerçekten imkansız. Öyleyse Sayın Başbakan savunulması bu kadar zor olan bir şeyi yapmakta neden bu kadar istekli, neden bu kadar kararlı ve pervasız?..
Ne yazık ki bu can alıcı sorunun cevabının ne eğitimle, ne ekonomiyle, ne de sosyal fayda-zarar denklemiyle herhangi bir ilişkisi bulunmuyor. Artık kendisini iyice devlet yerine koyan Başbakan Erdoğan ve çevresindekiler, anti-demokratik devletin geleneksel arızalarını düzeltmek yerine, arızalı o yapının bir parçası haline gelmiş gibi görünüyor. Ve yine ne yazık ki, devleti tek güç, toplumsal kesimleri ise bu güce mutlak itaat etmesi gereken acınası kullar olarak görüyor. Devletin bu canavarca gücüne karşı sivil kalarak kendi varlığını sürdürmeye çalışan her kesim, oluşum ya da meşru toplumsal yapıya karşı umarsızca savaş ilan ediyor.
Onun için sorun dershane sorunu ya da özünde bir hür teşebbüs sorunu değil. Tüm bunlar çok daha büyük bir sorunun sadece birer küçük yansımalarından ibaret. Asıl meseleyi tek tek her birimizin kaderini bir avuç insanın hüküm ferma olduğu devlet aygıtına tamamen teslim edip etmeyeceği oluşturuyor. Yani tartışmamız gereken asıl konu, bu halkın her kesimine çok büyük acılar yaşatmış olan devletin yetki ve sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin tayini sorunudur. Yani sorun bir insan hakları, temel özgürlükler, demokrasi ve hukuk sorunudur. Bu toplum ne yapıp edip bu hayati sorunun üstesinden elbirliğiyle gelemezse şayet, belki biraz karamsar olacak ama, hepimize geçmiş olsun!..

15 Kasım 2013 Cuma

İbn Haldun’dan günümüz liderlerine siyaset dersleri


Not: Bu yazı 2 Ağustos 2012 tarihinde Today's Zaman'da yayınlanmıştır...

Geçen yazımızda Türk devlet geleneğinde önemli yeri bulunan Nizamü’l-mülk’ün Siyasetname adlı eserinden bugünün liderlerine bazı tavsiyeler çıkarmıştım. Bugünkü yazımda ise devletlerin ya da iktidarların da tıpkı canlı organizmalar gibi doğum, gelişme, duraklama ve ölüm evreleri olduğunu savunan İbn Haldun’un siyasi liderler sınıfına verdiği derslerden bahsedeceğim.
“Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşü” kitabının yazarı Paul Kennedy’den 700 yıl, kuvvetler ayrımı ilkesiyle anılan Baron de La Brède et de Montesquieu’den 300 yıl önce kaleme aldığı Mukkaddime isimli kapsamlı eserinde geçerliliğini bugün bile koruyan sosyo-politik tezler geliştiren İbni Haldun, sosyoloji biliminin ilk ve asıl kurucu babasıdır. Gerçek adı Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Bekr Muhammed b. Hasan olan, Tunus’ta doğan ve 1332-1406 yılları arasında yaşayan İbni Haldun’un Mukkadime isimli eserindeki tarih üstü yaklaşımlardan bugün de dersler almak mümkün. Mesela Mukkadime’nin Birinci Kitap’ında İbn Haldun, sağlıklı istihbarata dayanmayan siyasi kararların bir devleti ya da iktidarı nasıl bir yıkıma götürebileceğini dönemler üstü bir dille anlatıyor.
Şimdi biz susalım ve tarihin tecrübe imbiğinden geçerek geçerliliği onlarca, yüzlerce kez ispatlanmış İbni Haldun’un bu konudaki sözlerine kulak verelim:
“Yalan ve uydurma, tabii olarak, haberlerin (lütfen istihbarat ve bilgi şeklinde okuyun) kapısını çalar. Haberlere yalan karışır. Haberlere yalanlar karışmasını icab ettiren sebepler vardır. Fikir ve mezheplere (ideolojilere) taraftarlık bu sebeplerden birini teşkil eder. Çünkü insan nefsen, haberleri işittiği ve kabul ettiği vakitlerde itidal halinde bulunur ise, haberi hakkıyla inceler ve doğrusunu yalanından ayırt edip haberin doğruluğu açık bir suretle belli oluncaya kadar düşünür. Bir fikre, mezhebe veya inanca taraftarlık karışır ise, insan ilk ağızda kendisine uygun olan haberleri kabul eder. Bir fikir ve mezhebe meyil ve taraftarlık, insanın dikkatle düşünerek haberi (istihbaratı) tenkid gözünden geçirmesine ve incelemesine mani olur. Yalanı kabul ve nakleder.
“Haberlere yalan karışmasını icab ettiren sebeplerin diğer biri de, haberleri nakil ve rivayet edenlere mutlak inanmaktır. Bir haberin yalan veya doğru olduğunu incelemek, nakledenin adaletli, yani sözüne inanılacak bir kimse olup olmadığını tespit etmekle ve onun kusur ve ayıplarını araştırarak onun sözüne inanılır bir kişi olup olmadığına hükmetmekle ilgilidir.
“Haberlere yalan karışmasının bir sebebi de maksatları unutmaktır. Haberleri nakledenlerin birçoğu gözü ile görmesinden ve işitmesinden maksadın ne olduğunu bilmez. Haberi zannına ve tahminine göre naklederek yalana katlanır.
“Haberlere yalan karışmasının sebeplerinden diğer biri de, haberin doğruluğu vehmine kapılmaktır. Bunun vukuu çoktur. Bu durum ekseriyetle haberi nakledene inanmaktan ileri gelir.
“Diğer bir sebebi de, halleri olaylara karşılaştırma keyfiyetini bilmemektir. Çünkü hal (olgu) ve haberler (algı) karıştırılarak belirsiz bir hale getirilmiş ve başka şekle sokulmuş olduğu için, haberci hali gördüğü gibi nakleder. Halbuki şekli değiştirilmiş olduğundan vaki de hakikate uygun değildir.”
Tüm bunlardan sonra İbn Haldun bana göre her devirde liderlerin yakın çevresinde hızla zuhur edegelen yardakçı bir zümrenin oluşturduğu tehlikeye dikkat çekmektedir: “Haberlere (istihbarata) yalan karışmasının bir sebebi de haberi nakledenlerin övmek ve halleri güzel göstermek ve bu sayede şöhretlerini yaymak maksadiyle, yüksek derece ve mevki sahiplerine yaranmaya çalışmalarıdır. Bu yolla doğru olmayan pek çok haberler yayılır. İnsanların övülmeye düşkün oldukları bellidir. İnsanlar, şeref ve servet gibi dünya nimetlerine ve sebeplerine gözlerini dikerek bakmaktadırlar. Ekseriyetle faziletlere rağbet etmezler ve fazilet sahipleri ile bu meziyetleri elde etmek için yarışmazlar.”
Başta yardakçılara dair olanlar olmak üzere İbn Haldun’un tüm bu tespitlerinin bugün için de geçerli olmadığını söylemek sanırım mümkün değil. Tıpkı şu söylendikleri gibi: “Başlangıçta lider/hükümdar halka yakındır. Onun katına girmek kolaydır… Devlet başkanı şevket ve ululuk devresine girerek her şerefi kendi şahsında topladıktan sonra yakın adamları ve devlet ricali ile baş başa kalarak devletin önemli işlerini onlarla konuşmak ister. Yani imkan dahilinde halktan uzak kalmak ister… Makamın talep ve icapları sebebiyle hükümdarın/yöneticinin giderek kılık ve karakteri değişir… Kendisine nasıl muamele edilmesini bilen havastan başkalarını yanlarına sokmazlar. Zamanla hükümdarı halktan perdeleyen/uzaklaştıran bir zümre oluşur ve hükümdarın katına ancak yakınlarının ve devlet ricalinin erişmesine müsaade ederler… (bu kısım özetlenmiştir). Yöneticiyi halktan perdeleyen ya da gözaltına alanların bundan maksadı, görüşenlerin yöneticiye tesir etmesine ve kendilerini yanından atarak yerine başkalarını tayinine engel olmak ve lider üzerindeki baskılarını devam ettirmektir. Yöneticiler en kalın ve üç katmanlı perde altına ise devletin/iktidarın son devresinde/günlerinde alınırlar. Hükümdarın bu üçüncü perde arkasına alınması, devletin/iktidarın ihtiyarlayarak kuvvet ve kudretini kaybetmiş olduğunun bir belirtisidir.”
İbn Haldun’a göre, “şeref” ve “haseb” (asalet) sahibi hanedan/iktidar, aile ve sülalelere mensup olanların asaletlerinin son bulması, salt mensup oldukları asabiyetin güç kaybetmesiyle değildir. Ayrıca bireylerin kendi tutum ve davranışlarıyla da ilgilidir. Ona göre, asalet ve şeref genelde dört kuşak sonra yok olur. Büyüklük ve yücelik kazanan ilk şahıs/nesil (evre), bunu elde etmek için ne zahmetlere katlandığını aklında tutar ve ona sahip olup sürdürmek için yapılması gerekenleri eksiksiz biçimde uygular.
Onun oğlu ya da halefi ise (ya da kendisinin ikinci evresi, B.K.) babası ya da selefi ile bizzat görüştüğü için, bu hususla ilgili bilgileri ondan bizzat dinlemek suretiyle alır. Fakat bir şeyi görene nispetle duyanın durumu, kavrayış ve idrak bakımından zayıftır. Üçüncü kuşak (evre) ise kendisinden öncekileri bilgisizce taklit etmekle yetinir. Dördüncü nesil (evre) ise öncekilerin yolundan ayrılır, büyüklük ve yüceliğin oluşmasını ve korunmasını sağlayan hasletleri zayi eder. Çünkü asalet anlamına gelen büyüklük ve şerefin sonradan zahmet ve meşakkatle kazanılmış vasıflar olduğunu unutur. Bunun onlarda başlangıçtan beri salt soylarından dolayı zorunlu olarak ortaya çıkan bir özellik olduğu vehmine kapılırlar. Asaletin güzel hasletlere dayandığını anlamazlar…
Böylece dördüncü kuşak (evre) kendisini asabiyetinden ya da toplumundan ayrı tutar, onlardan üstün görür; onların kendisine olan itaatlerine karşılık alçakgönüllülük gibi hasletlere sahip olması ve onların kalplerini kazanmasını gerektiğini bilmez (ya da umursamaz, B. K.). Tam tersine onları tahkir edip aşağılar. Bütün bunlardan dolayı da etrafındaki bağlıları zamanla ondan yüz çevirir, onu küçük görmeye başlar, aynı kökenden gelen diğer bir kola mensup, olumlu hasletlere sahip bir başkasını desteklemeye başlarlar.
İbn Haldun’a göre, hükümdar ailelerinin yanı sıra kabile reisleri, emirler ve diğer asabiyet sahiplerinin durumu böyledir… Düşünür, asaletin genel olarak dört nesil sürmesine karşılık, kuşak sayısının dörtten daha az veya çok olabileceğini belirtmektedir. Dolayısıyla dört kuşak sınıflandırmasını dört evre olarak anlamak gerekmektedir. (Bkz. Seyfi Say, İbn Haldun’un Düşünce Sistemi ve Uluslararası İlişkiler Kuramı, Harf Yayınları, İstanbul, 2011, s. 596.)
Tabii tüm bu evrelerin tek bir nesilde yaşanma ihtimalinin olduğunun tarihi ve güncel örnekleri de yok değildir. Anlamaya çalışanlar için İbn Haldun 700 yıl öncesinden bugün için önemli dersler veriyor. 

English: http://www.todayszaman.com/columnists/bulent-kenes-288416-ibn-khalduns-lessons-on-politics-for-leaders.html
 

Nizamü’l-mülk’ten günümüz liderlerine tavsiyeler


Not: Bu yazı 31 Temmuz 2012 tarihinde Today's Zaman'da yayınlanmıştır.


Dış politika açısından Suriye krizi ve beraberinde getirdiği bir dizi belirsizlikler, Ergenekon benzeri derin devlet çeteleriyle mücadelenin akamete uğratılmasına dair yapılan ya da yapılması muhtemel hamle ve manüplasyonlar, 2014 yılında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi siyasi arenada yaşanması beklenen muhtemel derin çalkantılar ve bu kritik süreçte iç ve dış gelişmelere yön vermek üzere girişilecek provokasyonlar ve daha pek çok sebepten dolayı önümüzdeki dönemde Türkiye’yi yine büyük zorluklar bekliyor. Böyle zor dönemlerde liderlik ise her zamankinden çok daha büyük önem taşıyor. Ama nasıl bir liderlik? Bu sorunun cevaplarını düşünerek ve tartışarak elbette bizler de bulabiliriz. Ama sanırım izlenmesi gereken yolun daha doğrusu geçmiş tecrübelere müracaat etmek olur.  
Bugün yaşadığımız sıkıntılar ve karmaşadan çok daha karışık ve karmaşık bir dönem olan 11. asrın sonlarında engin birikim ve tecrübesiyle Selçuklu Sultanları Alparslan ve Melikşah’a vezirlik yapmış olan Ebu Ali Hasan b. Ali Tusi ya da daha meşhur ismiyle Nizamü’l-mülk, Siyasetnâme veya Siyerü 'l-mülûk isimli eserine de bu amaçla müracaat edebiliriz. Zaten kendisi de amacının dönemin liderlerine liderlik konusunda yol göstermek olduğunun altını çiziyor ve aynen şöyle diyor: “Bendeniz Hasan bu hususta bildiğimi, gördüğümü, zamanla edindiğim tecrübeleri, üstatlardan öğrendiklerimi padişahımız için açıklayıp, bu kitapta fihristle her konuyu ihtiva ettiği mâna ile isimlendirerek 51 fasla ayırdım… Okur da tatbik ederseniz bunun ne derece faydalı bir kitap olduğu anlaşılır. Bilhassa zamanımızdaki emirler bu kitabı ne kadar fazla okurlarsa din ve dünya işleri hakkında bilgileri o kadar artar, dost ve düşmanın durumunu daha iyi fark eder, işler daha kolaylaşır, doğru yolu daha kolay bulurlar.”
İsterseniz işleri başlarından aşkın lider(ler)imizin işlerini kolaylaştırarak bu kitabı okuma zahmetinden kurtaralım ve zor zamanlarda bir liderde olması gereken hasletler konusunda Nizamü’l-mülk hangi tavsiyelerde bulunmuş bunlara bir göz atalım:  
Çevresindekilere dikkat etmek: Lider (padişah) hiçbir zaman memurlarının durumundan gafil olmamalı: Devamlı onların hal ve durumlarını kontrol etmeli. Onlardan zulüm ve hıyanet zuhur ederse, hiç yerlerinde tutmayıp, azletmelidir.
Hukuk önünde eşitlik: Eğer bir kişi kibirlenir de kendisine ceza verileceği zaman, kadı (yargı) huzuruna çıkmazsa o, büyük kişi de olsa cebren hâkim huzuruna çıkarılmalıdır…
Memleketin ayakta durabilmesi için Hz. Âdem’den zamanımıza kadar hiç bir padişah adaleti hâkim kılmak için suçluyu cezalandırmaktan çekimser kalamamıştır.
            Çok sık ve her konuda konuşmak: Saray divanında fazla mektup yazılırsa, çok olan şeye hürmet olmaz. (Bugün için başbakanlık ve bakanlıklar gibi makamlardan ve bu makamların sahiplerinden uluorta ve sıklıkla yapılan açıklama ve beyanları bu kabilden kabul edebiliriz.)
Yine çevresindekilere dikkat etmek: Büyüklere hizmet etmiş; tecrübeli bir nedim (biz buna danışmanlar, metin yazarları ve yardımcılar diyelim, B. K.) hepsinden iyidir. Çünkü halk liderin huy ve âdetini öğrenmek istediği zaman onu nedimleri ile kıyas ederler. Eğer nedimler iyi huylu, güler yüzlü, sabırlı, cömert, zarif ve lâtif olurlarsa, liderlerinin de güzel huylu, iyi yaradılışlı ve beğenilen âdetler üzerinde olduğunu kabul ederler. Nedimleri ekşi yüzlü, kendini beğenmiş, münkir, cimri ve huysuz olurlarsa, lider de huysuz, kötü yaradılışlı, ahlâksızdır.
İstişareye önem vermek ve eleştiriye müsamaha göstermek: Liderin önemli bir olay karşısında ihtiyarlar (tecrübe sahipleri), alimler ve dostları ile meşveret etmesi vaciptir. Herkesin ve bilhassa ihtisas sahiplerinin o konuda bildiklerini söyleyerek görüşlerini açıklamaları, her âlimin zıt da olsa fikrini ortaya koyması, doğrunun ortaya çıkması için gereklidir. Meşveret yapmadan icraatta bulunan liderler bencil ve zayıf görüşlüdür.
Birlikte çalıştığı kişilerin temsilde çeşitliliği/çoğulculuğu: Her asker (kadro ya da liderin atadığı bürokratlar şeklinde de okuyabiliriz) aynı soydan olursa bundan büyük hatalar doğar. Her cinsten olması için çok çalışmalıdır.
Aceleci olmamak ve dolduruşa gelmemek: İşlerde acele etmemek gerekir. Bir şey işitilir veya umulmadık bir olay ortaya çıkarsa, yalan doğrudan ayrılarak hakikat ortaya çıkıncaya kadar bekleyip, emirleri ondan sonra vermelidir. Acele karar vermek, kudretli kişilerin değil, zayıfların işidir. İki hasım ortaya çıkınca birbirlerine bağırırlar, padişahın kimin tarafını tuttuğunu bilmediklerinden, sonradan korkarak söz söyleyemeyecek hale gelirler. Cahil kişi cesur olur, yalan söyler. Acele karar verdikten sonra pişmanlık duymanın faydası yoktur. (Bir güncel örnek için bkz. MİT krizi sonrasında yaşanan gelişmeler.)
Görevlendirmede adalet: Liderlerin uyanık, vezirlerin akıllı olup asla bir kişiye iki iş emretmemeleri, bir işe de iki kişiyi göndermemeleri gerekir. Böyle olursa işleri daima randımanlı ve düzenli olur. Eğer bir kişiye iki iş ısmarlarsa, o işlerden biri daima hatalı olur. Bu adam işlerden birini ciddiyetle ele alıp çalışsa, öteki iş kusurlu ve noksan olur, o işe baksa bu geri kalır. Bakınız, bir adamın iki işi varsa mutlaka ikisi de tam değildir. Bu adam hep kusurlu, kınanan, emredilen ve rahatsız bir kişi olur. Şunu da ilâve edelim, her zaman bir iş iki kişiye verilirse bu onun üzerine, o bunun üzerine atar, iş de yapılmadan kalır.
Görevlendirmede liyakat ve paylaşımda adalet: Şahsiyetsiz, asaletsiz ve faziletsiz kişileri büyük işlere memur ettiğimiz zaman alimleri, asilleri ve faziletli kişileri kenara sürüp, onları muattal etmiş oluruz. Bir kişiye bir iş vermeyip 5-6 iş vermek cahillik ve bilgisizliği gösterir. Eğer vezir dirayetli ve bilgili olursa, böyle hareket ettiği takdirde devlet ve ülkenin yıkılmasına, liderin işlerini karıştırmak istediğine hükmedilir. Böylesi, düşmanların en beteridir. Çünkü bir kişiye on iş verirse, dokuz kişiyi işsiz bırakıyor demektir. Böyle ülkelerde insanlar işten ve ekmek parasından mahrum, işsiz ve güçsüz kalırlar.
Ben yaptım oldu dememek, adet ve usullere riayet etmek: Bütün işler kendi kanun ve usûllerine göre tertip edilip, yürütülmeli. Dünya işleri ile kendi dünyalarının düzen tutması için herkese gerektiği ölçüde değer verilmeli. Bütün insanların, kabiliyetlerine göre bir işi olmalı, bunun aksine hareket edilmesine lider izin vermemeli; işler adalet ölçüsü ile yürütülmelidir.
İşi ehline vermek: Filozof Buzurcmihr’e dünyada kendisi gibi tedbirli ve bilgili bir insan olmadığı ve bizzat devletin idarecilerinden olduğu halde Sasanîlerin niçin yıkıldığını sordular. "İlk sebep, Sasanîlerin büyük işlere, iş bilmeyen, ehliyetsiz ve akılsız kişileri tayin etmeleridir. Diğer sebep, akıllı, uyanık ve bilgili kişilere değer vermemeleridir. Beni, ilim ve aklı olmayan ve kimseyi dinlemeyen kadın ve çocuklarla uğraşmaya mecbur ettiler. Bir
padişahlığın işi liyakatsızlara düştüğü zaman, liderliğin o hanedandan (kadrodan) gideceğini iyi bil” dedi.
Yolsuzluklara, usulsüzlüklere ve vesayete dikkat: Melik vilâyeti orduya verebilir. Eğer ordu melikin vilâyetinde şefkatli olmayıp, vilâyet halkına merhamet ve mülayemetle muamele etmez, orada kendi kesesini doldurmaya çalışarak, halkın sıkıntılarını kendine dert edinmez, bütün zamanını yaralama, tutuklama, hapsetme, azletme, gasp ve hıyanetle geçirirse, bütün padişahların yaptığı işi yapan ordu ile melik arasında ne fark kalır? Ordunun böyle bir güce ulaşmasına müsaade edilmemelidir.
            Adalet duygusunu zedeleyen akutlaşmış sorunların çözümüne hassasiyet: Adalet isteyenlerin sayısını azaltmak, onlara yerinde cevap ve haklarını vermek gerekir. Daima zulüm gören birçok insan, sarayın önünde toplanırlar ve başlarına gelenlere çözüm, başlarından geçenlere cevap almadan gitmezler. (Bkz. Kürt sorunu, Alevi sorunu, gayr-i Müslim dini azınlıklar sorunu ve Uludere ve benzeri vakalar.)
            Nizamü’l-mülk’ün 9 asır öncesinden dile getirdiği bu altın değerindeki tavsiyelere bugünkü liderlerin de ihtiyacı olmadığını kim söyleyebilir ki!

English: http://www.todayszaman.com/columnists/bulent-kenes-288216-nizam-al-mulks-advice-for-todays-leaders.html

12 Kasım 2013 Salı

Temsil ve “özgül ağırlık”


Liberal kimliğiyle bilinen Mehmet Altan, pazartesi akşamı Mehtap TV’de gündemdeki son gelişmelerle birlikte öğrenci evleri konusunun da tartışıldığı “Akıl Defteri” programında “AKP’nin 327 milletvekili nerede?” diye soruyordu.
Mehmet Altan, bu basit soruyu sormakta elbette haklıydı. Herkesin canını ağzına getiren veya tam tersine büyük umutlara gark eden onca sıcak konu tartışılırken sahi AKP’nin varlıklarıyla övündüğü 327 milletvekilinin varlığını vatandaşlar olarak neden hiç hissedemiyoruz? AKP milletvekillerinin varlığını hissedemediğimiz gibi diğer partilerin vekillerinin de liderlerinin belirlediğinin dışında seslerinin çıktığına neden şahit olamıyoruz? Başta iktidar partisi AKP yönetimi olmak üzere bu sorunun cevabı üzerinde herkesin ciddi ciddi düşünmesi lazım gelmez mi?
Sorun, demokratik yollardan ya da herhangi bir şekilde siyasi partilerin başına geçen liderlere muazzam yetkiler veren Siyasi Partiler Yasası’ndan mı kaynaklanıyor? Yoksa Türkiye’nin pederşahi otoriter siyasi kültüründen mi? Acaba, liderlerin başlarında bulundukları siyasi partileri tek adam otoriterliği içerisinde yönetmekten haz almalarının da önemli bir rolü yok mudur bu problemin oluşmasında?
Nüfusu 75 milyona dayanan Türkiye’de son seçimlerde 50 milyon 200 bin civarında seçmen oy kullandı. Seçmen sayısını esas alacak olursak Meclis’te 550 milletvekilinden her birinin ortalama 92.000 civarında seçmeni temsil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Şayet Meclis sadece seçmenleri değil tüm milleti temsil eden bir organ olarak değerlendirilecek olursa, ki öyle, her milletvekilinin temsil payına düşen vatandaş sayısı ise 136 bini aşıyor.
Soru basit: Bu kadar yüksek sayıdaki seçmen ya da insanı temsil eden milletvekillerinin sesi neden hiç duyulmuyor? Neden milletin kaderini çok yakından ilgilendiren en kritik konularda bile varlıkları bir nebze olsun hissedilmiyor? Varlıkları fark edilmeyen vekiller aslında yokluklarının da fark edilmeyeceği şartları kendi elleriyle inşa etmiş olmuyorlar mı? Mesela AKP’nin 327 vekilinin hepsi mi her konuda liderleri gibi düşünüyor? Parti başkanı ve başbakan başta olmak üzere parti yönetiminin fikirleri ile kendi fikirleri arasında hiç mi nüans yok? Parti liderliğinin aldığı tüm kararların, benimsediği söylem ve politikaların altına hep mi gönül rahatlığıyla imzalarını atıyorlar? Vicdanları rahatsa elbette sorun yok. Değilse neden sesleri hiç duyulmuyor? Hemen belirteyim ki aynı sorular muhalefet partilerinden CHP’nin 134, MHP’nin 52, BDP’nin 26 milletvekili için de geçerli.
Söz BDP’ye gelmişken, bir süre önce bazı BDP’li vekillerin Kürt sorununun çözümü sürecinde PKK ve Öcalan’dan bağımsız hareket edemeyeceklerine vurgu için “İrademiz İmralı’dır, Öcalan’dır” şeklindeki sözleri duyulduğunda herkes çok şaşırmıştı. Nasıl olurdu da Kürt vatandaşlarımızın oyuyla ve onları temsilen Meclis’e gelmiş milletvekilleri iradelerinin bir hükümlü terörist lidere ait olduğunu söyleyebilirdi? Halkın verdiği oyların hiç mi kıymeti yoktu? Bunlar elbette ki makul sorulardı. Ama, parti içi demokrasi konusunda genel tabloya baktığımızda asıl BDP’li vekillerin bu tavrına şaşıranlara şaşırmak lazımdı belki. BDP’li vekillere şaşıralım şaşırmaya ama diğer siyasi partilerde durum ne kadar farklıydı ki? Tek ama tek önemli fark BDP’lilerin iradesinin hükümlü bir terörist liderin elinde olması, diğerlerinin ise parti liderlerinin elinde olması değil miydi?
Meclis’e gelen milletvekillerinin partilerinin adayları ya da bağımsız adaylar olarak seçimlerde yarışan 7 bin 695 aday arasından seçilmeleri elbette ki doldurdukları sandalyelerin demokratik meşruiyetlerini temin etmeye yeter. Ama o sandalyeye oturduktan sonraki rolleri talimat gelince parmak kaldırıp, talimat gelince parmak indirmekten mi ibarettir? Egemenlik hakkını doğrudan kullanamadığı için vatandaşların kendilerini temsilen yetkilendirdiği vekillerin bu sorumluluğun gereğini yeterince yerine getirdiklerini söyleyebilir miyiz?
Mesela, Kürt sorununun çözümü sürecindeki tartışmaların birincil muhatabı durumundaki Kürt kökenli vekiller bu sorumluluğu ne kadar taşıyorlar? Seçmenlerinin verdiği yetkilerin ne kadarını kullanabiliyorlar? Kürt kökenli ya da Kürtleri temsil eden BDP’nin 26 milletvekilinin adlarını sanırım bilmeyen yoktur. Peki, AKP içerisindeki yine Kürt olan ya da seçim bölgelerinden dolayı Kürt seçmenleri temsil eden AKP’deki 70 civarındaki Kürt vekilin Kürt sorununun çözümü sürecinde ne düşündüklerini duyanınız, bileniniz var mı? Soruyu daha da basitleştirip genelleyeyim isterseniz: Bu vekillerin kim olduğunu bileniniz var mı? Elbette ki, bilmeniz zor ve bunun kabahati size ait değil. Çünkü AKP’nin Kürt kökenli bazı vekilleri bu konuda fikirlerini söylemeye azıcık tevessül edecek olduklarında AKP lideri Erdoğan’ın “Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı” tehdidiyle anında bin pişman edilmemişler miydi? Ondan sonra da Kürt kimlikli AKP milletvekilleri tam bir sessizliğe bürünmemişler miydi?
Hal böyle olunca öğrenci evleri konusunda başlayan tartışmalarda haklı ya da haksız sebeplerle Başbakan Erdoğan’la fikir ayrılığına düşen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, maruz kaldığı muameleye isyan ederek dile getirdiği sitemler, çok tuhaf bir şekilde, dünyanın en normal sözleri gibi kabul gördü. Oysa Arınç’ın “Ben sadece bakan değilim. Benim aynı zamanda özgül ağırlığım var ve bu özgül ağırlığım başkalarından farklıdır. Ben çok şeyi temsil ediyorum. Benim yıpranmamam, hiçe sayılmamam lazım,” sözleri bir tepki olduğu kadar aslında çok vahim bir durumun da tespitiydi.
Bu sözleriyle Arınç, zımnen, hem kabinenin diğer üyelerinin hem de belki partinin diğer milletvekillerinin “özgül ağırlıkları” olmadığını yani kendi varlıklarıyla bir değer taşımadıklarını da söylemiş olmuyor muydu? Arınç’ın bu sözleri kıymetliydi çünkü aslında gerçeklikte karşılığı olan çok vahim bir duruma çok güçlü bir şekilde işaret ediyordu.
Nüfusu kalabalık ülkelerde demokrasiler mecburiyetlerden dolayı temsile dayalı rejimlerdir. Sorun ise kimin ne kadar temsil edildiğiyle ilgilidir. Türkiye örneğine baktığımızda, çok aşırı temsil (over representation) ile düşük temsilin (under representation) iç içe geçtiğini görüyoruz. Özellikle iktidar partisinde, Arınç’ın ifadesiyle söyleyecek olursak, “özgül ağırlığı” olan vekil sayısının yok denecek kadar az olması, diğer partilerde de durumun bundan çok farklı olmaması temsilde eşitlik ve adalet sorununu ciddi bir mevzu olarak önümüze koyuyor.
İşi biraz karikatürize edecek olursak, bazı kişiler Meclis’te millettin toplamından daha fazla temsil ediliyorlar da diyebiliriz. Şöyle ki, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan Meclis’te 327 vekille, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 134 vekille, MHP lideri Devlet Bahçeli 52 vekille temsil ediliyor. Halk ve halkın yetkilendirdiği vekiller bu vahim durumdan şikâyet etmiyorlarsa liderler neden şikâyet etsinler ki!

English: http://todayszaman.com/columnist/bulent-kenes-331269-representation-and-having-weight.html